HÜRRİYET SORUNU VE EMİLE BOUTROUX YAKLAŞIMI

HÜRRİYET SORUNU VE EMİLE BOUTROUX YAKLAŞIMI

Hürriyet, insanlık düşünce tarihi boyunca en çok tanımı yapılmış olan kavramlardan biridir. Yüzyıllar boyunca seçkin kafaların üzerine ter döktüğü bu problem hala çözülebilmiş değildir. Hakkında çalışıldıkça yeni soruların doğmasına sebep olunmakta, bunların cevaplanması uğruna yapılan çalışmalarda ise yeni tanımlar ortaya çıkmaktadır.
Abraham Lincoln’un “Dünya hiçbir zaman hürriyet kelimesinin iyi bir tarifine kavuşmamıştır” sözü bugün de tazeliğini korumaya devam etmektedir.
Kuşkusuz bunun sebebi hürriyetin çok yönlü bir kavram oluşuyla yakından ilgilidir. O ışığa tutulmuş, ışığı renklere bölen bir prizmadır. Herkes ona bakarak kendi açısından gördüğü rengi veya renkleri tasvir eder.
1789 İnsan ve Vatandaş hakları bildirisinde bulunan, sonradan birçok Anayasa metninde yer alan ve bu arada 1924 T.C Anayasasında da kabul gören tanıma göre “Hürriyet başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir”
Acaba hürriyet gerçekten bu mudur? Yapmak istediği hiçbir şeyi yapamayan sefil bir insanın sırf “başkasına zarar vermeyen şeyleri yapabildiği” için sözgelimi aç aç dolaşarak vitrinleri içini çeke çeke seyredebildiği, geceleyin parklarda yatıp gökteki yıldızları sayabildiği için onu hür mü kabul edeceğiz. (Kapani, 1961: 25)
Montesquieu “Hürriyet, kanunların müsaade ettiği her şeyi yapabilme hakkıdır” der. Ardından “Kanunun olmadığı yerde hürriyet de olmaz” diyerek hukukun üstünlüğünü vurgular. Peki, ya kanunlar hiçbir şeye müsaade etmiyor ise?( Montesquieu, 1965: 38)
Soyut bir kavram olan hürriyet realiteyle karşılaştığında ufalanır ve somut bir gerçeklik kazanır. Her sosyal ve siyasal sistem kendi anlayışına uygun bir formatta hürriyeti tanımlar ve belirler. En totaliter rejimlerin bile hürriyetçi olma iddiasında bulundukları dikkate alındığında Namık Kemal’in aşağıdaki mısrası daha da büyük bir anlam taşır.
Ne efsunkâr imişsin ah, ey didar-ı hürriyet
Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten…
Ünlü Fransız ihtilalının sloganlarından biri de Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik idi. Kuşkusuz bunlar akraba kavramlardır. Ve birbirlerini etkilerler. Her düşünce sistemi kendi dünya görüşüne uygun olacak şekilde akraba kavramlardan birinin lehine olacak şekilde anlayışlar ve yorumlar ortaya koyarlar.
Bu kadar farklı ve çok yaklaşımlara konu olan hürriyet, elbette değişik kategorizasyonlara tabi tutulmuştur. Burada ilk kez Jellinek tarafından ifade edilen ve sonra da klasikleşen ayrımı anabiliriz. Buna göre hürriyetler, vicdan ve düşünce hürriyeti gibi negatif, sağlık, eğitim ve çalışma gibi pozitif, örgütlenme ve yönetime katılma gibi aktif haklar olarak üç kısma ayrıştırılmaktadır.
Ayrıca bireysel hürriyetler ve kamu hürriyetleri olmak üzere yapılan ayrıştırma hem doktrinsel anlamda hem de pozitif hukuk çerçevesinde kabul görmüş bir ayrımdır. Bireysel hürriyetlerin maddi hürriyetler ve manevi hürriyetler olarak ikiye ayrılması ve modern zamanlarda, çağdaş yaşam biçiminin kaçınılmaz olarak maddi hürriyetleri daraltıp manevi hürriyetleri genişletmesi de bir gerçekliktir. (Öner, 19901: 66)
20. yüzyılda hâkim olan kamusal hürriyet anlayışlarına temel oluşturmak bakımından en etkin olan düşünürler “Thomas Hobbes”, “John Locke” ve “Jean Jacques Rouasseau” dur. Hobbes “Leviathan” adlı eseriyle insanı işe karıştırarak, tabiat halinden yapay bir üst örgüt çatısı altında bulunmanın gerekliliğini belirtmiş ve “Mutlak Monarşi” tipi örgütlenmeyi salık vermiştir.
Locke “Leviathan”a reddiye olarak yazdığı denemesinde tabiat halini farklı tasvir etmiş “İnsan insanın kurdudur” anlayışını yanlışlamıştır. Sonuç olarak önerdiği hükümet şekli liberal cumhuriyeti andırır bir yapıdır.
Rouasseau, yorumcuları zıt kutuplarda yer alan ilginç bir düşünürdür. Tabiat haline ilişkin övgülerden yola çıkarak vardığı sonuçları “toplum sözleşmesi adlı eserinde sistemleştirmiştir.
Genel irade kuramı, sisteminde önemli bir yere sahiptir. Çoğulcu görüşü savunanların da çoğunlukçu düşünceden yana olanların da tezlerini Rousseau’nun görüşleriyle temellendirmeleri, Filozofun ciddi mi olduğu yoksa şaka mı yaptığı yollu sorgulamalara sebep olacak kadar şaşırtıcı bulunmuştur.
Bu kadar ayrımın içerisinde kuşkusuz her anlayışın yadsımayacağı bir alandan söz edebiliriz. O da hürriyetlerin, seçme hürriyeti ve eylem hürriyeti şeklinde iki kısma ayrılmasıdır. Seçme hürriyeti bireyin alternatifler arasında bir tercihte bulunması, eylem hürriyeti ise bu tercihini uygulamada ortaya koymasıdır. (Abadan, 1957: 373)
Seçme hürriyetinde kayıtsızlık hürriyeti, yani tercihi sağlayacak bir ayrıştırmanın mümkün olmaması hali ile, sebebe bağlı hürriyet yani tercih ettiği alternatifi tercih etmesini sağlayan bir etkenin bulunması hali söz konusudur. Burada sözü edilen etken(sebep) önemlidir. En genel şekliyle sebep, etkin sebep ve amaçsal sebep olarak ikiye ayrılır ve felsefi anlamda hürriyetlerin tahlil edilmesi konusunda en önemli ayrıştırma da sebeplerin bu şekilde ayrıştırılmasıdır. (Yazıcıoğlu, 1988: 79)
Emile Boutroux’un hürriyete ilişkin düşünceleri, başka bir deyişle hürriyetin belirmesini sağlayan felsefesi, sebeplerin vazgeçilmez olmayışı noktasından hareketle ulaşılan bir düşünce olarak inşa edilmiştir.
Bilindiği gibi Boutroux’un ünü tabiat kanunlarının zorunsuzluğunu savunuyor olmasından ileri gelir. Düşünürümüz doktora çalışması olarak savunduğu zorunsuzluk doktrinini hayatının ilerleyen döneminde geliştirmiş, ilkin zorunluluğun eleştirisi ile tezinin temellerini sağlamlaştırmış daha sonra da tabiat kanunlarının eleştirilmesi yöntemi ile düşüncesine daha sağlam bir zemin oluşturmuştur. Filozof zorunluluğu eleştirirken kendi ontolojisini de ortaya koymuş bulunmaktadır. Zira varlığı katmanlar halinde belirleyip her katmanda karşılaşılan zorunluluk fikrinin göreceli olduğunu, dolayısıyla zorunlu olmadığını belirtmiş, ispat etmiş, bu konuda hem deneyin gerekliliği ve önemini hem de aklın ilkelerini oldukça güvenilir bir zemin üzerinde koruyarak düşüncesini geliştirmeye çalışmıştır.
Boutroux bir açıdan bakıldığında eleştiri filozofudur, kritikçidir. Düşüncelerini inşa ederken yoğun olarak eleştiriler ortaya koymuştur. Bununla beraber kendisi de çokça eleştirilmiştir. Dolayısıyla hem tenkit eden hem de tenkitlere dayanıklılığı pekişmiş bir sistem oluşturmuştur. Bu nedenle karşıt düşünce savunucuları da Boutroux’un düşüncelerinden etkilenmişler onu ciddiye alarak ve saygıyla yaklaşarak değerlendirmişlerdir.
Felsefesinin en belirgin yanlarından biri de aşırılıklardan arınmış bir nitelik taşımasıdır. Varlıkta gözlemlenen zorunluluğu yok saymamış, determiniteyi tümüyle reddetmemiştir. Ancak gözden kaçan ya da kapasitesini aşan (aklın) hallerde deneyin ve aklın alanlarını daha sağlıklı bir belirleme ile doğal sınırlarına çekmiş böylelikle psikoloji ve sosyolojiye kadar teşmil edilen bilim yasalarının sarsılmaz kabul edilen hakimiyetini sorgulamıştır. Böylelikle insana yer açmış mekanist ve determinist evren algısı yerine idealist-rasyonalist denebilecek bir anlayışı yeniden gündeme getirmiştir. (Bolay, 1999: 297)
Varlıkta öz oluşu bakımından bir zorunluluğun olmadığını, bunun hem dış hem de iç unsurlar bakımından bulunmadığını detaylarıyla ele alır. Esasen varlığın oluş ve vücuda geliş bakımından mümkün bir nitelikte bulunduğu ve varlığın var olmasının bile zorunluluk taşımadığından bahisle eleştirisini temellendirir.
İkinci olarak cinslerde zorunluluk bulunmadığını ele alır. Varlık türlerinin kimi ortak özelliklerinin dikkate alınarak bir kavram altında değerlendirilmesi zihinsel bir işlem olmakta ve bu mantık kategorileri ne kendi iç bünyelerinde, ne de dıştan onları kuşatan konsept itibariyle zorunluluk taşımamaktadırlar.
Üçüncü olarak maddede zorunluluğu tartışır. Maddenin mantıki formu zorunlu olmadığı gibi bizzat kendi salt formu da zorunluluk içerisinde değildir. Hareket ve uzanım gibi kendi iç dinamikleri ve dıştan tasvirler karşısındaki tutumu zorunlu olmayıştan ibarettir.
Cisimlerin meydana gelmesinde madde ve hareket yasaları ne kadar zorunludur. Ya da cismin iç öncülleri ve sonuçları bakımından aralarındaki korelasyon ne kadar zorunludur ve bunların test edilme oranları hangi seviyededir.
Canlı varlıklarda hücre ve protoplazma gibi unsurların katılımı ile dıştan başvurulacak kozaliter ilişkiler ne kadar vazgeçilmez ve canlı varlığın refleksleri hangi ölçüde belirlenebilir ve bunların zorunluluk oranı nedir?
Nihayet varlığın son tabakasını teşkil eden insan unsurunu, zorunluluk eleştirisine ilişkin eserinin son bölümde ele alınmış olarak görüyoruz. Canlı varlıklardan sonra ruh ve zihin faktörlerini de içeren insan ve şuuru, kendinde olan deruni (içsel) devreler, yani psikolojik devinimler ve toplumla ilgili iletişimlerindeki sosyal münasebetleri bakımından hangi durumlarda ve ne kadar zorunluluk taşıyan özellikler barındırmaktadır. Ya da alışılmış ilişkiler için zorunluluk vasfını ileri sürmek yerinde midir? (Bolay, 1999: 113)
Filozofumuz varlık tabakalarında sözü edilen zorunluluk fikrinin eleştirisini yaptıktan sonra Tabiat kanunlarını tartışmakta ve bunları da sekiz tabaka halinde birbirinden farklı yasalar şeklinde ele alıp eleştirisini yapmaktadır. Esasen varlıktaki zorunluluk fikri ile doğa yasaları bir açıdan bakıldığında aynı şeyleri ifade ediyor olsa da iki alan bölümlerinin tam olarak örtüştüğünü söyleyemeyiz.
“Tabiatta ve nesnelerde mevcut olan emredici kural” olarak tanımı yapılan tabiat kanunlarına kozalite açısından baktığımızda “Sebep ile sonuç arasındaki sebeplik ilişkisi” ya da pozitif ilimlere göre bir tanımlama yaparsak “Birtakım olay grupları arasında düzenli bir ilişkiyi tespit eden önerme” şeklinde ifadelendirebiliriz.
Boutroux öncelikle tabiat kanunlarının mahiyeti üzerinde düşüncelerini belirtir. Bunların hangi anlam ve ölçüde kavranabilirliği, genellikleri, birinin ötekinden analitik olarak çıkarılabilirliğinin imkânı üzerine, sonra da birbirlerine indirgeme yapılabilirliğine dair ulaştığı tespitlerine yer verir.
Tabiat kanunlarının objektifliği konusunda fikirlerini belirtir. Bunlar eşyanın özüne ilişkin unsurlar mı yoksa olayların görünüşüne hâkim unsurlar mıdır? Realitenin sembolleri mi, yoksa gerçekliğin kendisini mi teşkil ederler? (Bolay, 1999: 143)
Determinizm tabiatta var mıdır? Yoksa nesneleri düşünce konusu haline getirebilmek için onları zihnimizde sıraya dizme durumunda mıyız?
Tabiat kanunlarına dair bu genel sorgulamaları yaptıktan sonra Boutroux bunları tek tek ele alır ve değerlendirmelerini detayları dikkate alarak yapar. Kendi plüralist anlayışına uygun olarak kanunları hiyerarşik bir gruplamaya tabi tutar.
Birinci olarak tabiat kanunlarının en geneli olan “Mantık Kanunları”nı değerlendirir.
İkinci olarak içine sezgi unsurunun da karıştığı “Matematik Kanunları”nı değerlendirir.
Üçüncü olarak sezgi ile de açıklanamayacak durumda olan ve fenomenal sebeplilik bağlarının devreye girdiği “Mekanik kanunları” değerlendirir.
Dördüncü olarak Sebeplilik bağına yeni bir unsurun katılması şeklinde enerjinin kalitesi kavramının eklenerek elde edildiği “Fizik Kanunları”nı değerlendirir.
Beşinci olarak tabiatta sabit ya da göreceli olarak bulunabilen özel cisimler için geçerli olan “Kimya Kanunları”nı değerlendirir.
Altıncı olarak amaçsal sebebin de devreye girdiği ve ilerleme fikrinin yer aldığı “Biyoloji Kanunları”nı değerlendirir.
Yedinci olarak ruh kavramının dâhil edildiği “psişik varlık” a bağlı ve başkaca bir amacı gerçekleştirmek için de tasavvurları söz konusu olabilen “Psikolojik kanunları değerlendirir
Sekizinci ve sonuncu olarak da insanın tabiatından soyutlanması mümkün olmayan zeka ve irade unsurlarının yer aldığı “Sosyoloji kanunları”nı değerlendirir. (Bolay, 1999: 278)
Filozof bunlardan birinin ötekine indirgenemeyeceğini belirterek her birinin farklı özellikler taşıdığını ve her birinin bir varlık tabakasına karşı olduğunu, o varlık tabakasının bu kanunlarla yönetildiğini belirtir. Saf zorunluluk veya yoklukla özdeş olan niteliksiz nicelikler âlemi, sonra sebepler âlemi sonra kavramlar âlemi sonra fizik âlem sonra canlılar âlemi ve nihayet düşünen âlem olarak kanunların uygulama alanlarını belirler.
Varlıklarda gözlemlenen zorunluluğun göreceli olduğu savunarak, esasen varlıklardaki ilişkinin değişmez olup sabit bağlarla bağlı bulunduğu fikrini de reddederek “zorunsuzluk” doktrinini ortaya koyan Boutroux, ahlaki alandaki zorunsuzluğun sonucunu hürriyetler olarak belirler. Yani sorumluluğu taşıyanın yetkilerinin kaçınılmaz olarak bulunduğunu savunur. Ahlaki ilerleme ya da gerilemenin, iyi ya da kötü olarak isimlenebilecek olan tercihler sonucu ortaya çıktığına ve psikolojik zorunsuzluk alanlarının buna imkân tanıdığına kanidir.
Eğer tabiat kanunları mutlak zorunluluk taşısa idi hürriyet sadece bir fikir, “objesiz bir fikir” olarak kalmaya mahkûm olacaktı.
Kant hürriyete yer bulmak için duyulur âlemi mutlak varlıktan ayrıştırmış, fenomenler âleminde tabiat kanunlarının zorunluluğunu yani determinizmi kabul etmiş buna mukabil akıl alemi ya da numen aleminde hürriyete yer açabilmiştir. Bu tutum Kant’ın uzlaşı ortamı bulabilmek kaygısıyla oluşturduğu bir sistem çalışmasıdır. (Bolay, 1999: 408)
Boutroux bunu tatmin edici bulmaz. Böyle bir durumun hürriyet aleyhine sonuçlanacak bir ikna yöntemi olduğu kanaatini taşır. O’na göre hürriyet bizim tabiatımızda vardır. Öz tasarımımız buna uygun şekilde gerçekleştirilmiştir. Birey olayların gelişimini farklı istikametlerde yönlendirebilir. Belirlenmiş kalıplara uyum zorunluluğu taşımaz, tabiat yasalarını aşabilir iyiyi, güzeli, estetiği yakalayabilir.
Sebeplerin geçerliliği canlılar âlemine hele insana yükselindiğinde büsbütün mahiyet değiştirir ve yüksek sebepler ortaya çıkar. Burada amaçsal sebebin önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Ruh ve iradenin varlığı ve etkinliği, zorunluluğu yok eden unsurlardır. Metafizik açıdan Boutroux iradeyi ilk sebep olarak değerlendirmek suretiyle hürriyeti temellendirir. Ayrıca hür iradeyi hem ruh, hem de Tanrı ile temellendirerek insana sonsuz hamlelere teşebbüste bulunma imkanını verir. Filozof kozalite hakkındaki fikirleriyle hem Hume’a hem de asırlar önce konuyu sebeplerin zorunsuzluğunu açık bir şekilde belirlemiş olan Gazali’ye yakınlık gösterir. Hume sebepliliği ruhi bir alışkanlık biçiminde yorumlarken, Gazali de genel geçerlilik taşıyan adetler olarak belirtmişlerdi.
Boutroux’un en önemli tezlerinden birisi de değişim ve ilerlemenin gerçekliğini zorunsuzlukla açıklıyor olmasıdır. Genel kanunların yatağının az da olsa ve uzun süreler de gerektirse değişiyor olmasını kaçınılmaz bir fatalizmin geçerli olmadığının delili sayar. Bunu insan zihninin belirlenmişcilik karşısında kazandığı bir zafer olarak görür.
Varlıkta görülen yetkinleşme, ihtiyaçtan kaynaklanan bir amaçsal sebep olarak mevcuttur. İnsana gelindiğinde ise bu durum ihtiyacı içerdiği gibi idealleri de kapsayan bir gaye sebep haline dönüşmektedir. İnsan üstün iyilik ve güzelliğin cazibesiyle, Tanrıya erme ya da ona benzeme arzusunu geliştirip bunları hareketlerine yön veren sebep haline getirebilmektedir.
İnsanın sahip olduğu ideal ve üstün gaye ilahi mükemmellik ile bütünleştiği için insana bir yükümlülük verir ki bu iyiliktir. Bunun farklı bir sembolü ya da tercümesi ise güzelliktir.
Yükümlülük olan iyiliği yapmak ve güzelliğin cazibesine kapılmak için insanda “akıllı bir kendiliğindenlik” yetisi vardır ki, bunun en belirgin göstergesi “ hür iradedir”. İnsana iyi ve kötü arasında seçim yapma imkânı sağlar. İnsan bu yeteneği ile isteklerini, irade ve düşünce haline getirerek gerçekleştirme imkânına kavuşur. Böylelikle tabiata hükmeder. Çünkü ona göre insanın ruhu bedenine bedeni de eşyaya hükmetme imkânına sahiptir. Bu haliyle insan hem içten hem de dıştan iki türlü hürriyete sahip olmuş olur. Fakat çıkarlarından başka şey düşünmeyen insan maddenin kölesi olur ve iradesi dış tesirlerle malul bulunur.
Boutroux’un savunduğu zorunsuzluk doktrini aynı zamanda bir hürriyet doktrini olarak da düşünülebilir. Bu yönüyle insanı yücelten bir felsefedir. İnsanın bireyliğini koruyarak, bedeni arzularının veya eşyanın kölesi durumunda kalmaktan kurtulmasının yolunu açmaktadır. Bu doktrinde hürriyet sırf zorunsuzluk ya da kayıtsızlık anlamında da değildir. Çünkü bu durum hürriyetin özü ile bağdaşmaz. Buradaki hürriyet sadece ferdi veya sadece kamusal olarak da daraltılamaz. Bunları kuşatan ve aynı zamanda yenileştirici, geliştirici icatçı ve yaratıcı bir nitelik taşıyan ve karar hürriyetini öne çıkarırken zorunsuzluğu ve diğer motive edici unsurları da dengeli bir oranda barındıran ideal bir hürriyet yorumudur.

Kaynaklar
Abadan, Yavuz. (1957). Devlet Felsefesi. Ankara AÜSBF Yayınları.
Bolay, S.Hayri. (1999). Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini.(2. Baskı). İstanbul. MEB. Yayınları.
Kapani, Münci. (1961). Kamu Hürriyetleri. Ankara. AÜHF Yayınları.
Montesquie. (1965). Kanunların Ruhu. Çev.:Fehmi Baldaş. İstanbul. MEB Yayınları.
Öner, Necati. (1990). İnsan Hürriyeti. (2. Baskı). Ankara. Kültür Bakanlığı Yayınları.
Yazıcıoğlu, M. Sait. (1988). İnsan Hürriyeti Kavramı.Ankara. Akid Yayıncılık.

M.EMİN ŞEN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir