İKİ İHANET HİKAYESİ, ŞİA VE “HİZMET”

İKİ İHANET HİKAYESİ, ŞİA VE “HİZMET”

Hz. Hüseyin’in (RA) başlattığı hareketin, ümmetin gözünün nurunun şehadeti ile sona ermesinin akabinde başlayan “ısırıcı meliklik” dönemi, Allah’ın dininin “resmi” hüviyetin dışına çıkmasına, halkın bağrına yerleşmesine, siyasi sahadan çekilip içtimai sahayı karargah edinmesine sebep olmuştur. Dört halife döneminde hilafet ve riyasetin şahsında temsil ve tecelli eden İslam, hayatın tüm sahalarına tasarruf etmiş ve onları yönetmiştir. Yezid ile beraber İslam, “ilim” ve “tasavvuf” mecralarını, riyasetin (devletin) dışına taşımış ve ona karşı savunma hatları örmüştür. Hicri ikinci asırdan başlamak üzere İslam, içtimai havzada büyük bir tefekkür patlaması yaşamış, tefekkür patlaması neticesinde sayısız ilim dalı kurulmuştur.

Devletin dışında inkişaf eden fikir ve ilim hayatı, devlete karşı da kendini korumak zorunda kalmış, devletin sahip olduğu maddi müeyyideyi tatbik etme imkanı bulamadığı gibi maddi müeyyide kendisine karşı tatbik edilmiş ve devlet zulüm aracı haline gelmiştir. Tefekkür patlamasının ilk meyvelerinden birinin fıkıh (hukuk) ilmi olmasına rağmen, fıkhın tatbiki için ihtiyaç duyulan maddi müeyyide, fakihlerin emrince değil, aksine fakihlere karşı kullanılmıştır.

Emeviler döneminde İslam, devlet tarafından değil, devlete karşı muhafaza edilmiştir. Dinin devlete karşı muhafaza edilme zarureti, maddi müeyyide kullanmaksızın, alim ve arifler tarafından, canlarını feda ederek mümkün olmuştur. Fakihlerin dini muhafaza etmek için devlet gücünü (maddi müeyyideyi) kullanma imkanının olmaması, sahih İslam anlayışının ikna yoluyla muhafazasını zorunlu kılmıştır. Devlet dışında ve devlete karşı oluşan irfan havzaları, “Ulum-u İslamiyeyi” inşa etmiş, inşa ettikleri eseri devletten korumuş, sonraki nesillere inkişaf ettirerek naklini mümkün kılmıştır.

İrfan havzaları, kendi aralarındaki meseleleri halletmek için ilmi münazara ve ikna yolunu seçmiştir. İkna yolunu kullanması ve maddi müeyyideyi kullanma imkanının olmaması, bir taraftan aklın sınırlarını zorlayacak bir tefekkür patlamasını tahrik etmiş diğer taraftan “sapıklara” da yaşama fırsatı vermiştir. İkna yolu, ilmin inkişafını kadar tahrik etmiş, yüksek bir akıl ve hikmet doğmuş, böylece “sapık kolların” zuhuru büyük nispette ilmi usul ve gerekçelerle engellenmiştir. Ne var ki ikna yolu, ancak samimi ilim adamlarında ortaya çıkan aykırı güzergahların hallini mümkün kılmış, samimi ilim adamlarındaki “çerçeve dışına” çıkma temayülü gösteren düşünceler izah ile yok edilmiştir. Buna mukabil, istismar temelli sapıklıkların hiçbirinde “ikna yolu” işe yaramamış, maddi müeyyide de (devlet gücü de) kullanılamadığı için, bunlar yaşama alanı bulmuştur.

*
Şia, İslam tarihinde müesseseleşmiş ilk ihanet hareketidir. Temeli istismardır, istismar olduğu için ilmi hiçbir izah ve gerekçe işe yaramamış, Acem kavminin bir intikam aleti olarak inşa ve muhafaza edilmiştir.

Şia, İslam’ın devlet hayatından çekildiği, maddi müeyyide kullanma imkan ve iktidarını kaybettiği, sadece ilmi münazara ve ikna yolunun kullanıldığı bir dönemde kendini inşa etmiştir. Şeytani bir keşif olan “takiyye”, mensuplarını ilmi münazaralardan kaçırmanın mahirane bir manevrası olmuştur. İlim havzalarında halka açık münazaralara katılmayan Şia, mensuplarını bu havzalardan kaçırarak, kendi zehrini ruhlara üflemenin psikolojik labirentlerini oluşturmuştur.

Müslümanı Müslümandan kaçıran “takiyye”, Müslümanlar arasındaki tesir trafiğini ortadan kaldırmış, birbirinin aynası olan müminleri, birbirinin haini haline getirmiştir. Takiyye, Müslümana karşı en derin ihanetin adıdır. Takiyyenin diğer adı, münafıklıktır. Fahişelere hayat kadını ismini vererek mesleklerini meşrulaştırmak gibi, münafıklığa takiyye ismini vererek onu meşrulaştıran tarihi ihanetin adı Şia’dır.

Hicri ikinci asırda başlayan “büyük tefekkür patlaması”, o kadar yüksek ve zengin bir ilim ve irfan külliyatı imal etti ki, şeytan o müktesebata nüfuz etmenin yolunu bulamadı. Şeytanın bulamadığı o yol, Şia tarafından keşfedildi ve adına takiyye denildi. Takiyye, insanlık tarihinin en büyük tefekkür patlamasını gerçekleştiren fikir, ilim, hikmet ve sanat insanlarının oluşturduğu dünya çapındaki kültür havzalarından Müslümanların bir kısmını çaldı, onları zihni ve fiili manada yer altına itti, yerüstündeki meşru deveran ve cereyanın müspet tesirinden ve faydasından uzaklaştırdı.

Zihinlerde şuuraltına, ülkelerde yeraltına inen Şia, ihanetin müessesesini kuran ilk harekettir. Müesseseleşmiş olmasından dolayı daha sonraki yıllarda ve asırlarda bir türlü yok edilememiş, mütemadiyen ümmetin başına bela olmuştur. İslam tarihindeki en büyük zarar Emeviler tarafından üretilmiştir. Emeviler, Ömer Bin Abdülaziz gibi birkaç istisna dışında, devleti zulüm makinası haline getirmiş, İslam’ın ve onu temsil edenleri devlet dışına itmiş, İslam’ın maddi müeyyide kullanma imkanını elinde almıştır. Maddi müeyyideyi İslam’ın emrinden almakla, ilim ve ikna yoluyla çözülemeyen istismar merkezlerinin, sapık din anlayışlarına hayat alanı açılmış ve müesseseleşme fırsatı tanınmıştır. Şia bu manada Emevilerin zulmünün eseridir ve Şia ihanetinin sebebi Emevilerdir.

Ne var ki Emeviler yaklaşık doksan yıl hüküm sürmüş bir siyasi devirdir. Siyasi ömrü fazla sürmeyen Emevilerin doğurduğu Şia asırlardır ihanet şebekesini işletmeye devam etmektedir. İslam tarihinin ürettiği bu tecrübe göstermiştir ki, sapıklık ve ihanet asla müesseseleştirilmemeli, müesseseleşmeden hesabı görülmelidir. Bu ümmet, tarihte Şia’nın müesseseleşmesini engelleyemediği için asırlarca ihanet şebekesinin nifak ve fitnesine maruz kalmıştır.

*
Şimdi Fethullah Gülen örgütünün ihaneti ile karşı karşıyayız. Her ağzını açtığında Ehl-i Sünneti müdafaa eden, Şia’yı zemmeden Fethullah Gülen, her nedense Şia’nın şeytandan ödünç alarak ümmetin kalbine sapladığı “takiyye” hançerini çok sevmiş görünüyor.

Çok açıktır ki Müslümana karşı takiyye yapmak, münafıklık alametidir. Takiyye her kime karşı yapılıyorsa, ona karşı ihanet planlanıyor demektir. Fethullah Gülen, kırk yıldır örgütünü Müslümanlara karşı takiyye yoluyla korumuştur. Korumuştur çünkü kime karşı takiyye yapıyorsanız, onu düşman görüyorsunuz demektir. Düşmana karşı kendini koruma çabasına girmek ise tabiidir. Burada tabii olmayan şey, Müslümanı düşman olarak görmek, yani Müslümana karşı takiyye yapmaktır.

İslam tarihinde Şia’dan sonra bu çapta müesseseleşmiş (örgütlenmiş) bir ihanet şebekesi görülmedi. Fethullah Gülen örgütü, müesseseleşme sürecinin ortasındayken, müesseseleşmesini tamamlamış olsa bile geleneğini oluşturmadan hesabı görülmesi gereken bir ihanet şebekesidir. Kırk yıllık geçmişine, kırk yıllık gelecek eklenirse, asırlarca sürecek yeni bir Şia’mız olacaktır.

Emevilerle inkıtaa uğrayan din-devlet birlikteliği, sonraki asırlarda muhtelif coğrafyalarda ve muhtelif devletlerde tekrar kurulmaya çalışılmış, ne var ki ciddi meseleler yaşanmıştır. Nihayet İslam medeniyetinin zirvesini temsil eden ve “medeniyet devleti” olarak, “din-devlet-medeniyet” terkibini (vahdetini) gerçekleştiren Osmanlıda, kemaline kavuşmuştur. Bu sebeple olsa gerek Osmanlıda ilmiye sınıfının ikna edemediği yani ikna için ilmin işe yaramadığı sapıklıklar, maddi müeyyide ile halledilmiştir. Şeyh Bedrettin’e işlediği suçun Şeriat’taki cezasını soran kadı (hakim), “ölüm cezasıdır” cevabını almıştır. İşlediği suçun cezasının Şeriat’ta ölüm cezasını gerektirdiğini bilen bir kişiye karşı ilim ne yapabilir? Demek ki maddi müeyyide (yani devlet), sapık temayüllerin hesabını görmek için gereklidir. Osmanlıdaki din-devlet-medeniyet terkibindeki yüksek kıvam, hiçbir sapıklığın müesseseleşmesine müsaade etmemiş, fırsat vermemiştir. Buna rağmen Osmanlı bile Şia ihanetinin hesabını görememiştir zira Şia daha önceden müesseseleşmiş bir ihanet şebekesidir.

Fethullah Gülen ve ihanet örgütü, hiçbir ilmi münazaraya gelmemekte, kafasını takiyye yorganının altına saklamakta, takiyye ile perdelediği hayat alanında insanları zehirlemektedir. Bu çapta bir ihanet ve istismar hareketinin hesabı ilimle görülemez hale gelmiştir. İlmi münazaraya gelmeyen, ülkedeki tüm cemaatlerin ve ilim adamlarının oluşturduğu müşterek platformun yayınladığı beyannameye rağmen kendilerini, hakikatin tek maliki ve temsilcisi gören bu güruh, maddi müeyyideden başka hiçbir dilden anlamaz.

*
Tayyip Erdoğan, tarihi mahiyette bir vazife ve mesuliyeti omuzlarında taşıyor. Erdoğan, “ikinci kurtuluş savaşıdır” ifadesini kullanmadan önce, 23.12.2013 tarihinde www.fikirteknesi.com sitesinde yayınladığımız, “Erdoğan ikinci kurtuluş savaşının lideridir” başlıklı yazımızda bahsini ettiğimiz mesuliyeti, yazımızın yayınlandığı tarihten sonra sürekli dillendirmekte ve tekrar etmektedir. İkinci kurtuluş savaşı bahsi, her ne kadar Türkiye’ye karşı küresel çapta bir kuşatma harekatını yarma teşebbüsü olarak anlaşılsa da, bununla beraber ve belki de bundan daha mühim şekilde, Fethullah Gülen ve örgütünün ihanetinin müesseseleşmesine fırsat vermemektir. İkinci kurtuluş savaşını, sadece Türkiye’nin etrafındaki kuşatmayı yarmak, emperyal güçlerden bağımsızlaşmak, ülkeyi tarihi mesuliyetine kavuşturmak şeklinde anlamak, Türkiye için lazım ve doğrudur ama bununla sınırlandırıldığı takdirde, dünya Müslümanlarını Fethullah Gülen örgütünün insafına ve ihanetine terketmek manasına gelir. Fethullah Gülen örgütünün kuruluş anavatanı (şimdi ABD oldu) Türkiye olduğu, Akparti hükümetleri döneminde de desteklenerek büyümesine sebep olunduğu için, dünya Müslümanlarını bu ihanet şebekesinin elinden kurtarmak öncelikle bizim (yani Tayyip Erdoğan’ın) mesuliyetindedir.

Türkiye içine düşürülmek istenen kuşatmayı bir şekilde yarar, bugün olmazsa daha sonra bu işi yapar. Fethullah Gülen ve örgütünün ihaneti müesseseleşir ve yerleşirse daha sonra bu hesabı göremez. Türkiye’de görse dünyada göremez. Bu sebeple, bir şekilde dünya Müslümanlarının başına bela ettiğimiz bu ihanet şebekesinin hesabının görülmesi, bizim (Türkiye Müslümanlarının ve Erdoğan’ın) mesuliyet listesinin başlarında bulunuyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir