İÇİMİZDEKİ TRUVA ATLARI

Ata baktık hep…
Gördüğümüze inandık…
İnandırdık…
İnandırıldık…
Truva atı, hikâyesini hepimizin bildiği, bir armağan gibi görünüp, aslında Troya kentini ele geçirecek Yunanlı askerleri taşıyan at şeklindeki tahtadan yapılma heykel… Kaleyi içten fethetmenin, düşmanları ya da hedefi zaaflarından, zayıf noktalarından vurarak kolayca, stratejik olarak sinsice elde etmenin sembol ağaçtan atı…

Şimdilerde bütün benlik marangozları, elindeki ego keseriyle, her yanımızda nefisten çeşit çeşit her ortama uygun ve her renkten at yapmakta… Elimizi neye atsak, ufkumuzu nereye çevirsek, kulağımızı hangi sese dikkat çeksek, ayağımızı hangi yola yürütsek, hangi çiçeği koklayıp demet yapsak, hangi kıza ve erkeğe gönül versek, hangi yüze gülümsesek, hep tahtadan atlar çıkıyor karşımıza…

İçimizdeki Truva atları… Yanımızdaki Truva atları… Düşüncelerimizdeki, duyularımızdaki, bakışlarımızdaki, dilimizdeki, ellerimizdeki Truva atları… Yeminlerimizdeki, dualarımızdaki, elbiselerimizdeki Truva atları… Gülüşlerimizdeki, acılarımızdaki, sohbetlerimizdeki Truva atları… Gözyaşımızdaki, terimizdeki, geçmişimizdeki, geleceğimizdeki Truva atları… Gökyüzüne, yeryüzüne ve arasına doldurduğumuz Truva atları… Kardeşliğimize, akrabalığımıza, evliliğimize, bedenimize ve ruhumuza soktuğumuz Truva atları…

İçimizdeki Truva atları, ağacın içindeki kurt gibidir… Sessizdir, planlıdır, sizdendir…

Koca koca çınarlar vardır ki, anlamsızca ansınız kuruduğunu veya hafif bir esintiyle yıkıldığını görürüz. Ağacı içten içe kemiren kurt gibi, insanı da için için bitirir içindeki Truva atları. Nasıl ki koca çınarlar olanca kışa, zorluğa direnip de içindeki küçümsediği kurt tarafından kurutulup yıkılıyorsa; büyük yıkıntıları, hastalıkları, zorlukları yenen insanın da basit bir hastalıkla baş edemeyip ölmesine tanık oluruz. Kadim dinlerin, felsefelerin, devletlerin, toplumların, cemaatlerin, siyasi oluşumların, arkadaşlıkların da başına gelen işte budur. İçimizdeki kurt veya içimizdeki Truva atı…

İnsanlığın kadim tarihi Truva atlarla yıkılan medeniyetlerin, dinlerin, kültürlerin, sevdaların, toplumların, değerlerin tarihidir. Hatta dünya sürgünlüğümüzün bilinçaltındaki hakikati de bu değil midir?

İlk kendimiz olan Âdeme de kendisi gibi yaklaşmadı İblis, kendine bir at yapıp öyle yanaştı ve : “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir. Ve: “Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim” diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü.” Evet, aldatıcıdır Truva atları… O sebepten düşman gibi değil, bizden biri gibi, bir dost gibi sızar benliğimize…

En hassas tarafımızdır bu tahtadan atlar. Ete ve kemiğe bürünür, içimizdeki iç olur çoğu zaman… Elimizi sıkan bir dost, üstüne oturduğumuz bir koltuk, aklımızı başımızdan alan bir sevgili olur bazen… Bazen bir ev, bir araba, bir güzel söz olur… Hep değişik değişik olur ama her vakit hep para ve hep nefis…
Samiri de kendi küfrünü meşrulaştırmaya çalışarak bir Truva atı inşa etti ve altından bir buzağı yaparak : “… İşte sizin ve Musa’nın ilahı budur, fakat Musa onu unuttu. “dedi. Başka bir Allah’a çağırıyorum demedi. Samiri, İnsanları kendi putuna ve putçuluğuna çağırırken, onları inandığı İlah adına çağırdı. Samiri Musa’nın İlahını bir Truva atı gibi kullandı. Ve samiri bir başkasının Truva atı oluverdi… At atın içinde… Biz atın içinde… At bizim içimizde…

Günümüz dünyası kendi çıkarı için her şeyi göze almış basit, adi, yoz ve ahlaksız insanlarla dolu. İşte, ahlaksız birey kendini çürüttüğü kadar insanı ve insanlığı da çürütmekte. Bütün büyük davaları, insanları etrafındaki yoz ve ahlaksız insanlar yok etmiş ve bütün değerlerin içini boşaltmıştır. İnsanın en büyük imtihanı yokluk değil; varlıktır, güçtür, iktidardır, mülktür, evlattır, hoşuna giden evdir, eştir… Adı din, vatan, bayrak, inanç, millet olsun ve ya kutsal anlamda ne olursa olsun onun ve onu davası olarak taşıyanların gerçek değeri ve samimiyeti sadece ve sadece bir iktidar mücadelesinde ortaya çıkmaktadır. Yani zorluklar, bedeller ve çıkarlar bir turnusol kâğıdı gibi içimizdeki Truva atlarını ve hainleri ortaya çıkarmaktadır.

Oğlu Babaya, aşıkı maşukuna, kızın anneye, öğrenciyi öğretmene, vatandaşı devletle, insanı Allah’a karşı kışkırtan ve aramızdaki muhabbeti öldüren işte bu içimizde oyduğumuz Truva atlarıdır.

İnsan atının içinde, atı insanın… Büyük büyük imtihanlarda aradık atlarımızı… İçimizdeki kurt küçük küçük girdi hayatımıza… Haram dediklerimiz helal oldu, mücahit müteahhit, ıkra diyenler kulaklarını tıkadı ıkraya. Yürümeye kalkanlar hemen oturdu bir sıcak koltuğa. Rant ve talanın adı girişimci ruha dönüştü bir Truva atında… Anormal normal oldu kapitalist imanımızda… Milliyetçimiz ülküsünü, solcumuz devrimini, müslümanımız inkılâbını yitirdi içine oyduğu Truva atında… Lüks ve konfor içine aldı, şatafat ve kahkaha karizmaya dönüştü dışımızda…

Herkes dindar, herkes idealist, herkes bilirkişi, herkes ülkücü, herkes alevi, herkes güçlü ve herkes her şey oluverdi… Herkes her şey olunca içimizi kurt, dışımızı münafıklığımız kemirdi… Ve içine girip, içimize aldığımız Truva atları kendimizi kendisine çevirdi. Ve idrakimiz idraki, nefsimiz nefsi, bedenimiz bedeni, midemiz midesi, aklımız aklı, ömrümüz ömrü oluverdi. Her ne olduysa bizlere azar azar oluverdi…

Ama bir gün çıkacak elbet İbrahimler… Eline aldığı baltayla parçalayacak içimizde gizlediğimiz Truva atlarını. Ve anlayacağız o gün nasıl dönüşür aşklar, dernekler, partiler, cemaatler, dostluklar, koltuklar, para ve zekâ, içimizi kemiren bir kurda…

Kendimiz bir Truva atına dönüşmeden ve Sura üflenmeden, hemen şimdi çıkaralım tüm maskeleri ve eti kemiğinden sıyırır gibi söküp atalım ruhumuza ve aklımıza kelepçelediğimiz bütün Truva atlarını…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir