İÇTİMAİ MEKANLARI SOHBET MECLİSİ HALİNE GETİRMEK

İÇTİMAİ MEKANLARI SOHBET MECLİSİ HALİNE GETİRMEK
Misafirliğin bir de tedrisat ciheti vardı, onu da unuttuk. İçtimai irtibat ve münasebet mekanları, aynı zamanda tedrisatın vesilesiydi. Misafirlik, içtimai münasebet çeşitleri içinde tedrisat yoğunluğu ciddiye alınacak kadar ileri derecedeydi. Çünkü misafirlikten maksat, çoğunlukla sohbetti, sohbet ise en derin ve en müessir tedrisat usullerimizin başında geliyordu.
Misafirlik neredeyse sıfıra indi, artık misafir kabul etmeyen, misafirliğe gitmeyen bir hayatın içine düştük. Fakat misafirlik aynı zamanda yoğun içtimai münasebet yoluydu, misafirlik bitti ama içtimai münasebet ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Evlerimizi büyüttük ama içtimai münasebeti evlerimizin dışına ittik. Büyük misafir odalarımız (salonlarımız) var ama boş… Özet olarak, içtimai münasebetlerimizi evin dışına, dış mekanlara taşıdık. İçtimai münasebetlerimizi dış mekanlara taşımak, özü itibariyle iyi bir şey değil. Bunu unutmadan söylemek lazım ki, dış mekanları da kendi rengimize boyamamız şart.

Bir çay bahçesine sıraları dizip mektep yapmak mümkün de değil, uygun da değil. Bu sebeple dış mekanları, tedrisatın en hususi ve en müessiri olan sohbet mahalli haline getirmeliyiz. Sohbet, Sünnet-i Seniyyenin müstesna bir çeşidi olmasından dolayı, hem içtimai münasebet ihtiyacını hem de tedrisat ihtiyacını derinliğine karşılamaktadır.
*
Mekan, hayattır. Bu sebeple hapis cezası var, hapis cezası insanı küçük bir mekana mahkum etmektir. Bugünün dünyası ve ülkemiz, önce talim ve terbiyeyi eğitim-öğretim haline getirdi, onu da okula hapsetti. Dikkat edin, eğitim-öğretim, aynı hapis cezasında olduğu gibi belli bir mekana hapsedildi. Hoca öğretmen olduğu günden beri o mekan (okul) dışında öğretmen değildir, talebe öğrenci olduğundan beri o mekan dışında öğrenci değildir.
Nasıl ki hayat, belli bir mekana hapsedildiğinde hayat olmaktan çıkmakta ve bir cezaya dönüşmektedir, tedrisat da aynen öyledir ve belli bir mekana hapsedildiğinde tedrisat olmaktan çıkar. Nasıl ki hayat için çok farklı mekanlar, çok çeşitli mekan tertipleri gerekir, onun gibi tedrisatın da varlığını sürdürebilmesi, hayatın yaşanabildiği her mekanda cari olmasına bağlıdır.
Mekan hayattır, keza tedrisat da hayattır. Tedrisatın alanını ne kadar daraltırsak, o nispette tedrisat olmaktan çıkarır ve ceza haline getirmiş oluruz. Bugünün eğitim-öğretimi tam bir ceza, okulları da tam bir cezaevi değil midir? Cezaevine kimse gönüllü gitmez, ne hikmetse okullara da öğrenciler gönüllü gitmiyor.
*
Mekan, kendi zatıyla bir mana taşımaz. Mekana mana kazandıran, insanları onu tarifi ve kullanma şeklidir. Mekan, kendiliğinden bir manayı icbar etmez, insan önce mekana bir mana nakşeder, o nakış ne kadar kalıcı ve müessir ise mekan da o manayı taşımaya ve insanlara ulaştırmaya başlar. Bu çerçeveden bakıldığında mekanın zapt edilmesi, bir mana deposu haline getirilmesi, mekan ile manayı; muhteva ile şekil, mazruf ile zarf arasındaki terkibe tabi kılmak gerekir. Bu ihtimalde mekan, İslamlaştırılmış olur.
Bir çay bahçesinde tavla da oynanır, sohbet de edilir, çünkü bir mana ile mezcedilmemiştir. Fakat bir camide halay çekilmez, bir genelevinde namaz kılınmaz. Cami muayyen bir mananın sureti haline gelmiş, namazın tecelligahı olmuştur. Aralarındaki imtizaç, et ile tırnaktan ileridir, ruh ile beden gibidir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, mekanlarımızın çok azının bir mana tarafından zapt edildiğini fark ederiz. Mekanlarımızın anlamsızlaştırılması, aynı zamanda bir kültürel değişim sürecinden geçtiğimizi gösterir. Herhangi bir mana taşımayan mekanların artması, aynı zamanda mana (muhteva-fikir) buhranı, modern dille anlam krizidir.
Yüz yıl önce şehirlerimizde anlamsız mekan yoktu. Çünkü Osmanlı şehir inşa etmemişti, mana inşa etmişti. Osmanlıdaki mekanların (binalar da dahil olmak üzere) hepsi, bir mananın tecelligahı, bir mananın ilanıydı. Şehirdeki her mekan, mana depomuz olan İslam’ın muhtevasındaki bir hikmetin tecessüm etmiş haliydi.
Mekanların anlamsızlaşması, ülkemiz misalinde aynı zamanda dinsizleştirilmesidir. Çünkü bu milletin mana kaynağı ve deposu, İslam’dır. Bir şehirde, sadece cami ve benzeri birkaç mekanın İslami mana taşıması, o şehrin çoktan İslam şehri olmaktan çıktığını gösterir. Mekanların İslamsızlaştırılması, İslam’ın birkaç mekana hapsedilmesi demektir. Tedrisatın hapsedilmesi, hem İslam’ın hapsedilmesi hem de hayatın hapsedilmesidir.
Kemalist siyasi rejimin Türkiye’de, bilerek veya bilmeyerek yaptığı en büyük hamle, mekanları zapt altına almasıydı. Zaten Kemalist laik kafa, insanların gönlünü alamazdı, gönlüne nüfuz edemezdi. Onlar da mekanları zapt altına aldı. Laiklik, evlerimiz ve nispeten camilerimiz dışındaki her yeri, her mekanı zapt etti. Camileri kapatmadı ve İslami muhalefetin her itirazında Süleyman Demirel, “Cami orada, gitme diyen mi var?” türünden sinsi laflar etti. Bu laf aslında, “Hapishanene git, hem de gönüllü git” demekti. Ne var ki halk, gerçekten camiye gittiğinde açık gördü ve itirazlarından vazgeçti. Kısacası kendi kendimizi hapsetmiştik, kendimizle birlikte dinimizi de hapsettik. Birkaç nesil o hapishanede doğup büyüyünce, ufkumuz hapishanenin hacmine sıkıştı. Ufkumuzla (ufuk çizgimizle) hapishanenin duvarları aynileşince, ufkumuza yani zihnimize hapsolduk. Hürriyet, insanın ufkuyla ilgiliydi, insan ufkunun ötesini isteyemezdi.
*
İçtimai mekanların sohbet meclisi haline getirilmesi, aynı zamanda o mekanların yeniden fethidir. Sohbet, ihtişamlı medrese binalarına ihtiyaç duymayan, buna mukabil mana intikalini en derin ve en muhkem şekilde gerçekleştiren, aynı zamanda da hayatın tabii akışını bozmayan, yani bir medrese nizamına ihtiyaç duymayan emsalsiz bir tedrisat usulüdür.
Dış mekanları sohbet meclisi haline getirmek, tedrisatı hapishaneden çıkarmaktır. Bu aynı zamanda hayatımıza vurulan prangalardan kurtulmaktır. Keza dış mekanları sohbet meclisi haline getirmek, mekanları İslamlaştırmaktır.
FARUK ADİL farukomaradil@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir