HİSSİYAT, HASSASİYET, TEFEKKÜR

HİSSİYAT, HASSASİYET, TEFEKKÜR

İslam irfanının muhteşem ıstılah haritası, başka hiçbir şey olmasa bile yalnız başına bir “fikriyat”tır. Istılahların her biri binlerce “fikir” için ana rahmi kıymet ve kuvvetindedir. Duygusallık kelimesindeki hafifmeşrep manaya inat “hissiyat” mefhumundaki mana hacmi fevkaladedir. Duygusallık kelimesinin manası, umumiyetle akla muhalif bir hale işaret ederken, hissiyat mefhumundaki mana, aklın da kaynağı olan ruha perçinlidir. Duygu ve duygusallık kelimesi, doğrudan nefsin tezahürlerini ifade ederken, hissiyat mefhumu, ruhi tezahürlerin adıdır. Ruhi tezahürler ise İslam ıstılah haritasında tasfiye edilmiş kalbin temiz mecralarındaki hayat hamlelerini gösterir. Risalet’in mukaddes beyanıyla sabit olan, “müminin mümini sevmesinin iman ile alakalı olduğu” bahsi, duygu, duygudaşlık, duygusallık gibi hafifmeşrep ve nevzuhur kelimelerle tabii ki ifade edilemez. Kaynağı nefs olan bir duygu akışının imanın cüzü olması beklenmez ve Hadis-i Şerifin bu şekilde şerh edilmesi kabul edilemez. İslam ıstılah haritası (İslam’ın dili) anlaşılmadan dil üzerinde yapılan tağyir, İslam’ın kaynaklarına ulaşmayı engeller. Hissiyat yerine duygu, duygusallık, duygudaşlık kelimelerini ikame edenler, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmazsınız” Hadis-i Şerifini idrak ve izah edebilmekten uzaklaşmıştır.

Müminin mümini sevmesinin iman bahsi olduğu bir dine mensubuz elhamdülillah… Sevmeyi “duygu” kelimesiyle ifade etmeye başladığımızdan beri, nefsimizin arzu ve temayüllerine mahkum olduk, nefsimizle sevmeye başladığımız için, kaçınılmaz olarak diğer müminin nefsinin tezahürlerini sevmeye (veya onlardan nefret etmeye) başladık. Oysa müminin mümini sevmesi, muhatabındaki imanı sevmesiydi, tabii olarak da imanının tezahürlerini sevmesiydi. Çünkü biz mümini sevmekle emrolunmuştuk. Tasfiye edilmiş kalpten, zihni evrenimize ve dış dünyaya akan saf ruhi temayüller, tabii ve zaruri olarak iman muhtevalıydı. Kadimden beri müktesebatımızı inşa eden “Ulular”, buna hissiyat demişlerdi. Evet, mefhum olarak hissiyat, iman muhtevalı ruhi hamleydi, akıldan önceydi ve aklın da kaynağı olan ruhtandı. Hal böyle olunca hissiyat, akıl için hem bir kaynak hem de bir sınır işaretiydi. Anlamak zor, karıştırmak kolaydı zira nefs de bir kaynaktı ve ondan da bir şeyler akıp geliyordu. İslam’ın ıstılah haritası unutulup da yerine uydurukça kelimeler ikame edilince, insanın iç dünyasından akıp gelen her hamleye “duygu” dendi. Oysa İslam ıstılahı ruh için ayrı, kalp için ayrı, nefs için ayrı, nefsin farklı mertebeleri için ayrı mefhumlar terkip etmişti. Bunların yekunu “insan telakkimizi” oluşturuyordu, ıstılah haritası unutulunca, insan telakkimiz, batının ürettiği materyalist insan telakkisine mahkum oldu. Ruh, nefs, kalp gibi mefhumları görmezden geldiğimizde İslam’ın insan telakkisine ulaşmak, onu anlamak ne mümkün…

*
Hassasiyet, hissiyat ile fikriyatın terkibinden oluşan hususi bir idrak ediş halidir. Fikir ile hissin terkibiyle oluşan hassasiyet, şuura yol açan, idrak merkezini şuur (akl-ı selim) seviyesine çıkaran ana amillerden ve mecralardan biridir. Akıl ile his, münasip kıvamını yakalayamadığı müddetçe, şuurun teşekkül etmeyeceği, bünyesinin oluşmayacağı, akıl üstü idrak merkezi haline gelmeyeceği unutulmamalıdır.

Hassasiyet, ruhun varoluş hamlesinin, mukaddes beyanın (kitap ve sünnetin) muhtevasıyla harmanlanması ve mukaddes beyanın çerçevesinde bünyeleşmesidir. Ruhi hamlelerin (hissin) muhtevasına iman marifetiyle yerleştirilen İslam’ın, insanın kalb ve zihin dünyasında akl-ı selimi inşa edecek, onu besleyecek, onun çerçevesini (sınırlarını) oluşturacak muhkem bir mecra haline getirilmesine hassasiyet diyoruz. Hissiyatın tabii haline değil, hissi akışın iman istikametinde açılmış olan kalbi ve zihni mecrada akmasıdır hassasiyet. Netice olarak hassasiyet, aklın, fikir ile hissi mütekamil bir kıvamda terkip etmesidir ki bu cihetiyle akl-ı selimin hususi ve kıymetli bir cüzüdür. Hassasiyet sahibi olan bir Müslüman, refleks halinde imanın tepkisini fikri muhteva ile birlikte verebilecek hale gelir.

*
Yaşadığımız çağda hissiyat yok, fikriyat yok, bunlar olmayınca kaçınılmaz olarak hassasiyet de yok… Hassasiyet yok, derinliğine tefekkür yok, terkip şuuru ve çabası yok, öyleyse “akl-ı selim” yok…

Akl-ı Selimin oluşması çok zor bir süreçtir, herkeste olması, oluşması beklenmez. Ama hissiyat ve nispeten hassasiyet, halka malolmuş irfan kodlarıyla inşa edilmişti geçmişte. Halkın kalb ve zihin dünyasından kazınan irfan, geride bir çöl bıraktı.

Fethullah Gülen gibi adamların mutlak itaatle kendine bağlı kurşun asker yetiştirebilmesinin iklimi oluştu. Bir adam çıkıp, Müslümanların bir kısmını, Müslümanların tümüne hasım haline getirebiliyor, hassasiyet bir tarafa, Müslüman hissiyatı bile böyle bir hamle karşısında feveran eder. Kalblerin nasıl bir çöl haline geldiğini anlamak için bu misal yalnız başına kafi… Ümit verici olan vakıa ise, Fethullah Gülen gibi adamların, ancak özel yetiştirdiği kurşun askerler tarafından mutlak itaat sahibi kılınabilmesidir. Halkın ve Müslümanların kahir ekseriyeti hala bu tür savruluşlara kapılmıyor. Halkta belli belirsiz de olsa bir hissiyat damarı var ve o damarın nabız atışları ihanetin alarm zilleri gibi ikaz ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir