İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI(*)

On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde dünyanın yüzde doksanı sömürge durumundaydı. Batı yeryüzünü işgal etmişti. Tüm medeniyetler imha edilmiş, tüm kültürler zapt altına alınmış, tüm inanışlar arkeolojinin konusu haline getirilmişti. Mukavemet eden tek medeniyet Osmanlı, mukavemet eden tek coğrafya Ortadoğu’ydu. Yirminci asrın başlarındaki birinci harp ile o da tasfiye edildi. Böylece dünyanın işgali tamamlandı.
On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde, batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki zaman farkı en az bir asırdı. Bu durum, müstemleke ülkelerindeki yerli halkın kendi kendini köle olarak görmesine kafi geliyordu. Batının (özellikle İngiltere’nin) çok mahirane siyasetlerinden ziyade, batı ile dünya arasındaki zaman farkından kaynaklanan mahalli halklar üzerindeki psikolojik ağırlık, batının emperyalist uygulamalarına imkan hazırlıyordu.
Sömürge (müstemleke) ülkelerinde hürriyet düşüncesinin yeşermesi mümkün değildi. Zira hürriyet düşüncesinin kaynağı, müstakil bir dünya görüşüdür. Batı dışındaki dünyanın, batı karşısında ileri sürebileceği bir dünya görüşü yoktu. Sahip oldukları kültür ise, arkaik hale gelmişti ve batı o kültür ve inançları arkeolojik araştırmalarına konu edinmişti.
Fakat bir coğrafya bu durumdan müstesnaydı. Osmanlı coğrafyası…
*
Birinci cihan harbinin akabinde kurtuluş savaşlarını başlatabilme düşüncesi, İslam’ın hürriyet ve medeniyet mümessili olan bu topraklarda zaten vardı. Bu sebeple işgalin hemen akabinde son mümessil Sultan Vahdettin Han, Anadolu Kurtuluş Savaşını, işgal altındaki başkentte, gizlice planladı ve tatbikatını başlattı.
Ne var ki…
Birinci harpte Osmanlının yenilmiş olmasından kaynaklanan psikolojik girdap, bizi, batıyı doğru değerlendirme imkanından mahrum etti. Cephede yenilmekten daha kötü olan, psikolojik mağlubiyetti. Psikolojik çöküşümüz, batının birinci cihan harbinde kaynaklarını tükettiğini görmemize mani oldu. Oysa batı da fena halde zayıflamıştı. Tüm İslam coğrafyasını saracak olan direniş hareketi karşısında batının topraklarına çekilmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Fakat fizik ve psikolojik mağlubiyet, galip devletlere karşı mahalli direnişlerin başlaması için gerekli zihni altyapının oluşturulmasına mani oldu. Kurtuluş savaşı, “Misak-ı Milli” sınırları ile mahdut kaldı.
Aslında kalmadı…
Maraş kurtuluş savaşını, daha Ankara hükümeti kurulmadan önce mahalli inisiyatifle gerçekleştiren “çete örgütleri”, buradan Antep’e, Urfa’ya daha sonra da Halep’e kadar yardıma gitti. Şimdiki Suriye sınırlarında kalan coğrafyadaki mahalli mukavemet merkezleriyle işbirliği halinde Suriye direnişi başlamıştı. Ta ki, Ankara hükümeti kurulup, kurtuluş savaşını “Misak-ı Milli Sınırları” içinde zapt altına alana kadar.
Evet… Ankara hükümeti, Anadolu’da kurtuluş savaşını, Sultan Vahdettin Han’ın planlamasıyla yürütmüştü ama “Misak-ı Milli Sınırları” ile de mahdut tutmuştu. Mahalli savaşçıların sınırların dışına taşmasına mani olmuş ve İslam coğrafyasını tutuşturacak “büyük ateşin” yakılmasını engellemişti. Anadolu kurtuluş savaşının sömürge ülkelerindeki halklar için umut ışığı olduğu doğru. Fakat otuz ile elli yıl sonra…
Anadolu kurtuluş savaşının “Misak-ı Milli Sınırlarında” zaptedilmesi düşüncesi, sadece batı emperyalizmi ile Ankara hükümetinde vardı. Çünkü Ankara’da yeni kurulan rejim, tamamen batılı bir rejimdi. Yani Osmanlı kurtulamamış, batı kendini İslam coğrafyasında yakılacak büyük ateşten, Ankara hükümeti marifetiyle kurtarmıştı. Bu sebeple, Anadolu’da kurulan, Laik siyasi rejim, batının dış operasyonlar tarihindeki en büyük hamlesi ve manevrasıydı.
*
Anadolu Kurtuluş savaşı ile başlaması gereken birinci kurtuluş savaşları, Ankara tarafından içerden zapt altına alındığı için, en az otuz ila elli yıl gecikti. İslam coğrafyası ancak ikinci büyük harpten sonra birinci kurtuluş savaşları sürecine girebildi.
Ne var ki, Anadolu Kurtuluş savaşında batının gerçekleştirdiği tarihi manevra (kendi istediği gibi bir rejim inşası) her İslam ülkesinin kurtuluş savaşında kendini gösterdi. Bir gün öncesine kadar istiklal savaşı yaptıkları ülkelerle bir gün sonra (bağımsızlıktan sonra) dost oldular ve onların uydu devletleri haline geldiler. Milyonla ifade edilen sayıda şehit veren Cezayir Kurtuluş Savaşı, bağımsızlıktan sonra Fransa’nın kültürel emperyalizmine konu haline gelen bir rejim sahibi oldu. Anadolu’da başarılı olan plan, tüm İslam ülkelerinde tek tek tatbik edildi. Yüz binlerle şehit verilen savaşların sonunda halklar, müstemleke idarelerinden daha kötü rejimlere kavuştular. Batının bu tarihi manevrası, kendine yirminci yüzyılı kazandırdı.
Düşman işgalinden kurtulmanın psikolojik etkisi büyüktü. Bu sebeple batının yeni işgalinin anlaşılması biraz zaman aldı. Batı, daha önce bizzat ve kendi insan kaynaklarından tayin ettiği valileri, şimdi mahalli halktan fakat yine batılı kontenjandan tayin ediyordu. Fakat halk, kendini idare eden insanların kendi içinden çıktığını gördüğü için, işgale karşı gösterdiği tavrı gösteremedi. Batı yeni bir işgal çeşidi bulmuştu ve bu işgal (sömürü) daha ucuzdu.
Hakikaten dünyada ve İslam ülkelerinde kendi felsefi ve siyasi rejimlerini kurmak, oraları ordularla işgal etmekten daha ucuz, daha karlı ve daha kalıcıydı. Çünkü emperyalizmin askeri işgal devri bitmişti. Halklar artık doğrudan sömürge yönetimlerine müsaade etmeyecek kadar zihni gelişmişliğe sahipti.
*
Birinci kurtuluş savaşlarını başlatan temel saik, yabancı ordu işgalinin bulunmasıydı. Yabancı işgali zaten bir savaş halidir. Bir ülke işgal edildiğinde halkın işgal güçlerine karşı savunma hakkı (bu hakkı bir müddet kullanmasa bile) vardır ve varlığını devam ettirir. Birinci kurtuluş savaşlarında yabancı işgalinden kurtulan ülkeler, yerli ama batılı rejimlerin işgaline uğradığında ne yapacağını şaşırdı. Kendi askerine ve kendinden olan (kendi milletinden-kavminden) olan idarelere karşı ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemedi. İşgal ordularından daha ağır zulüm ve baskı uygulayan milli(!) ordulara karşı isyan etmek için meşruiyet formu bulamadı, oluşturamadı.
Halkta meşruiyet fikri değil, “meşruiyet zannı” olur. Halk umumiyetle meşruiyet zannını, nizamdan üretir. Hayatın altyapısı olan nizam, hayatı yaşanabilir kılar. “Yaşanmaya değer hayat” başka bir şeydir, “yaşanabilir hayat” başka bir şey… Halk umumiyetle, yaşanabilir hayatın olup olmadığına bakar. “Yaşanmaya değer hayat” talebi, gelişmiş zihinlerin işidir. Yaşanabilir hayat mevcut olduğu müddetçe, onu temin eden otoritenin meşru olduğu zannı, halkta galiptir.
Aslında meşruiyet, rejimin muhtevası ile ilgili bir bahistir. Halkın değerleriyle rejimin muhtevası uyum içindeyse o rejim, halk için meşrudur. (İdeal meşruiyet anlayışı bahsi başka). Halka zulmetmek bakımından yerli asker ile yabancı asker arasında bir fark yoktur. Aynı zulmü işgal ordusu yaptığında isyan eden ve savaşan halk, kendi ordusuna karşı isyan etmemekte ve savaşı başlatamamaktadır.
Halkın isyan etmemesi, mücadelenin münevverler tarafından yürütülmesini tek ihtimal haline getirdi. İslam coğrafyasının her parçasında bir taraftan yer altı direniş örgütleri, diğer taraftan siyasi ve içtimai örgütler kuruldu. Ciddi mücadeleler verildi. Yüz binlik katliamlara uğramak pahasına yürütüldü mücadeleler. Cezayir’deki son kıyamda, yüz binin üzerinde insan katledildi. Suriye’deki kıyamda, bir şehir (Hama) yerle bir edildi ve on binlerce insan katledildi. Birçok İslam ülkesinde daha küçük olsa da katliamlar yapıldı. Fakat her şeye rağmen “ikinci kurtuluş savaşları çağı” başlamıştı. Süreç başladı ama bir türlü milyonluk insan kütleleri halinde sokaklara kadar inemedi.
*
Ne oldu da milyonluk insan kütlelerini sokağa savuran isyan dalgası şimdi başladı? Yedi başlık halindeki umumi tespitlerimizi kısaca ifade edelim.
1-Büyük katliamlar ve baskılar neticesinde insanlar yıldırılmış, umutları tükenmiş, rejimlerin yıkılmayacağına dair kesin inançlar oluşmuştu.
Dünyanın küçülmesi ve devletlerin birbirinden bağımsız hareket edemez hale gelmesi ile büyük katliamlar tarihte kaldı. Muhabere vasıtalarının gelişmesi, tüm dünyanın gözü önünde büyük katliamların yapılmasını imkansızlaştırdı. Rejimin halk üzerinde güç kullanma inisiyatifi azaldı ve halk daha fazla güvenliğe kavuştu.
Tunus’taki diktatörün bir haftada devrildiği görülünce, halk bir anda gücünü keşfetti. Tüm zihni evreni yeniden şekilleniverdi. “Gerçeklik kavrayışı” bir anda değişti. Siyasi rejimlerin bir haftalık gücü olduğu görüldü ve insanlar sokakları işgal etmeye başladılar.
2-Rejimlerin istihbarat servisleri halka göz açtırmıyor ve iki kişinin bir araya gelmesine fırsat vermiyorlardı.
İstihbarat servislerinin gücü ve merhametsizliği, örgütlenmeyi imkansız kılıyordu. Örgütlenememek, rejimin üzerine yürümeye mani oluyordu. İnsanlar hayatın içinde ferd olarak kaldığında yapabileceği tek şey itaattir. İsyan, örgütlenebilmenin neticesidir.
İstihbarat servisleri örgütlenmeye fırsat vermedi ama internet ve cep telefonu, yeni bir örgütlenme altyapısı geliştirdi. Bir saat içinde milyonların örgütlenebilmesinin muhabere altyapısı oluştu. Hangi istihbarat servisi, birkaç saatte yüz binlerin örgütlenmesi karşısında çaresiz kalmayacak kadar güçlüdür ki?
3-Muhabere vasıtaları gelişmemiş olduğundan insanlar arası münasebetler bire bir gerçekleşmek durumundaydı ve istihbarat servislerinin takibinden dolayı halk zorlanıyordu.
Muhabere vasıtalarının gelişmesi, yaygınlaşması ve ucuzlaması, birbirini görmeyen insanların tanışmasını ve platformlar oluşturmasını mümkün kıldı. Sürekli “sanal gerçeklik” diye alay ettiğimiz dev network, meydan yerinde kanlı-canlı yüz binlik patlamaların altyapısını oluşturdu.
4-İsrail başta olmak üzere, her İslam ülkesinin bir öcüsü vardı. Dış tehdit üzerinden insanların rejime karşı isyanlarının büyük dalgalar haline gelmesi önleniyordu.
İnsanlar artık dış tehdit ile iç tehdit arasında mukayese yapmaya başladı. Halk için iç tehdit siyasi rejimin ta kendisiydi. Dış tehditten dolayı iç tehdidi birinci sıraya almadı uzun süre. Fakat anladı ki, iç tehdit ortadan kalkarsa, dış tehdit ortadan kalkar veya bertaraf edilir.
Halk, kendini iç tehdit olarak gören siyasi rejimin, kendisi için iç tehdit olduğunun farkına vardığı gün, rejimlerin suyu ısınmaya başlamıştı. Siyasi rejimlerin halktaki bu gelişmelerin farkına varması daha fazla zaman aldı. İstihbarat servisleri, muhalif avındaydı. Oysa halkın zihni evreni gelişiyordu. İstihbarat servisleri ise bu işten anlamazdı. Bu işi başka mütehassıslar yapıyordu. İstihbarat servisleri bu noktayı fark ettiklerinde, meydanlarda yüz binlik halk kütleleri gösteriler yapya başlamıştı.
5-Fakirlik ve mağdurluk, yirminci asır boyunca bu ülkelerin tabii haliydi. Öteden beri gelen fakirliği, mevcut rejim hesabına yazma anlayışı yoktu.
İslam coğrafyası son birkaç asırdır fakir. Bu sebeple fakirlikten mevcut siyasi rejimler mesul tutulmadı. Lakin bazı ülkelerdeki hızlı kalkınmalar ve refah seviyesindeki artışlar, fakirliğin aslında bir siyasi rejim meselesi olduğunu gösterdi.
Uzun zamandır fakirlik olabilirdi ama fakir kalınması gerekmiyordu. Siyasi rejimin doğru yönetim oluşturamaması, gelişme ve kalkınmaya mani oluyordu. Muhabere vasıtalarındaki artış, bilgiye derhal ve ucuz yolla ulaşma imkanı, insanların dünyayı takip etmesine imkan tanıdı. İnsanlar baktılar ki, bir ülkenin kalkınması için gerekli süre, on yıl gibi kısa bir zaman aralığı. On yıl gibi kısa sürede gelirini üçe beşe katlayan ülkeleri gördüklerinde, fakirliğin tek sorumlusunun siyasi rejim olduğunu anladılar. İşte bu zihni sıçrayış, rejimler için en tehlikelisiydi. Zira fakirlik ve açlığın tetiklediği enerji patlamasını başka bir faktör gerçekleştiremiyordu. Fakir ve aç insandan daha tehlikeli insan olmadığı artık biliniyor. Çünkü onların kaybedecekleri hiçbir şeyleri yok. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanı nasıl tehdit edebilir, nasıl korkutabilirsiniz?
6-Batı, göz kamaştırıcı bir hayata ve üstünlüğe sahipti. Bu sebeple batılılaşmış olan rejimlere karşı isyan etmek, çok “anlamsız” görünüyordu.
Rejimler, batılılaşmaktan bahsediyorlar ve bu yolla meşruiyet üretiyorlardı. Zira batı en gelişmiş coğrafyaydı ve “yüksek standardı” temsil ediyordu. İnsanlar fırsat bulduklarında kafileler halinde batıya gitmeye çalışıyorlar ve bunun için tehlikeli yolculukları göze alıyorlardı.
Halk batının felsefi krizini tabi ki anlamıyordu. Fakat ahlaki çöküşünü ve arkasından iktisadi krizini gördü. Artık batılı olmanın ve batıya gitmenin bir manası yoktu. Dolayısıyla batılılaşmış siyasi rejimlerin de meşruiyeti kalmadı. Siyasi rejimin ömrü, meşruiyet kaynağını koruduğu süre ile sınırlıdır. Aslında gayrimeşru olan siyasi rejimler, artık halk nezdinde meşruiyetini kaybetti. Halkın ayaklanması için kendi “anlayış seviyesinde” siyasi rejimin meşruiyetini kaybetmesi gerekiyordu.
7-Batı, askeri alanda o kadar güçlüydü ki, ona karşı savaşmak, neredeyse Donkişotluk olarak kabul ediliyordu.
Batı son yıllardaki savaşları kaybetmeye başladı. İslam coğrafyasındaki her savaş, batının aleyhine netice vermeye başladı. Batının Ortadoğu’daki mümessili olan ve yenilmez orduya sahip olduğu zannedilen İsrail, Hamas ve Hizbullah karşısında askeri mağlubiyete uğradı. Halklar, artık dev orduların devlet dışı örgütlenmelerle bile durdurulabildiğini gördüler. Bunlar büyük ve nihai zaferler değildi ama insanların psikolojik dünyalarındaki “korku bariyerlerini” imha etti. Bu durum bile başlı başına bir dönüm noktasıydı.
*
Netice ne olur?
Büyük isyan dalgası başladı. İkinci kurtuluş savaşları çağı, ikinci safhasına girerek tüm hızıyla devam ediyor. Bu dalganın önünde durmak kabil değil. Oluşturulacak dalga kıranlar, süreci biraz geciktirebilir ama barajların arkasında daha fazla birikim meydana geleceği için daha büyük patlamalar halinde nükseder.
İsyan dalgasının neticesinde oluşacak Ortadoğu’nun ne olacağını tüm dünya merak ediyor. Sürecin sonunda coğrafya kendi “tabii mecrasına” dökülecektir. Yani İslam’a yönelecektir.
Büyük isyan ateşini yakanların içinde İslami muhalefetin beklendiği kadar büyük ağırlığının olmadığı görülüyor. Hatta isyanda İslami muhalefetin inisiyatif de kullanamadığı anlaşılıyor. Bu duruma bakarak, İslam coğrafyasında yıkılacak rejimlerin yerine İslam devletlerinin kurulmayacağı kanaatine savrulanlar fena halde yanılıyorlar.
Çünkü…
Son üç-dört asırdır dünyanın fikri üretimini gerçekleştiren batı, iktisadi krizden önce, felsefi krize girdi. Batının felsefi üretimi bir asırdır sıfır. Son filozof Bergson’dan sonra batı, yeni hiçbir değer üretemedi. Yirminci asırda dünyanın kültürel işgalinde kullandığı değerlerin tamamı, birkaç asır önce üretilmişti. Artık batının dünyaya ihraç edeceği “insani değer” listesi boş.
Felsefi krizden çıkmak için ciddi çabalar içinde olduğuna dair hiç bir işaret yok. Bu sebeple batı, felsefi altyapı bakımından çöktü. Felsefi çöküş, hayatın her alanında çöküşü meydana getirdi. Fakat felsefi kriz ve çöküşün hayata yansıması biraz (bir asır gibi) zaman aldı. Siyasi kriz, iktisadi kriz, içtimai kriz ve en önemlisi manevi kriz, dalga dalga batıyı vurmaya başladı.
Batı, yaklaşık son beş asırdır ilk defa felsefe ve kültür olarak bu kadar zayıfladı. Dünya artık batılı değerlerin peşinde gitmiyor, gitmeyecek.
Dünya gitmeyecek de, İslam coğrafyası mı gidecek? Üstelik dünyada tek müstakil dünya görüşü kaynağına sahip olan İslam, kendi mensuplarını, bu şartlarda başka kültürlere teslim eder mi? Batının karşısında söyleyecek sözü olmayan başka iklimler ve coğrafyalarda bile batıya karşı müthiş bir mukavemet gelişirken, dünyanın en ahmak insan topluluğu Müslümanlar mı ki, tekrar, kokuşmuş batılı değerler üzerine sistemler inşa etsinler…
İkinci kurtuluş savaşları, özelde ülkelerin siyasi rejimlerine karşı veriliyor ama genelde BATIYA KARŞI VERİLİYOR. Batıya karşı yürütülen kurtuluş savaşlarından bu defa batı çıkamaz.
İslam coğrafyası, ne olursa olsun İslam’ı tekrar keşfedecek ve medeniyetini inşa edecektir. Bu yol, mecburi yoldur. Tercihlere kalmış bir durum değil. Çalkalana çalkalana İslam’ın büyük mecrasına dökülecektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com
(*)-2005 Yılında yayınlanan kitabımızın ismi

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir