İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI -Haki DEMİR- E-Kitap

Tarihi akış, birçok mecra içinde meydana gelir. Bu mecraların bir kısmı tabi mecralardır, bir kısmı suni mecralardır. Suni mecralar uzun sürmez. Kalıcı olan mecralar tabi mecralardır ve tarihi yazanlar bu mecralarda akanlardır. Suni mecralar tarihte birer parantez olarak kalırlar ve aslında kısa açıklamalar (veya tecrübeler) türünden katkı sağlarlar.

Tabi mecralar aynı zamanda tarihin ana hatlarını oluştururlar. Kaynakları imandır. Gerçekten insanı ferdi ve içtimai anlamda derinliğine ve genişliğine saran ve etkileyebilen iman kaynaklarının tüm insani savruluşları cezbeden ve kendine bendeden bir mahiyeti vardır.

İnsanlık tarihi, imanın etkileyici gücünün dinlerle ortaya çıktığını kaydetmiştir. Tarihin aktığı büyük ve tabi mecraları dinlerin oluşturduğu ve bu anlamda insanlık tarihinin dinler tarihi olduğu, dinlerin dışındaki mecraların tarihte ancak bir parantez kadar yer alabildiği zor anlaşılabilecek bir konu değildir.

Mecradan akan suyun miktarının ne kadar olduğu çok önemli değildir. Eğer mecra derin ve geniş bir şekilde oluşmuşsa kurulması gereken baraj o nispette büyük olmak zorundadır.

Sosyalist cephenin çökmesi ile tarih bir parantezi kapatmış ve suni kanallarda akmayacağını ve tabi mecralarından başka bir yatak kabul etmeyeceğini göstermiştir.

Bu günkü dünya, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam arasındaki mücadelenin derinlerdeki hesaplaşması olarak kendini göstermektedir. Mücadelenin taraflarının farklı biçimlenmelere ve düşünce formlarına sahip gibi görünmesi, bu formları tetikleyen temel saikin mahiyetinin farklı olduğunu göstermez. ABD’yi harekete geçiren temel dinamik Yahudi ve Hıristiyan imanıdır ve bu imanın ürettiği güçlerin kendilerini din dışında oluşturulan formülasyonlarla ifade ediyor olmaları konunun derinlerdeki gerçekliğini değiştirmez.

Uzak Asya’nın dünyadaki mücadeleye ilk defa bu kadar ciddi biçimde katıldığı görülüyor. Çin’in tarih boyunca siyasi birliğini sağlayamamış olması ve bunu ilk defa Mao ile sağladığı ve komünizmin bir anlamda revize edilerek (tabi ki revizyon değil ama hala hem komünist ve hem de kapitalist olmakta ısrar etmeleri ilginç) dünya güç dengelerine katılması, keza Hindistan’ın da siyasi birliğini ilk defa sağlayabilmiş olması dünyadaki dördüncü alanı açmış fakat mahiyetinin ne olacağı hala ortaya çıkmamıştır.

Batının oluşturduğu seküler anlayışın kendini koruma imkânının olmadığı bir dünyada yaşadığımız anlaşılmalıdır. Batı seküler kaynaklarla kendini koruma imkânının olduğunu en azından ABD’de anlamış görünüyor. AB’nin seküler hayat alanına daha fazla dayandığı ve bu sebeple dünyadaki büyük mücadeleye müdahil olamadığı görülmektedir. Seküler kavrayışın kaynakları insanın bir ideal uğruna ölmesini mümkün kılamamakta ve mücadele gücü oluşturamamaktadır.

İslam coğrafyasının işgal altında olduğu bu günkü konjonktürde, Yahudi Hıristiyan ittifakının batı biçimlenmesiyle dünyanın üzerine yürüdüğü görülmektedir. İslam coğrafyası içinde bulunduğu konum gereği batının başlattığı üçüncü dünya savaşına karşı direnmek durumunda ve zorundadır.

İslam coğrafyası dışında batıya karşı bir direnişin kendini göstermediği bu gün, tarihin gerçekten tabii mecralarına avdet ettiği görülmektedir. Yahudi, Hıristiyan ve İslam merkezlerinin ürettiği bu mecralar tarihin yeniden yazılacağı çağın başlangıcı gibi görünmektedir.

 

*

 

Yirminci asrın başlarında kendini gösteren birinci kurtuluş savaşları süreci, asrın sonuna kadar sürmüştür. Emperyalizmin kaba hatlarıyla kendini gösterdiği 19. asrın tamamı ve 20. asrın ilk yarısı, bağımsızlık düşüncesinin yeşermesi ve gelişmesi için kâfi gelmişti. Ancak emperyalizmin, birinci kurtuluş savaşları sürecinin de başlamasıyla kendini yenilediği ve askeri emperyalizmin sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik istikamette kendini dönüştürdüğü tarihi gerçekliktir. Özellikle sömürge ülkelerindeki işgal dönemlerinde, o ülkeler üzerindeki kültürel etkileri ve biçimlendirmeleri ile sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda yeni tür emperyalizmi kabule hazır hale getirdikleri vakadır.

Birinci kurtuluş savaşları, salt bağımsızlık kavgası haline gelmiş ve hassasiyetler coğrafi sınır ve siyasi iktidar konularında derinleşmiş ve keskinleşmiş, ama hiçbir zaman (20. asır boyunca) zihni gelişmeyi kavrayamamış ve kavramlaştıramamıştır. Bu durum birinci kurtuluş savaşlarını askeri nitelikli bir mücadele olmaktan çıkaramamış ve konu fikir zeminine taşınamamıştır.

Batının dünya siyasetindeki en büyük başarısı, emperyalizme karşı verilmiş birinci kurtuluş savaşlarının hedefinin, askeri anlamda olmasa dahi kültürel ve siyasi alanında kendine yönelmesini önlemiş olmasıdır. Devasa siyasi manevra olarak tarihe geçen başarı batıya 20. asrı kazandırmıştır. Birinci kurtuluş savaşlarının askeri hedefi gibi kültürel ve siyasi hedefi de batı olabilseydi eğer batı 20. asrı kaybedecek ve dünya hâkimiyeti veya dünyadaki etkisi en geç 20. asrın ortalarında bitecekti.

 

*

 

İkinci kurtuluş savaşları çağı başlıyor mu? Dünya gerçekten ikinci kurtuluş savaşları çağına girecek mi? Yirminci asrın ilk üç çeyreğinde geri kalmış ülkelerin ana gündemlerini oluşturan “kurtuluş savaşları”, hızlı ilerleyen ve karşı konulamaz hissi veren globalizasyon sürecine karşı direnme düşüncesini tekrar üretecek mi, direnmeyi düşünenler halkta geniş bir taban oluşturabilecek mi, halk kitleleri direnişe katılırsa bu, direniş için yetecek mi?

 

Not: Bu eserin birinci baskısı, Nisan 2005 de yapılmıştır.

kitabı indir

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir