HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-46-HZ. HÜSEYİN(RA)-4-

Hz. Ömer’in (RA) bir sözü var, “ben yanıldığımda, yanlış yaptığımda, siz ne yaparsınız?” diye soruyor, sahabeler kılıçlarını çekerek “bununla doğrulturuz” diye cevap veriyor.

Hz. Ömer (RA), ömrünün sonuna kadar adaletsizlik yapmadığı için ona itiraz etmek, ona karşı isyan etmek gerekmemiştir.

Hz. Hüseyin (RA) bahsi bu nokta için çok önemlidir. İlk defa siyasi otoriteye meşru isyanın misalidir. Hz. Hüseyin (RA) birçok sebeple mühimdir ama bu nokta Müslümanların siyasi anlayışlarının merkezi mevzularından biridir. Hz. Hüseyin’in (RA) Yezid’e karşı harekete geçmesi, İslam Hukukunda mevcut olan “meşru isyan müessesesinin” daha önce hiç tatbik edilmemiş, tatbik edilmesi gerekmemiş, bu sebeple de şartlarının ne olduğu vuzuha kavuşmamış müessesenin ikame edilmesidir. Hz. Hüseyin’in (RA) kıyamı, meşru isyan müessesesinin tatbiki şartlarını tayin eden ilk içtihattır. Bu içtihadın telif ve imtiyaz sahibi de bizzat Hz. Hüseyin (RA) Efendimizdir.

Konunun bir de şu tarafı var, Hilafet Hz. Hüseyin (RA) Efendimizin hakkıdır, bu hakkı almak için kıyam etmiştir değil mi?

Burada ince bir nokta var, o noktanın vuzuha kavuşturulması şart. Hz. Ali (RA) bahsinde de zikrettik, burada da tekrar edelim, Hz. Hüseyin’in (RA) kıyamı, özünde hilafet iddiası ve talebi değil, yani makam derdinde değil. Çabası ve gayretinin temelindeki mana, İslam’ın esasını, hilafet müessesesinin haysiyetini, ümmetin bekasını dert edinen bir asalet ve samimiyet tezahürüdür. Kıyamın önceliği, kendinin halife olması değil, Yezid’in halife olamamasıdır, Yezid’in hilafetin şartlarına sahip olmamasıdır. Meseleyi, Hz. Hüseyin (RA) Efendimiz ile Yezid arasında hilafet kavgası şeklinde ortaya koymak, şehitler serdarını tahfif ve tahkir etmek olur. Mesele, tam olarak İslam’dır, İslam’ın bütününe talip olmaktır, tam olarak tatbikini talep etmektir. İslam’ın siyaset ve devlet tatbikatında hilafet müessesesi tayin edici ehemmiyettedir, bu sebeple mesele o noktada yoğunlaşmıştır. Zalim birinin hilafet müessesesini işgal etmesi, İslam’ın tam tatbikini imkansızlaştırır.

Buradaki nazik noktalardan birisi de, Yezid dönemine kadar “meşru isyan” müessesesini tatbik etmenin şartları oluşmadığı için, bu müessesenin unutulma ihtimalidir. Hz. Hüseyin (RA), kendi mübarek canıyla beraber yetmişe yakın aile efradının canı pahasına bu müesseseyi ikame etmiştir. Kerbela o kadar ağır bir hadise, o kadar ağır bir zulümdür ki, tarih boyunca unutulmamış, asla da unutulmayacaktır. Fakat oradaki hadise yetmiş civarında Ehl-i Beytin vahşice katledilmesinden ibaret değil, İslam’ın ve İslam Hukukunun muhafazası, meşru isyan müessesesinin ikamesidir. Maksat unutulduğunda netice kıymetini kaybeder, Kerbela’yı aynı zamanda bu meseleyle birlikte hatırlamak, zikretmek, diri tutmak gerekir.

Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadı nasıl şekillenmiştir?

Hilafet müessesesini Yezid gibi biri işgal ederse, Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadıdır ki, isyan vaciptir. İslam hukukunun kamu hukukuyla ilgili harikulade bir ölçüsü var, “Zalime itaat gerekmez”. Zalime itaat değil, isyan vaciptir. Hilafete itaat, İslam devlet nizamında şarttır. İtiraz edebilirsiniz ama isyan edemezsiniz. İtiraz ettiğinizde de itaatiniz gerekir. Sizin düşüncenizin dışında bir karar çıkabilir, düşüncenize aykırı olması isyanınız meşru kılmaz. İtirazla isyan bir birinden farklı müesseselerdir, itaat nerde biter, isyan nerde başlar, bilmek gerekir. Bunun içtihadını ilk defa Hz. Hüseyin’de (RA) görüyoruz. İlk içtihattır bu, İslam tarihinde siyasi otoriteye ilk isyan içtihadıdır ve aynı zamanda ilk isyan misalidir.

Ağır bir süreç, acı bir süreç, ıstıraplı bir süreç… Kerbela’dan bahsediyorum, zulme uğrayan, katledilen masum insanlar ve bunlar Ehl-i Beyt mensupları… Meseleyi konuşmaya bile kalp dayanmıyor, akıl dayanmıyor. Asırlardan beri Kerbela için türküler yakılıyor, marşlar yazılıyor, ilahiler söyleniyor. Bunları dinleyen Müslümanlar, asırlarca önce yaşanmış bir hadiseyi değil, birkaç saniye önce ve gözlerinin önünde cereyan etmiş bir hadiseyi yaşıyormuş gibi dizlerini dövüyor, bağırlarını dövüyor. Özellikle Şia geleneğinde bugüne atfen söylüyorum, kendilerine zulmettiklerini görüyoruz.

Hz. Hüseyin’in (RA) ıstırabına iştirak etmek, tabii ki temel ölçüleri ihlal etmeden o ıstıraba iştirak etmek harikulade bir şeydir. Her şeyden önce asil bir duygudur. Şia mensuplarının zincirlerle sırtlarını dövmeleri gibi hadiseler hatırlıyorum da, belli bir noktaya kadar tenkit etmeyi gerektirmez. Istıraba iştirak etmek, biraz da ıstırap çekmekle mümkün… Mesela Şia ve Alevilerin, Kerbela’ya atfen, oradaki ıstırabı hatırlamak için muharrem orucunu âdet haline getirmeleri güzel. Hem oruç tutmak gibi bir ibadet yapıyorsunuz hem de Kerbela ve Ehl-i Beyti yadediyorsunuz, ne kadar harikulade. Kerbela’da Hz. Hüseyin (RA) ve aile efradının susuz bırakılmasından mülhem oruç tutmak çok güzel. Fakat İran Şia’sında değil ama Türkiye Aleviliğinde, “Oruç ramazan ayında otuz gün değil, muharrem ayında on gün” gibi bir inanca savrulduklarını görüyoruz ki, Allah muhafaza… Esas olan ölçüyü muhafaza etmektir, yoksa ibadet etmek için vesile aramak harikulade bir haldir.

Kerbela’ya gelirsek…

Oradaki hadiseyi malum, Yezid Şam’da saltanatı ihdas ettikten sonra Medine’ye haber gönderiyor. Medine valisine gönderdiği haberde, “Medine’den biat al”, Hz. Hüseyin’i (RA) işaret ederek, “ondan mutlaka al” diyor. Biliyor, Hz. Hüseyin’in (RA) kıyam edeceğini, kıyam mizacına ve imkânına sahip olduğunu… Hz. Hüseyin (RA) kıyam etmek için gerekli mizaç hususiyetlerine, ahlaki kıvama, anlayış derinliğine, kıyam edecek kadar cesaret ve hassasiyete sahip. Burası önemli bir nokta, herkes kıyam edemez. Şöyle de söylenebilir, hakikaten kıyam etmeyi gerektiren tüm şartlar oluşsa fakat liderlik vasfı olmayan, aklı kafi gelmeyen, mizacı ve şecaati eksik olan, meşru isyanı yürütemeyecek, yönetemeyecek birinin, kıyam etmesinin de pek bir anlamı yok. Nazari çerçevede bakıldığında, Medine’de kıyam edecek başka insanlar yok değil ama o işi yürütebilecek olan, o işi sevk ve idare edebilecek olan, o işin başına yakışacak olan, makamı doldurmaya layık, insanların peşinden gelebileceği bir şahsiyetten bahsediyoruz. Bunu Yezid’de biliyor.

Valiye, ısrarla, “Hz. Hüseyin’den (RA) mutlaka biat al” diyor.

Medine’yi önemsediği yok aslında fakat Medine’nin bir hususiyeti var, onu geçemiyor. O döneme kadar Medine’nin biat etmesi, hilafetin meşruiyet şartı gibidir. Dört halife devrinde hilafet merkezi olması, ondan önce “Asr-ı Saadetin” mesut mekanı olması Medine’yi bir çeşit meşruiyet kaynağı haline getirmiş. Yezid Medine’nin derdinde değil tabii ki fakat bu özelliğini de geçemiyor.

Ve Hz. Hüseyin’in (RA) orada ikamet ediyor olması…

Tabii ki… Ayrı ayrı hususiyetlerini tespit etmek için söylüyorum, Medine’nin de ayrı bir kıymeti var. O kıymetiyle birlikte, o devrin en kıymetli şahsiyeti var içinde. Yezid, Hz. Hüseyin’den (RA) ve Medine’den biat almadan yerinde oturamaz, oturamamıştır zaten. Neticede Hz. Hüseyin (RA) biat etmiyor. Vali gelip durumu arz ediyor ki, vali iyi bir insandır. Şöyle bir rivayet var orada, ne kadar doğru bilmiyorum, “Biat etmezse idam et, boynunu vur, kafasını bana gönder” gibi bir talimatından bahsedilir, doğru mudur yanlış mıdır bilmiyorum.

*

Yezid bunu yapabilecek karakterde biri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir