İKTİSADİ KRİZİN SEBEPLERİ -I-

FELSEFİ KRİZ YA DA DİYALEKTİK İŞLEYİŞİN SONU

Batıyı inşa eden tefekkür kanalı felsefedir. Felsefi gelenek ise diyalektik işleyişi esas alır. Diyalektik işleyiş dışında felsefi gelenek oluşturmak kabilse de bu yapılmamıştır. Felsefedeki diyalektik işleyiş geleneği, batının tarihi seyrini tayin etmiştir. Bu konuda birçok tartışma yapılabileceği vakadır ve yapılacak olursa bu tartışmaların mahiyeti felsefi olacaktır. Bilindiği üzere felsefi tartışmalar uzun sürer. Özellikle de farklı bir felsefi gelenek oluşturmaktan bahsedildiğinde ne kadar uzun sürebileceği anlaşılabilir. Fakat biz konunun o boyutlarında gezinmeyeceğiz.

Diyalektik işleyiş zinciri, kapitalizm (tez) ve komünizm (anti-tez) halkalarıyla son bulmuştur. Son bulmuştur zira devam edebilmesi için tez ve anti-tezden bir sentez üretebilmek gerekir. Tez ve anti-tezden senteze ulaşabilmenin ilk şartı ise her ikisinin de birbirini dengeleyecek kadar hayat tarafından doğrulanması ve zamana dayanabilmesidir. Sentez, felsefi bir lüks olarak gerçekleştirilemez ve eğer böyle bir çaba filozoflarca ortaya konursa, hayat tarafından reddedilir ve gerçeklik kazanamaz. Batının temel anlayışı ve tarihi seyri itibariyle başına gelebilecek en büyük bela yirminci asırda geldi. Sözkonusu bela, diyalektik işleyiş neticesinde ortaya çıkan son anti-tezin, tezden önce çökmesidir. Anti-tez, tezi dengeleyecek kadar güçlenmez ve zamana dayanamazsa, diyalektik işleyişin devam etmesi imkânsızdır.

Diyalektik işleyişin tıkanmasının önemli bir sebebi, kapitalizme üretilen antitezdeki zafiyettir. Fakat daha derinlerdeki esas sebebi ise felsefenin tıkanmasıdır. Batı, öncelikle düşünce kaynaklarını kaybetti. Bunun sebeplerinden biri de, komünizmin batının eseri olmasına rağmen, tatbik sahasını doğuda bulmasından dolayı batının tefekkür faaliyetini kendi coğrafyasındaki kapitalizme yoğunlaştırmasıdır. Batı tefekkür faaliyetlerini tez kadar anti-tezde de yoğunlaştırmış olsaydı komünizm belki de küvezde de olsa dayanabilir ve sentez şartları oluşabilirdi. Komünizmin doğuda tatbik sahası bulmuş olması, doğunun komünizm için kâfi derecede fikir üretmeye talip olmamasını gerektirmedi. Zira komünizm zaten batı menşelidir ve doğudaki tatbikatı da diktatoryal olmuştur. Diktatörlüğün ise tefekkür faaliyetini teşvik etmesi beklenmez aksine tefekkür faaliyetinin katilidir.

Diyalektik işleyişin tıkanması komünizmin çökmesi şeklinde zuhur ettiğinden, batının zafer çığlıkları ile karşılandı. Oysa batı, zafer çığlıkları atmak yerine içine düştüğü tefekkür zafiyeti için matem tutmalıydı. Anti-tezin çökmesi karşısında zafer çığlıkları atan batı, matem tutmak yerine “tarihin sonu”nun geldiğine dair “son teorisini” üretmekle meşguldü. Anti-tezin çökmesi, tarihini, diyalektik işleyişe teslim eden batı için tabi olarak tarihin sonuydu. Fakat bu son “tarihin sonu” değil, “batı tarihinin sonuydu”. Batıda felsefenin tıkanmış olması, batı tarihinin sonunun geldiğini anlamasına mani oldu ve kendi tarihini dünya tarihi zanneden batı, dünya tarihinin sonunun geldiğini kabul etmekte zorlanmadı.

*

Diyalektik işleyişin mutlaka “doğru”ya veya “mutlak doğruya” götüreceği kavrayışı temel bir yanlıştır. Felsefi gelenekteki tefekkür faaliyetinin temel hususiyetlerinden birinin “şüpheci” olması, diyalektik işleyişin mutlaka “doğru”ya götürmesinin veya işleyişin nihayetinde “mutlak doğru”nun keşfedileceğinin beklenmesine manidir. Fakat diyalektik işleyişin bir nihayetinin olacağı ve o sonun ise en azından “doğru”yu keşfedeceği düşüncesinden kurtulmak kabil değildir. Bu nokta devasa bir paradoksu üretir. Bir işleyişin namütenahi devam edeceği düşüncesi, bir “tanımsızlık” üretir ki, bu durum işleyişe yükleyebileceğiniz “anlamı” berhava eder. Diğer taraftan diyalektik işleyişin bir müddet sonra (özellikle de ulaşılabilir yakınlıkta) neticeleneceği düşüncesi, “mutlak doğru”ya ulaşma yolunun bu olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Oysa bu durum felsefenin tabiatıyla (şüpheci tabiatıyla) çelişir.

Tüm bu felsefi mülahazalar, anti-tezin çökmesi gibi devasa bir kırılma neticesinde göze görünmez oldu. Tarihin sonunun (aslında diyalektik işleyişin sonunun) geldiği düşüncesi, genellikle felsefeciler tarafından (filozoflar değil, felsefeciler) değil de siyasetçiler ve iktisatçılar tarafından yaygara ile benimsenince felsefi altyapı tamamen ortadan kayboldu ve siyasi-iktisadi-askeri rekabetin bir tarafı (tez tarafı) sarhoşluk içinde zaferini ilan etti. Kapitalist tezin doğru olup olmadığı tartışılmadı. Anti-tezin çökmesinin pratikte bu tartışmaya mani olduğu açıktır fakat felsefe yine de bunu tartışabilirdi. Çürük bir anti-tez yerine yeni anti-tezler üretme çabasına girebilirdi. Ve aslında pratik, teoriyi (felsefeyi) yenemezdi. Fakat felsefedeki zafiyet (hatta tıkanıklık) mukabilinde pratikteki devasa gelişmeler bir araya geldiğinde zaten komada olan felsefe pratik tarafından yenildi. Bu günkü iktisadi krizin göze çarpmayan fakat önemli neticelerinden birisi can çekişmekte olan felsefenin cenazesini kaldırmış olmasıdır.

Diyalektik işleyişin ve tabi ki tarihin sonunun geldiğini düşünen ve bunu zafer kazandığı kanaatiyle tezyin eden batı, kapitalizmin “mutlak doğru” olduğuna inanmasa da “kesinlikle doğru” olduğuna inanma noktasına gelmiştir. Kapitalizmin “kesinlikle doğru” olduğuna inanmaya başladığında ise, tefekkür faaliyeti bu noktada donmaya başlamıştır. Felsefedeki zafiyet ise tefekkür faaliyetinin donmasına mani olamamış ve mütemadiyen gerçekleştirdiği tahrik edici hamlesini bu defa üretememiştir. Bir sistem gerçekten doğru olsa bile, zeminindeki tefekkür kaynakları kuruduğu takdirde bir müddet sonra mutlaka hayat tarafından tekzip edilir. Zira hiçbir sistem, tek bir model ile varlığını devam ettiremez. Modelleri değiştirmek ve geliştirmek, sistemden çıkıldığı manasına gelmez. Batının bu gün geldiği nokta, hem “sistem düşüncesi”ni ve hem de “model düşüncesi”ni kaybettiğini göstermektedir.

“Sistem düşüncesi”nin kaybolması veya önemsenmez olması, şu tür yaklaşımları mecburiyet haline getirir. “Kapitalizm çökmez, krizler gelir geçer fakat kapitalizm devam eder, zira mevcut denge yıkıldığında yeni bir denge mutlaka kurulur”. Bu tür yaklaşımlar kapitalizmin sağlam ve tabi ki doğru bir sistem olduğunu göstermek için kullanılmaktadır. Aslında ise bu tür düşünce faaliyetleri, temelinde tefekkür zafiyetini gösterir ki, tefekkür kudretini ve kaynaklarını kaybedenlerin savrulduğu kolaycılıktan başka bir şey değildir.

*

İktisadi sistemlerin kapitalist-komünist parantezinde tartışılması ve bu parantezden çıkılamaması, tüm dünyanın tefekkür çarpılmasına sebep olmaktadır. Bu parantez kırılmadan ve düşünce bu prangadan kurtulmadan bu günkü dünyanın elinde bulunan teorik ve pratik imkanlar kurtuluşu temin edemez. Batıdaki ve batı tarafından etkilenmiş olan dünyanın geri kalan coğrafyalarındaki temel kabul olan felsefi gelenek tıkandığı için dünya bu gün iktisadi krizden daha derin bir düşünce krizi yaşamaktadır. Dikkat edilirse düşünce faaliyetlerinin sistem çapında gerçekleştirilmediği görülmektedir. Kapitalizmin çöktüğüne yönelik sığ beyanlar ve bunun tabi neticesi olarak Marks’ın haklı çıkmış olabileceği ihtimalleri üzerine yapılan ve ancak spekülasyon değerindeki zihni alıştırmalar ile kapitalizmin asla çökmeyeceğine ve onun (açıkça beyan edilmese de) mutlak doğru veya nihai sistem olduğuna dair içi boş böbürlenmelerden başka bir zihni faaliyet (aslında düşünce değil) bulunmamaktadır. Batı, bugün geldiği nokta itibariyle diyalektik işleyişi tekrar canlandıramayacaksa, hakikaten tarihinin sonuna gelmiştir. Felsefenin cenazesinin kaldırıldığı bir dönemde ise bunu zaten yapamayacaktır.

Dünyanın hala üçüncü sistemi konusunu düşünmeye başlamaması manidardır. Diyalektik işleyiş sona erdiğine göre üçüncü sistem, kapitalizm ile komünizmin sentezi olmayacaktır. Başka bir ifadeyle kapitalizm ve komünizmin felsefi kaynaklarından üçüncü sistem üretilemeyecektir. Çünkü ikisi de enkaz altındadır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir