HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-7-HZ. EBUBEKİR(RA)-3-

Şu ana kadar ele aldığımız Hz. Ebu Bekir’in Allah Resulü’ne iman etme noktasında tutum ve davranışlarıydı. Allah Resulü’ne yaptığı yardımlar, O’nunla birlikte olduğu dönemlerdeki tavrı, davranışları neydi? Onlarla ilgili isterseniz biraz konuşalım.

Anam babam sana feda olsun ya Resulullah diye başlayan kelam… O gevezelik değildir Sahabenin dilinde, hakikaten feda ederek gelmişlerdir. Risaletin tevdi edilmesinden önceki arkadaşlıkları dostlukları vardır ya iki yaş küçüktür zaten. İki yaş küçüktür ve iki yıl sonra vefat etmiştir. Aynı yaşta vefat etmiştir. Altmış üç yaşında vefat etmiştir. Hasta yatağında yatarken de Hz. Aişe yanında, ona “Allah Resulü hangi gün vefat etmişti?” diye soruyor. Hz. Aişe cevap olarak, pazartesi diyor. “Bugünlerden ne?” diye soruyor Hz. Ebu Bekir. “Bugün pazartesi” diyor, Hz Aişe validemiz. “Onunla aynı günde emanetini al” diye duası var.

Yetişkin insanlardan ilk Müslüman olan kişidir. Daha öncesinde dostlukları vardır. Allah Resulü’ne peygamberlik vazifesi tevdi edilmeden önce arkadaştırlar. Allah Resulü tabi ki kimi davet edecek, öncelikle yoldaşını, dostunu, arkadaşını davet edecek. Hz. Ebu Bekir otuz sekiz yaşında Müslüman olmuştur. Allah, dininin ilan edilmesini emretmeden önce dostu, arkadaşı Hz. Ebu Bekir’ e açmıştır. İlk söylediğinde “Ben Allah Resul’üyüm” dediğinde Hz. Ebu Bekir’in hayatında tek sorduğu sorudur. “Peygamberlerin delilleri olur, delilin nedir?” Hayatında sorduğu tek soru odur. Teslimiyeti çok enteresandır. Akıl da yanı başında. “Bana bir tane delil göster. Bir delil göster de daha bir daha soru sormayayım” der gibi. Hz. Ebu Bekir’in gençliğinde gördüğü bir rüya, rüyasında Mekke’ye bir nur iniyor. Tüm Mekke’nin evlerine dağılıyor parça parça… Sonra tüm evlerden çıkıp gidiyor. Kendinin evine inen kalıyor. Evin kapısını kapatıyor. Bunu birine anlatıyor. Galiba bir Yahudi’ye, Yahudi bir din adamına anlatıyor. Risaletten önceki hadise, gençliğinde. O da “karmaşık bir rüya tabiri olmaz” diyor ilk anlattığında. Sonra yemene gittiğinde, yemene bir kervanla gittiğinde, rahip Yemlika yanlış hatırlamıyorsam. Ticari sefere çıktığında karşılaşıyor. Ona soruyor. Yemlika “sen kimlerdensin” diye soruyor. “Ben Kureyş’tenim” diye cevaplıyor. O zaman diyor ki rahip: “Sizin çevrenizde, şehrinizde bir peygamber, son peygamber gelecek, sen onun dostu, arkadaşı, yardımcısı, veziri olacaksın. Eğer ben yaşarken gelirse bana mutlaka geldiğini haber ver. Yaşamıyorsam ona de ki getireceklerini şimdiden kabul ettim. Ona iman ediyorum.” Bunu kimseye anlatmamış. Bu rüyayı hiç kimseye anlatmamış. Peygamberimize de Risaletten önce o dostluğa rağmen anlatmamış. “Bana bir delil göster deyince”… “Şu rüyayı gördün, Yahudi âlimine sordun. Tabir edilmez dedi. Yemen’de rahip Yemlika’ya sordun. Bunları bunları anlattı sana” diye hadiseyi anlatıyor İki Cihan Serveri… Ve ekliyor, “O benim”… Bir defa sormuş zaten. O ilk davette bir defa sormuş. Orası çok enteresan bir şeydir. Bazıları Hz. Ebu Bekir’e yakıştırmaz, o soruyu sormayı da yakıştırmaz. Evvelindeki dostlukları gereği yakıştırmaz. Çocukluklarından beri bir yakınlıkları var. Zaten öncesinden sadık bir dosttur. Dostluğa sadıktır. Böyle olunca bu soruyu da yakıştırmazlar. Fakat insanların unuttuğu bir şey var. Aklın hayatta bir payı var. Sadakati inşa etmeden önceki safhada aklın payı var. Sadakati doğru anlamadığımız için birçok problem yaşıyoruz. Sadakatin ne olduğunu, nereye yönelmesi gerektiğini, başta inşa ederken akıl lazım olduğunu anlamıyoruz. Sadakati doğru inşa ettikten sonra bırakın aklınızı fakat sadakat akılla inşa edilir. İnşası akılladır. Devamı akılla değil. Devamında akılla uğraştığınızda sadık kalamazsınız, bu imandır. Allah Resulü’nden bahsettiğinizde Allah’a sadakatten bahsettiğinizde bunun öteki adı imandır. Dolayısıyla imanın inşasında akıl vardır. Fakat devamında akıl yoktur. Bu karıştırılır. Hz. Ebu Bekir âlim zattır. Risaletten önce de âlim, birçok şeyi biliyor. Peygamberlerin delillerinin (yani mucizelerinin) olduğunu biliyor. Bu bir sürü ön bilginin ürünü bir sorudur. Mucize istemiyor aslında. “Delilleri olur”, diyor. Çünkü onun aklı Hz. Ebu Bekir’in aklı ve ilmi delili anlar. Onun iman etmesi için ayın ikiye yarılması gibi büyük mucizelerden birisi gerekmiyor. Aklı gelişmiş olduğu için bir tane delil istiyor. O sadakati inşa edecek ya, o imanı inşa edecek ya, bir delil istiyor. Aklı, gelişmiş bir akıl olduğu için küçücük bir delili bile anlar. Doğru sadakati inşa etmek için… Bu soru onun sorusu. Bu soru, o imanın ve sadakatin inşasındaki aklın harcıdır. Bir delil göster. Daha bir daha sormam.

Haki Bey Allah Resulü’nün delili ile ya da onun geçmişten beri var olan arkadaşlığı birlikteliği ona iman etmeyi gerekli kılıyor zaten. Karşınıza büyük bir topluluk çıkacak. Bu kitle ile mücadele içine gireceksiniz. Yeni bir oluşum, yeni bir hareket ve bu harekete tavır alabilecek büyük kitleler olacak. Buna karşı Hz. Ebu Bekir’in tavrı ne oldu? Kabullenmekle beraber bitmiyor bazı şeyler, iman ettim demekle sınanacağınızı, “başıboş bırakılacağınızı mı zannediyorsun” değil mi asıl bundan sonra imtihan başlıyor.

Birçok şeyi değiştirebilirsiniz fakat insanların dinini değiştiremiyorsunuz. Çok zor bir şeydir. En zoru bir cemiyetin değiştirebileceğiniz en zor noktası, dinidir. Dinini değiştirmeniz çok büyük bir hadisedir. Yani Risalet gerektiriyor. Yeni bir din vaaz edilecek… Mevcut cemiyet kendi dinini bırakacak o dine inanacak. Bu yeryüzündeki, insanlık tarihindeki muhteşem hadiselerin birincisidir. Bire kadar kırsanız milletlerin dinlerini değiştiremiyorsunuz. Tarih boyunca öyle olmuştur. Son iki asırdır. İslam coğrafyasının haline bakın, milyonlarca insan katledildi. Boşnak Müslüman’dır orada. Türkmenistan Müslüman’dır, bir Stalin üzerinden geçmiştir. Arnavutluk Müslüman’dır, Enver Hoca üstünden geçmiştir. Din değiştirmek yeryüzünün en zor olaydır. Onun içinde bir Risalet nefesi gerekir. O kadar büyük bir nefes, o kadar güçlü kudretli bir nefes gerekir. O anlamda tabi ki çok çetin bir mücadeleyi göze almak demektir. Hz. Ebu Bekir’in ya da Mekke döneminde Müslüman olanların devasa mücadeleyi, o çapta ıstırabı, işkenceyi anlamış olmak gerekiyor. Hz. Ebu Bekir çapında bir aklın bunu anlamış olması gerekiyor. Feraseti, aklı, şuuru, ilmi bunu gerektiriyor. Kureyş’in Mekke’deki itibarı dikkate alındığında o mevcut statüsünü, sosyal statüsünü, terk edip Müslüman olmak ve tüm eziyetlere, işkencelere muhatap olabilmek, onları göze alabilmek, dayanabilmek gerekiyor. Bu durum, yani Mekke döneminde Müslüman olanlar ve her türlü işkenceye rağmen dinlerinden dönmeyenler, Allah Resulü’nün mucizesidir. Bütün bunları göze alan insanlar, bakıyorsunuz bir köle, bir kadın, Müslüman olmuş, o işkencelere maruz kalmışlar fakat dinlerinden dönmemişler. İnsanlık tarihinde hiçbir hareketin peygamberler dâhil, kendine iman edenlerden dönmeyenin olduğu bir hareket yok. İman edenlerden dinini geri bırakıp dönenler var. Mekke döneminde iman edenlerden hiçbirisi dönmemiştir. Allah Resulü’nün mucizesi dediğim şey budur. Medine’de Müslüman olmak kolaydır bir anlamda. Mekke döneminde Müslüman olanların hiçbiri dininden geri dönmemiştir. Bu Allah Resulü’nün mucizelerinden biridir. Bunu aklı almaz oryantalistlerin. Nasıl olur, bu kadar işkenceye rağmen bir kişi bile yolundan, davasından, dininden dönmemiştir. Biliyorsunuz müşrikler ablukaya alıyorlar. Üç yıl boyunca toplumdan tecrit ediyorlar. Ambargo uygulanıyor. Bir Bilal Habeşi’nin çektiği ıstıraplar… Sümeyye Validemizin şahadetini düşünün… Buna rağmen kimse dininden dönmemiştir.

Musab bin Umeyr’in çektiği işkenceler.

İnsanda iki tane enerji merkezi vardır. Biri iman diğeri ruh, bizzat ruhun kendisi… İman belirli bir seviyeyi aşarsa, derinliği yönüyle, ruhun enerji üretiminden kat be kat daha fazla enerji üretiyor. Bizim imanımız, İslam’ın teklif ettiği iman, çift dünyalıdır. Bu dünya ve ahret… Böyle olunca, bu dünyada mağlup olmak gibi şeyler çok anlamsız kalıyor. Asıl olan şehadettir, ona ulaşıyorsan bu dünyada başaramamışsın falan önemli değil. Sonsuz hayatın karşılığında bu hayatı vermişsin ne önemi var. Bu anlamda iman sınırsız (sonsuz değil) güç kaynağıdır.

Hz. Ömer ile Hz. Ebu Bekir’in oğulları kendi aralarında tartışmaya giriyorlar. Hz. Ebu Bekir’n oğlu Hz. Ömer’in oğluna sen uzun soluklunun oğlusun diyor. Gidiyor Allah Resulü’ne şikayet ediyor. Allah Resulü Hz. Ömer ile Hz. Ebu Bekir’i çağırttırıyor. Hz. Ömer’e dönüyor sen diyor ölümü ve hayatı nasıl bilirsin. Uyuduğum zaman uyanamam şeklinde bilirim diyor. Hz. Ebu Bekir’e dönüyor. Sen nasıl bilirsin diyor. Oda nefes alınca veremem şeklinde bilirim diyor. Hayat ve ölüm bahsini bu kadar yakın ve bu kadar derin anlayan başka biri varsa, bilelim. Her ikisini aynı anda yaşıyor. Ölümü, ölmeden önce yaşamak, Allah ile beraber olabilmektir. Hz. Ebu Bekir, “ölmeden önce ölenlerin” birincisidir.

Hz. Ebu Bekir, bir insana her hangi bir insana dost olarak nasip olacak biri değildir. “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı. O Ebu Bekir’di”. Öyle bir insanın bir benzeri daha yoktur. Sahabe dalga dalga Allah Resulü’nün mizacını ve ahlakını yansıtır. Dört Halife bir anlamda birinci halkadır. Ehli beyittir zaten bunlar. Bu dört kişiden biri de birincisi de Hz. Ebu Bekir’dir. Hz. Ebu Bekir’e baktığınızda tüm insanlara baktığınızdan daha fazla Allah Resulü’nü görürsünüz. Onun yansımasını onun nurunu görürsünüz. Onun tavır ve davranışlarını görürsünüz. Öyle bir ifade vardır ki can yakıcı bir şeydir. Tüm Müslümanların imanını toplasanız onun imanına denk gelmez. Bu mealde bir ifadedir. Hz. Ebu Bekir’in imanı daha çok daha ağır basar anlamındadır. Bunu kelam taşımaz. Neresine koyarsan koy dil, bunu taşımaz. Zaten sahabenin toplamının imanından ağır geliyorsa eğer ondan sonra gelecek olanların imanından da daha ağır gelir. Öyle bir kıymetten bahsediyoruz. Hz. Ebu Bekir’i nasıl ifade etmek gerekiyor? Aslında Hz. Ebu Bekir peygamberimizin mucizelerinden biridir. O Allah Resulü’nün dostudur.

Mağaranın içindeyken, müşrikler onları arıyor. Müşrikler eğse kafalarını uzatsalar, içerdekileri görecekler. Hz. Ebu Bekir tereddüt ediyor. “Ya Resullalah ya bizi görürlerse” kaygısını dile getiriyor ama arkasından ekliyor, “kendim için endişe etmiyorum sizin için endişe ediyorum”. Bu kısmı unutursak korkak, mütereddit gibi oluyor. Bu bir rikkattir. Bir özelliği de rikkattir. Kendisi ile ilgili bir derdi yok. Mağaraya kadar ki mesafede de bir arkaya geçiyor bir öne geçiyor. İki Cihan Serveri soruyor. “Ne yapıyorsun ya Ebu Bekir?” diye. O cevap veriyor “Ya Resullallah bir arkadan takip ediyorlar hissine kapılıyorum, bir öne pusu kurmuşlar hissine kapılıyorum. Endişe ediyorum, endişem sizsiniz, sana gelen bana gelsin” diyor. Hz. Ebu Bekir’i söz taşımıyor, sadakat mefhumunun manasını Hz. Ebu Bekir doldurmuştur. O kelime Hz. Ebu Bekir’den önce anlamsızdır. Yerini bulmuş değil, ağırlığını almış değil, mana yükünü kuşanmış değildir, boş kap gibidir. Sadakat nedir? Bir erkeğin güzel bir kadına sadakatinden bahsedersiniz. Al sana sadakat, ne demek bu? Kelime, mefhum içi boş kap halinde duruyor, Hz. Ebu Bekir’in imanından sonra, aslında imanından öncede öyledir. Onunla beraber sadakat mefhumu mana hacmini doldurmuştur. Ondan önce sadakat lügatte yoktur, varsa bile içi doldurulamamıştır. Sadakatin tüm manasını hınca hınç dolduran Hz. Ebu Bekir’dir. Tüm ölçüsüyle dolduran Hz. Ebu Bekir’dir. İşte Allah Resulü’nün irtihalindeki o tavrı. Sadakat kelimesini ölçülendiren kişidir. Onun nasıl olacağını gösteren birisidir. Bu kör sadakat değildir, ölçüsüz değildir. Yerli yerinde bir sadakattir. Peygamber Efendimizin irtihalinden sonra Medine sokaklarındaki feryadı düşünün, sahabenin şuurları patlamış, sahabenin aklı patlamış… O naralar içinde o kargaşa içinde sükûnetini muhafaza eden, konunun ne olduğunu anlayan, Allah Resulü’nün irtihalini idrak eden, artık vefat ettiğini anlayan tek zat, Hz Ebu Bekir’dir. Allah Resulü’nün irtihali tüm sahabenin şuurunu patlatmıştır. Yalın kılıç Medine sokaklarına dalanlar vardır. Biri de Hz. Ömer’dir. Sükûnetini koruyan sadece Hz. Ebu Bekir’dir. Istırap farklı bir şey, içten içe insanın acı çekmesi farklıdır. Veda hutbesinde onu anlayan biridir. Veda hutbesiyle artık görevin tamamlandığını, dinin vaazının bittiğini fark eden sadece Hz. Ebu Bekir’dir. İrtihalinin zamanının geldiğini anlayan tek kişidir. Allah Resulü’nün irtihalindeki o sükûnet tavrı, cereyan eden hadisenin hakikatini ve mahiyetini anlayan tek zatın kendisi olduğunu gösteriyor.. Bu da sadakatin sahibinin tavrıdır. Burası anlaşılır gibi değil mesela. En sadık zat aklını ve şuurunu kaybetmeyen zattır. Hem o kadar sadık olacaksınız, hem de çıldırmayacaksınız, olacak iş değil… Tüm sahabenin şuuru patlamıştır. Ama Hz. Ebu Bekir tüm sükûneti ile meydan yerine çıkıp “Ey müminler ona tapıyorsanız, bilin ki o vefat etmiştir. Allah’a tapıyorsanız, biliniz ki o bakidir”. Bunu Hz. Ebu Bekir söyleyemez, hani sadakatinden bahsettiğinizde, dostluğundan bahsettiğinizde… Allah Resulünün irtihalini duyduğunda Hz. Ebu Bekir’den ne beklersiniz, hani sadık olanın ve dost olanın birincidir ya… Olduğu yere yığılır kalır.

Ama yine de burada şey vardır diye düşünüyorum ben, Risalete olan sadakati vardır.

Meydan yerine çıkıp sadakatin sahibinin, merciinin kim olduğunu haykırıyor. Sadakatin istikametini biliyor, Risaletten önce bile dostu olmasına rağmen saçını başını yolacağı yer orası, ya da dizinin bağının çözülüp kalacağı yer orası diğer sahabelerde olduğu gibi. Fakat O doğru biliyor ya, sadakati, doğru anlıyor ya… Ölçü yerinde olduğu için her şey yerli yerindedir. Onun için sadakatin manasını dolduran zattır dememizin sebebi budur… Hz. Ömer sadık değil midir? Tabi ki sadıktır. Allah Resulü’nün irtihal edeceğini aklının ucundan geçirmiyor, tabiatıyla kendinden geçiyor. Bu Hz. Ebu Bekir’den daha fazla sadık olduğunu göstermiyor. Hz. Ebu Bekir’de sadakatin tam kıvamının olduğunu gösteriyor.

Burada önemli bir nokta var. Bir hadise zuhur edip neticeleri meydana geldikten sonra, o hadisenin ürettiği problemleri çözmek, büyük iş olarak görünür. Fakat çok büyük bir hadisenin zuhuruna mani olunduğunda, o hadisenin doğuracağı problemlerin neler olduğu düşünülmediği, anlaşılamadığı için yapılan iş küçük gibi görünür. İki Cihan Serveri’nin irtihalinden sonraki Medine sokakları ve sahabenin hali tam olarak bilinirse, Hz. Ebu Bekir’in tavrının kıymeti anlaşılır. Bu tavır olmasaydı Medine’nin ne hale gelebileceği ile ilgili küçük bir tefekkür faaliyeti, Hz. Ebu Bekir’in ne kadar büyük bir iş yaptığını ve tabiatıyla ne kadar büyük bir “insan” olduğunu gösterecektir. O kadar büyük bir insandır ki, Risalet’in hitama ermesinden sonraki dönemde, insanlığı ve tabi ümmeti ayakta tutabilecek kadar büyüktür. Ümmeti ayakta tutabilmek… Merkezinde Risalet varmış gibi ayakta tutabilmek… Hilafet bu zaten… O varmış gibi hayata devam etmek… Evet, artık yok ama varmış gibi insanı ayakta tutabilmek ve hayatı devam ettirebilmek… Gibi… Dikkat edin, “gibi” kelimesini ihtimamla kullanıyoruz. Artık olmadığını biliyoruz ama varmış gibi devam etmek, O’nun beyan ettiği “devasa külliyatı” tüm canlılığı ile devam ettirmek… Hilafet bu… Bu ne? Şu; Hz. Risaletpenah’a (SAV) haleftir halifeler ama Risalete değil… İşte “gibisi” tam burası… O’na halef olmak ama Risalete halef olamamak…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir