HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-9-HZ. ÖMER(RA)-1-

Hz. ÖMER

Sayın dinleyiciler, bu gün Hz. Ömer konusuna başlıyoruz. Hilafet ve dört halife programımızı sürdürüyoruz, ısrarla da sürdürmeye devam edeceğiz. Dört halife ve devirlerini elimizden, dilimizden geldiği kadar konuşacağız. Evet, Haki Bey, Hz. Ömer konusuna tabii olarak adaletten başlamak gerekir değil mi?

Adalet öyle bir mefhum ki “niçin” sorusunu soramıyorsunuz. “Niçin adalet?” sorusu çok anlamsız geliyor. Bu kadar temel bu kadar derinde bu kadar güçlü bir duygudur. Ve bu tüm cemiyete tüm hayata yayılmak zorunda olan bir mefhumdur. Bunu, hayatın herhangi bir alanından çekip aldığınızda ya da tamamından çekip de bir alana mesela devlete yamadığınızda, o alana sabitlediğinizde o ülkede, o milletin hayatında tedavisi mümkün olmayan çok ağır yaralar açarsınız. Aslında o milletin kafasına sıkmış olursunuz. Kalbine sıkmış olursunuz. Niçin adalet, adaletin ne olduğuna gelmedik daha. Adalet nedir dediğimizde, en temel yanlışlardan birisi adaletin eşitliklerde gerçekleştiğini düşünmektir. Adalet eşitlikte gerçekleşmez yani eşitlik her zaman adalet değildir. Adaleti gerçekleştirmez. Adaletin eşitlikte gerçekleştiği durumlar da vardır. Adalet eşitlikte de gerçekleşebilir. Ama genellikle eşitlik adaletsizliktir. Adaletin tarifindeki temel unsur muvazenedir. Muvazene de herhangi bir muvazene değil yani her hangi bir denge adalet değildir. Dengenin en üstü en gelişmiş şekliyle, en mütekâmil halidir. Dengenin en mütekâmil hali adalettir. Böyle bir adalet tarifi yok bakın. Literatürde böyle bir adalet tarifi yoktur. Bulamazsınız. Türkiye de meri hukukun kaynaklarında bulamazsınız. Bu bizim İslam’dan aldığımız, anladığımız, oradaki metinlerden ürettiğimiz ve kültür olarak yaydığımız bir tespittir, oralardan buluruz, oralardan alırız bunu. Dengenin mütekâmil halidir. Mesela Necip Fazıl’ın İslam’la ilgili tarifi var ya adaletin en iyi tarifidir o. Necip Fazıl’ın İslam tarifi hem İslam tarifidir, hem hayat tarifidir, hem adalet tarifidir. Neydi hatırlayalım o sözü; “İslam zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır”. Yani en mütekâmil nizamıdır. Şimdi zıt kutuplar arasında bir denge kuracaksınız. Bu denge ise en mütekâmil seviyeye çıkacak. Necip Fazıl’ın İslam tarifi bu, yani bu adaletin tarifidir aynı zamanda. Yani kadın erkek arasında, idare edenle edilenler arasında, ya da hayatın her hangi bir alanında, insanın her hangi bir hayat alanında ne yaparsanız yapın gidip gelip kafanızı tezatlara (zıt kutuplara) çarparsınız. Ayeti kerimede bahsedilir zaten. Varlıklar çift çift yaratılmış ya. Gider gelir zıt kutupları bulursunuz. Çatışmada zıt kutuplarda olur. Bir biri ile tezat teşkil edenler, aralarında çatışır. Zıt kutuplar bir birini çeker o tartışmanın adıdır. O zıtlığı bir yerde dengelediğinizde ne iter ne çeker. Denge o demektir zaten.

Dengeyi kurmadığınızda, bu zıtlıklar hayatta bir birine girer ya da ayrışır. Türkiye’de bölünme korkusu da bu bakın. Zıt kutuplar arasındaki dengeyi kuramazsanız. Sürekli bir biriyle çatışacak. Ülkenin tüm kaynaklarını çatışa çatışa yiyeceğiz. Artık çatışmanın neticesinde ayrışacak. Bu, dengenin kurulmamasıyla birlikte adaletsizlikte çıkıyor zaten. Adaletsizlik diye bir şey yok yalnız. Adaletin zıttı zulümdür. Adaletsizlik deyince hafif bir şeymiş gibi görünüyor. Hakkını yemiyorum ama adaletsizlik sağlıyorum gibi oluyor. Adaleti zulümle beraber konuşmanız gerekiyor. Zıt kutup bu, adaletin zıttı budur. Zulmün tarifi de zaten adaletle yapılır. Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Yani gri renklerden bahsederler ya evet adalet ve zulüm konusu, siyah beyazdır. Adalet vardır ya da yoktur. Adalet vardır, zulüm vardır, üçüncü ihtimal yok… Adalet öyle bir kıymettir ki, zıddını imha etme imtiyazı tanınmıştır, adalet, zıddıyla muvazeneye kavuşturulmaz, bilakis zıddını yok etmesi gerekir.

Organizasyon denilen şey yüzde yüzlük bir düzen getirir. O organizasyondaki yüzde birlik bir hata büyük hata üretir. Toplamda çok küçük görünebilir ama önemli bir unsurdan bahsediyorsanız eğer tamamını alır götürür. Tabanca yaparsınız. Tabanca kompozisyonu içinde en küçük unsuru tetiktir mesela. Tetiği kaldırın o silah olmaktan çıkar. Yerden alacağın taşla onun arasında bir fark yoktur.

Nasrettin Hoca’nın meşhur hikâyesidir: kendine birisi gelir karşı tarafı suçlayıcı ifade kullanır ona Hoca, “haklısın” der. Öbürü gelir ona da “haklısın” der. Karısı der ki Hoca birinden biri haklı olması gerekmiyor mu? Hoca düşünür karısına sende haklısın der. Böyle olmaz, adalet siyah beyazdır. Ya vardır ya yoktur. Zaten en şahsiyetli kelimedir adalet. Biraz adalet olur biraz adalet olmaz, böyle saçmalık olmaz. Adalet ve zulüm siyah beyazdır arada hiçbir renk bulamazsınız. Adaleti kaldırdığınızda yol zulme çıkıyor. Ya adilsinizdir ya değilsiniz.

Türkiye’de mevcut siyasal anlayışın temel yanlışlığı, adaleti devletin tekeline vermesidir. Bu durum, adalet meselesindeki en büyük problemlerden biridir. Devlete varmaya gerek olmadan insan münferit olarak ya adildir ya da zalimdir. Müesseselerde öyledir. Devlet en büyük müessesedir. Büyüklüğünden dolayı öncelikle onun adil olması gerektiği doğrudur. Çünkü o kadar güçlüdür ki devlet, bir ülkede o çapta başka bir güç olmadığı için devlet adil olmadığında, diğer müesseselerin ve şahısların adil olma imkan ve iktidarı azalır, zorlaşır. Hiçbir devlet zalim olduğunu söylemez. Her devlet kendini anlatışında, sunuşunda adildir. “Ben zulüm yapıyorum” demez hiçbir devlet. Hiçbir devlet kendi beyanında, kendini tanıtımında zalim değildir. Orası en vahim noktalardan birisidir. Zulmü adalet diye satmaya başlar. Zulmediyorum diyemeyeceği için zulmediyorum diyerek düzeni sağlayamayacağı, yönetemeyeceği için zulmü adalet diye pazarlar. Adaletin hukuk eliyle katledilmesidir. Adaletin siyaset eliyle katledilmesidir. O vasatta niye kimse adil olamaz, o zamandan sonra çünkü adaletin içi zulümle doldurulmuştur. Adalet mefhumunun içi boşaltılmıştır ve zulümle doldurulmuştur. Buradaki temel problem, devletin adaleti inhisarına almasıdır. Kimse adil olmak durumunda ve görevinde değildir, Türkiye de… Çünkü adalet, şahısların veya müesseselerin meselesi değil. Seksen yıldır cari olan bu kültür, “adil insan” tabirini ve tarifini yok etmiştir. Kültürün ne kadar baskın hale geldiğini şuradan anlayın ki, insanlar tarif edilirken, “adil insan” tabiri kullanılmaz oldu. Hatırlıyor musunuz böyle bir tavsifi? Hiç “şu insan adildir” diye bahsedildiğini duydunuz mu?

*

Önce kişilerde adaletin olması ya da kişilerin adil olması gerekmektedir. Allah Resulünde görüyoruz biz bunu, kendisini sevmeyen, kendisine düşman olanlar da onun adaletini takdir etmektedirler.

Eşitlik talebi kaynağında adalet talebidir de eşitlik talebinin adalet talebini karşılamadığını bilmesi gerekiyor insanların. İslam hukukunda imtiyaz yoktur. Bir devletin devlet başkanı, halife ise halife, padişahsa padişah, herhangi bir suçtan yargılanır. Normal tabii mahkeme yargılar, özel bir mahkemede yoktur. İslam hukukunda imtiyaz yoktur ama bir noktada var. İmtiyaz güçlülere tanınmış bir hak değil, zayıflara tanınmış bir haktır. İmtiyazın vücut bulduğu yer zayıf varlıklardır. Zayıf olanı güçlüye karşı korumak gerekir. Denge dediğimiz şey budur. Zayıflara bir takım imtiyazlar tanıyarak güçlüler karşısında ancak bir denge kurabilirsiniz. Zayıflara imtiyaz tanımazsanız köle-efendi ilişkisi olur. Köle efendi dengesi oluşur oradan insani bir hayat çıkmaz. Zekât, alan taraf için bir imtiyazdır. Emek karşılığı olmayan hiçbir mal varlığını, İslam da talep edemezsiniz. Çalışıp kazanacaksınız. Emek karşılığıdır her şey. Fakat zekât ve infakın diğer çeşitleri bunun istisnasıdır. Fakir yani zekât almaya hak kazanmış kişilerden biriyseniz zekât alabilirsiniz. “Ne karşılığı?” sorusunun cevabı yok. Her hangi bir şeyin karşılığı değil. Her hangi bir şeyin karşılığı olmadığı için imtiyaz deriz biz buna. Veren kişiye de mükellefiyettir. Zengine mesuliyettir. Zengin- fakir zıtlığında dengeyi kurmanız için zenginden alıp fakire vermeniz gerekiyor. Dengeyi kurmak için adaletten bahsediyoruz ya işte size adalet. İslam da emek karşılığı olmayan hiçbir şey talep edemezsiniz. Genel hükümlerdendir. İstisnası fakirin zekât almasıdır. Zekâtı ne karşılığı alırsınız? Bu sorunun cevabı yoksa o hak, imtiyazdır, bir şeyin karşılığı değil. Fakir ne verebilir ki onun karşılığında zekât alır onun için bunun adı imtiyazdır. Zayıflara tanınmıştır imtiyaz. Denge kurulması için, eşitlik değil. Dengenin kurulması için şimdi ki meri hukukta bir yıl hapis cezası veriyorsunuz. Zengin bir adamla onun yanında çalışanı örnek alalım. Bir suç işlesin, bir yıl hapis cezası alsın, aynı suçu da yanında çalışan biri işlesin, o da bir yıl hapis cezası alsın. Hapis cezası işini anlıyoruz. Ama birde bunu paraya çeviriyor. Paraya çevirirken günlüğünü mesela yüz liradan çevirdiniz. 365 gün ne yapıyor. Günlüğü yüz liradan 36.500 lira yapar. Şimdi zengin için bu miktar evinde verdiği bir davetin içindeki ikramlardan herhangi birinin değeridir belki de. 36.500 lira askeri ücretle çalışan biri için çok paradır. Alın size eşitlik. Uygulama eşit, peki adil mi? Adamın biri hayatı boyunca onu kazanacak adamın birisi üç beş arkadaşı ile Londra ya gidip öğle yemeği yiyor o parayla. İşçi bir yıl hapis yatsa askeri ücretten 7.200 lira yapar. Zengin bir yıl hapis yatsa bir milyon lira zarar eder. Eşitliği temin ettiğinizde zulmediyorsunuz. Öyle yerler var ki eşitlik zalimlik, zulüm oluyor. Bir yerde de eşitlik adalet bu mümkün, ikisi de mümkündür. Fakat unutulmamalıdır ki, eşitlikte adaletin gerçekleşmesi, muvazenenin de eşitlikte gerçekleştiğini gösterir. Adaleti eşitlikle tarif etmeye kalkarsanız yanlış yapmış olursunuz. Türkiye bunun farkında değil. Eşitliğin adalet olduğu yer herkesin tüm suçlardan yargılanabilir olmasıdır. Kanun önünde eşitlik dediğimiz, herkese aynı muamelenin yapılmasıdır. İslam hukukunda bunun istisnası yoktur. Herkesi çatır çatır yargılıyorlar. Memlekette yargılanamayan adamdan geçilmiyor. Ama yavaş yavaş bu kalkıyor.

Hz. Ömer’de temayüz eden vasıf celadettir. Adalet ahlaki olandır. Ahlaki olan kazanılmış olandır. Mizaç doğuştan mevcuttur. Mizaç’ın ahlaka göre önceliği vardır. Celadet ve adalettir Hz. Ömer’i tarif eden iki temel unsur. Celadet ile adalet arasında tılsımlı bir ilişki var. Adaleti her insan gerçekleştirebilir fakat bir mizaç hususiyeti var, o mizaç hususiyetine sahip olan insan asla adaleti gerçekleştiremez. O korkak insandır. Korkak insan adil olamaz ya da adaleti gerçekleştiremez. Herkes gerçekleştirebilir adaleti az çok ama korkak insan asla adaleti gerçekleştiremez. Hz. Ömer mizacen celadet sahibidir ahlaken adalet sahibidir. Celadeti kaldırırsanız adalet, o insanın şahsında ve hayatında gerçekleşmez. Celadetin kardeşi, ikiz kardeşi şecaattir. Celadet şiddetle beraber, lüzumlu, ayarlıdır. Lüzumu kadar şiddet göstermek celil olmaktır. Bunun yanı başında cesaret ve şecaat vardır. Kahraman insanlar adil olabilirler, cesur insanlar adil olabilirler. Adalet, çünkü güçten müstağni değildir. Zayıf insanların adil olma imkânı yoktur. Adaleti gerçekleştirmek büyük bir güç ister. Güç kişide, fertte cesarettir. Gücün diğer adı cesarettir. Bu sebeple Hz. Ömer’i hani adalet vasfıyla tekrar ederiz ya eksik yapmış oluruz. Celadet vasfını, mizacını zikretmiyorsak adalet ahlakını ifade edemiyoruzdur ya da onun altını oyuyoruzdur. Herkesin adil olacağı, olabileceği yanlışa savruluyoruz. Oysa cesaret sahibi insanın adil olmak gibi bir imkânı var. Dolayısıyla Hz. Ömer için celadet vasfını atlamamak gerekiyor. Şimdi Hz. Osman ile mukayese ettiğinizde Hz. Osman’a korkaklık izafe edemezsiniz. Burada mizaç hususiyetleri arasında dolaşmamız gerekiyor. Hz. Osman’da hayâ ve ahlak temayüz etmiştir ya şimdi edeb ve hayâ o kadar yukarda zirvededir ki mesela celadet buna manidir. Çok enteresan bir şeydir. Celadetin zıttı korkaklıktır ama sadece korkaklarda celadet olmaz anlamına gelmiyor bu. Başka müspet mizaç hususiyetlerinde de celadeti göremeyebiliyorsunuz. O kadar haya sahibi insandan bahsettiğiniz de onun yanı başına celadeti koyamıyorsunuz. İkisi bir harmanlanamıyor. Olmuyor bir şekilde. O manada mesela Hz. Osman’ın adalet bahsinde temayüz etmemiş olması Hz. Ömer’e nispeten ama adaletsizlik ya da zulüm isnat etmek gibi bir hataya düşmek istemiyoruz. Ama adaletle Hz. Ömer’in temayüz etmesi buna karşılık Hz. Osman’da temayüz etmemiş olmasını küçük bir nüans farkında ararsanız. O celadetle ince edebin incelmiş ruh halindeki hayânın bir arada çok fazla bulunamamasından dolayıdır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir