İHANET GÜNLÜKLERİ-30.06.2014-ALİ ÜNAL’IN HAZİN HALİ…

İHANET GÜNLÜKLERİ-30.06.2014-ALİ ÜNAL’IN HAZİN HALİ…

Ramazanda tenkit yazısı yazmak hoş değil, bu mübarek ayda insanın kendi nefsini tenkitle iktifa etmesi asıl olmalıdır. Kendimizi hesaba çekmeden başkalarına hesap sormak yakışıksız bir hal…

Zaman gazetesi yazarları galiba Ramazan ayını, nefs muhasebesi, nefs tezkiyesi, ruhi istidatların inkişafı gibi manevi-kalbi çerçevede yaşamak fikrinden oldukça uzak görünüyorlar. Gazetenin genel yayın çizgisi ve yazarların yazıları, Erdoğan ve Akparti düşmanlığını, iftira, hakaret, hafife alma, alay etme şekillerinde devam ettiriyorlar. Dikkat çekici nokta şu ki, yazarların yazılarında, yazıların muhtevasında, dilinde ve üslubunda, ramazanın geldiğine dair hiçbir alamet, işaret, ima yok.

Anlamadığım husus şu; ramazan nereye geliyor, nereden geliyor, sonra nereye gidiyor? Ramazan nedir ki nereye gelsin? Ramazan insana gelir, insanda varolur, insanda zuhur eder de, o zuhuratın şiddetiyle mütenasip şekilde, şehre gelir, sokağa gelir, eve gelir, pazara gelir, taşa, toprağa kadar gelir (siner, sirayet eder)… Yani ramazan insana gelir, şehre gelmesi insandan taştığı kadardır, insanın yaşadığı kadardır, insanın ahlak ve şahsiyet haline getirdiği kadardır.

Mübarek ayda tenkit ile meşgul olmayalım, kendimizle meşgul olalım, saf tefekkürle meşgul olalım, hikmet ve irfan ile meşgul olalım… Mümkün olduğunca böyle yapalım, birbirimize nefs muhasebesi için telkinlerde bulunalım, bunu da, kendi nefsimiz ile hesabımızı görmüş başkalarının nefsinin hesabını görmeye sıra gelmiş gibi sadece muhataplarımızın nefsiyle uğraşmayalım.

Fethullah Gülen cemaatinin (ramazan münasebetiyle, ihanet örgütü, paralel örgüt, pansilvanya çetesi gibi ifadeleri kullanmayacağım) gazetelerine bakınca, onlara ramazanın uğramadığı zannına kapılıyorum. Oruç tutmadıklarını söylemek gibi hafifmeşrep iddialarda bulunacak değilim, bir yazarın yazısına bakarım ramazan o kişiye uğramış mı uğramamış mı? Oruç tutmak, özü itibariyle itiyatlardan kurtulmak ve irade etmektir. Bu manada oruç bizzat iradedir veya ibadetlerin içinde “saf irade” halinde gözüken sanki tek ibadettir. Herkes kendini kontrol etsin, “neyin orucunu tutuyorum?” sorusu eşliğinde… Herkes, en ağır ve yoğun itiyadının orucunu tutuyor, normal zamanlarda fazla yemek yiyen ağırlıklı olarak yemek orucu tutuyor, bir çay veya sigara tiryakisi ağırlıklı olarak onların orucunu tutuyor, kısaca herkes kendi alışkanlıklarına karşı irade sergiliyor.

İslam baştan sona “irade”dir. Müslüman şahsiyet, iradenin çelik heykelidir. Kim ki iradesini itiyatlarına teslim etmiştir, o nispette hayatını tekrarlamaya başlamış demektir. İslam bunu istemez, emirlerinin itiyat haline gelmesini ve tekrarlamaya konu edilmesini istemez, emirlerinin irade edilmesini ister. Maalesef insanların itiyatları var, itiyatların da hayatı kolaylaştırıcı tarafları var, İslam’ı yaşamayı da kolaylaştırıcı bir yönü olduğu vaka… Zaten her anını irade ile yaşayacak insan yok, bu kadar büyük ve muktedir bir insan şahsiyeti inşa edilemiyor, ancak tasavvufta az sayıda misali çıkabiliyor.

Ramazanın hikmetlerinden birisi de şu olsa gerek, bir yıl, davranışların alışkanlık haline gelmesi için kafi bir süredir, işte o sürenin sonunda ramazan önümüze geliyor ve alışkanlıklarımı derdest ediyor. Bu manada ramazan, insanın ruhi ve zihni alemine muhteşem bir müdahaledir.

Bir yazara ramazanın uğrayıp uğramadığını anlamak için yazısına bakmak fikrimin temelini anlatabilmiş olmalıyım. Yazı yazmak bir yazar için en derin alışkanlıklardan birisidir, hal böyle olunca yazarın orucunun ağırlık noktası, derin alışkanlıklarına karşı irade göstermesi, iradenin isyanını başlatmasıdır. Zaman gazetesinin yazarlarının (Ali Bulaç, Ali Ünal, Selçuk Gültaşlı, Ekrem Dumanlı’nın bugünkü yazılarına bakın) dil, üslup ve muhtevasına ramazan ayı teşrif etmemiş gibi görünüyor. Bunlardan Ali Ünal’ın yazısına biraz yakından bakalım.

*
Ali Ünal’ın bugünkü yazısının başlığını görünce ümitlenmiştim. “Mekr-i İlahinin en ağırı”… Bu başlığı görünce nefs muhasebesi olduğunu zannederek ümitlendim. Adaba aykırı olmamak şartıyla nefs muhasebesinin açıktan yapılanı başkalarına da fayda sağlıyor. Ali Ünal’ın kendisiyle (ferdi anlamda) veya cemaat ile ilgili bir nefs muhasebesi veya yeniden değerlendirme veya yeniden düşünme gibi zihni-kalbi temrinler içine gireceği ümidiyle okudum yazıyı. Heyhat!

Ali Ünal’ın diline, üslubuna, tefekkürüne ramazan uğramamış, ramazan dışı bir zaman diliminden daha munis değil daha şedit bir yazı var karşımızda. Zaten bugün yazan Ekrem Dumanlı’nın dili ve üslubu da sürekli ağırlaşan, sürekli iftira atan, sürekli takiyye yapan, sürekli hakaret eden özelliğini artırarak ve derinleştirerek devam ediyor. Ekrem Dumanlı, Ali Bulaç, Selçuk Gültaşlı gibi yazarlardan bahsetmemizin sebebi, Ali Ünal yalnız değil, yalnız olmadığı için istisna da teşkil etmiyor. Yani “cemaat”in gazetelerine ve yazarlarına ramazan gelememiş. Takva cihetiyle yılın on iki ayını ramazan gibi yaşamak tavsiye edilir, bunun ön şartı ise ramazanı ramazan gibi yaşamaktır.

Ali Ünal’ın yazısı ümitlendirecek ifadelerle dolu. Misal;
“Bunun gibi, sözgelimi, bir zaman insanları irşadı gaye edinmiş bir topluluk, daha sonra siyasî veya değil bir fraksiyon halinde farklı bir istikamete girmişse, bu, Cenab-ı Allah’ın o topluluk için en dehşetli ve ürpertici bir mekri ve o topluluğa gelen en büyük belâdır.”

Bu ifadeden nasıl ümitlenmezsiniz, Ali Ünal’ın akıl, zihin, kalp ve tefekkür sıhhatine kavuştuğunu düşünmez misiniz? Fethullah Gülen cemaati ile ilgili yapılmış bu kadar isabetli bir teşhis gördünüz mü? Eee, tabii olarak ümitleniyor insan, ne var ki Ali Ünal bu tespiti, mensubu olduğu cemaat için kullanmıyor, oysa ne kadar yakışıyor. Ali Ünal bugün şaşırtmak konusunda ısrarlı, yazısının devamındaki şu ifadelere bakın;

“Yine, Din’e ve insanların dinî inançlarına, hayatlarına gerçekten saygılı olan bir kişi, tersi istikamette bir gösteriye dâhil edildiğinde çok yaşamadan vefat etmiş ve ilmine önem verdiğim bir zat, “Onu daha kötü bazı işlerde öne süreceklerdi; Allah ruhunu kabzederek, o büyük kötülüklere âlet olmaktan inşallah korumuş olmalı.” demişti. Bir başkası, kendisini inkâr manâsında bazı ittifaklara sürüklenecek gibiydi. Hastalandığını duyunca, söz konusu değerlendirmeyi hatırlayarak, “Bu zat, vefat eder.” dedim. Nitekim öyle oldu ve Allah (c.c.), onu sürüklenebileceği ittifaklardan, daha önce kazandığı bazı iyilik ve sevapların silinip gitmesinden inşaallah korudu.”

Fethullah Gülen ve cemaati için bu kadar isabetli tespitler yapmak insanı heyecanlandırıyor. Sanki Ali Ünal bu sözleri Fethullah Gülen için söylüyor da, satır aralarında da, “Fethullah Gülen yakından ölür, merak etmeyin, bu kavgayı da fazla uzatmayın” diyor. Ama böyle değil tabii, Ali Ünal bu lafları Akparti ve Erdoğan için söylüyor. Şöyle buyuruyor bu hususta, ramazansız adam…

“Ne kadar kızacak da olsalar, bu gerçek, Başbakan Erdoğan’a ve AKP camiasına hatırlatılmalı. Erdoğan iktidarındaki kirlenmeyi 2003’ten 2014’e en fazla dile getirenler, bugün kendisine âdeta şartsız destekle en büyük kötülüğü yapan Taşgetiren gibi yazarlardı. Büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonları, aslında temizlenme adına Cenab-ı Allah’ın Başbakan’a ve AKP’ye bahşettiği büyük bir fırsattı. Ama Başbakan, cürm-ü meşhut halinde yakalanmışçasına tam tersi bir istikamete girdi.”

*
Fethullah Gülen ve Erdoğan meselesine, mukayeseli şekilde kısaca göz atalım;

1-Fethullah Gülen ve Tayyip Erdoğan daha önce ABD ve İsrail ile birlikte çalışıyorlardı. Bu birlikteliğin muhtevasına girmek uzun sürer, kısaca her ikisi de ABD ve İsrail ile kavgasız bir ittifak halinde yaşıyordu.

Fethullah Gülen aynı istikamette ısrarlı ve kararlı şekilde yoluna devam ediyor, Tayyip Erdoğan ise İsrail ve ABD ile ciddi kavgalara girdi. Bu kavgalardan dolayı zaten Fethullah Gülen ve cemaati (ramazan münasebetiyle ihanet örgütü diyemiyorum) tarafından Tayyip Erdoğan ve Akparti’ye savaş açıldı. Bu durumda Erdoğan’ın değişimi müspet yönde, Gülen ise istikrarlı şekilde şeytanla yoldaşlığa devam ediyor.

Ne var ki, Fethullah Gülen ve cemaati, Tayyip Erdoğan ve Akparti’deki değişimin, kötüden iyiye doğru değil, iyiden kötüye doğru olduğunu düşünüyor ve bunun propagandasını yapıyor. Akparti İsrail ile beraber çalışırken, Fethullah Gülen örgütü de onlarla beraber çalıştığı için Erdoğan kahramandı, İsrail’e posta koyunca Erdoğan “hain” oldu. Doğru, Erdoğan yirminci asır Türkiye’sinin en büyük hainidir ama ihaneti, bu millete değil, Allah’a ve Resulüne değil, tam aksine İsrail’e, ABD’ye, Avrupa’ya ihanet etmiştir. Meselenin ilginç olan noktası ise, Erdoğan’ın İsrail’e, ABD’ye, Avrupa’ya filan ihanet etmesini, Fethullah Gülen ve örgütünün kendilerine ihanet şeklinde anlamalarıdır.

Erdoğan’ın Avrupa, ABD, İsrail’e ihanet ettiği fikrine inanmıyorsanız, Selçuk Gültaşlı’nın bugünkü (30.06.2014) yazısına bakın;

“Geçmişte AKP iktidarı için yaptıkları ortada olan Avrupalıların 17 Aralık’tan sonra söylediklerine baktığımızda hikayenin hüznü ortalığa saçılıyor. AKP’ye kefil olanlar şimdi alenen aldatıldıklarını söylüyor.”

Ortada çok büyük iki ihanet hikayesi var; birinin kahramanı Fethullah Gülen, diğerinin kahramanı ise Tayyip Erdoğan… Tayyip Erdoğan, Allah’a ve Resulüne sadakatini ispatlamış, İsrail, ABD, AB gibi Allah ve Resulünün düşmanlarına İHANET etmiştir. Fethullah Gülen ise sadakatini İsrail, Avrupa ve ABD’ye sunmuş, bunu tescil ettirmiş ve şeytana sadakatin tabii neticesi olarak Allah ve Resulüne İHANET etmiştir.

2-Tayyip Erdoğan bütün Müslümanlara yardım etmeye çalışıyor, bütün Müslümanları dost ve kardeş olarak görüyor. Fethullah Gülen ise kendi örgütünden ve mensuplarından başka hiçbir Müslümana dönüp bakmıyor ama gözünün biri mutlaka İsrail’de…

Ali Ünal, Mısır’da Ihvan’a düşman Sisi’ye dost olmayı, Filistin’de Hamas’a düşman İsrail’e dost olmayı açıklamadan yoluna nasıl devam edebiliyor?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir