İLKER BAŞBUĞ’UN ANLAMADIKLARI

İLKER BAŞBUĞ’UN ANLAMADIKLARI 

            İrtica ile mücadele eylem planı belgesinin aslının savcılığa ulaştırılması ve adli tıp incelemesinde imzanın Dursun ÇİÇEK’E ait çıkması üzerine tekrar başlayan tartışmalar bazı tespitleri yapmak için zemin oluşturdu.

Ülkedeki mücadele eksenlerinden birisi ve en önemlisi, sivil-asker fay hattıdır. Son yıllardaki gelişmeler bu eksendeki yıllarca süren denklem ve dengeyi temelden yıkmış ve yeni bir denge ve denklem oluşturmak istikametinde hızla yol almaya başlamıştır.

Ülkedeki kuvvet merkezlerinin ve kuvvet yığınağı yapılan alanlarının haritası, seksen yıllık cumhuriyet döneminde ilk defa farklılaşıyor ve dağılıyor. Cumhuriyet döneminde tek merkezlilik hali ve anlayışı yaygın ve yerleşikti. Tek merkez ise ordu idi. Başka kuvvet merkezlerinin (mesela hükümetin) sahip olabileceği güç, ordunun izin verdiği kadardı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa birbirinden bağımsız kuvvet merkezleri oluşmaya başladı. Bu durum, ülkenin kuvvet haritasını tamamen değiştirdi.

Sivil-asker eksenindeki kuvvet dağılımı, seksen yıldır asli (ordu)-tali (sivil) kuvvet hiyerarşisi üzerine kuruluydu. Bu gün artık en azından eşitler arası bir münasebet denklemini aşmış ve sivil kuvvetin hiyerarşik olarak üste çıktığı müşahede edilmeye başlanmıştır.

Sivil-asker kuvvet dengesindeki (ve denklemindeki) değişimin sebepleri nelerdir? Bu sorunun cevabı aynı zamanda İLKER BAŞBUĞ’UN neleri anlamadığını da gösterecektir. İlker BAŞBUĞ burada “genelkurmay başkanları” şeklinde okunmalıdır.

 *Korku kalkanının parçalandığı 

            Ordu ülkedeki en büyük korku kaynağıdır. Gücünün kahir ekseriyetini “korku kaynağı” olmasından alır. En büyük korku kaynağı olmasının sebepleri aslında herkesin bildiği konulardır. Darbe alışkanlığı ve her darbeden sonra akıl almaz işkenceler ve cinayetler işleyerek halkın psikolojik labirentlerinde kalıcı ve travmatik izler bırakmış olmasındandır. Halka korku salan davranış ve faaliyetleri sadece darbe dönemleriyle sınırlı değildir. Sivil yönetimlerin olduğu dönemlerde de Ergenekon türü örgütlenmeler vasıtasıyla veya doğrudan hükümet üzerindeki baskısıyla korku saldığı vakadır.

            Bir ordunun kendi halkına korku salması veya halkın kendi ordusundan korkması, o ülke için en büyük utanç kaynaklarından biridir. Fakat bu yazının konusu bu değil.

            Ordunun halk üzerindeki korkusunun en büyük amili, hükümetlerin ordudan korkmasıdır. Hükümetin korktuğu bir kuvvet merkezinden halkın korkması tabidir. Yıllarca hükümetlerin genelkurmay başkanı bir tarafa herhangi bir general karşısında bile hazırola geçmesi, halk üzerinde çok ağır korku tortuları oluşturmuştur. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir hükümetin ordu karşısında dik durması ve direnmesi, halkın psikolojik labirentlerindeki korku tortularını temizlemeye başlamıştır. Halkın “orduya karşı gelinebilir” düşüncesini normalleştirmeye başlaması fevkalade önemlidir ve bunu hükümet sağlamıştır.

            Halkın orduya karşı çocuk tedirginliği içindeki korkudan kaynaklanan itaatinin de bir ömrü olmalıydı. Halk ordudan korkmaktan bıktı. Ordudan sürekli korkarak yaşanamayacağını öğrendi. Sayısız tecrübe ile bunu besledi ve ordunun karşısına çıkmaya başladı. Hükümetin açtığı mecra halk tarafından genişletildi ve beslendi.

            Ordunun etrafını bir hale gibi saran korku kalkanı, parçalandı. Ordunun güçlü olmasından daha önemlisi, halkın ordudan korktuğu için ona hesap sormaktan çekinmesiydi. Halk, psikolojik evreninde ordudan hesap sormanın hayalini bile üretemediği için ordu rahatlıkla at koşturmaktaydı. Halkın, korkudan kaynaklanan “oto sansürü” kalktı ve ordu hesap vermek zorunda kaldı. Güçlüden hesap sormanın ise dayanılmaz bir lezzeti var ki, halk bu lezzeti tattı. Artık bu lezzetin dilinden eksik olmasına müsaade etmez.

 

            Ordu artık bilmeli ki, kendinden korkan, kaşlarını çattığında milyonluk kitlelerle hizaya giren bir halk yok. Ordu artık anlamalı ki, küçük rütbeli bir subayı ile çıkardığı bir dedikodudan dolayı hükümet endişeye kapılıp ve kendisi ile uzlaşmanın yolunu aramıyor. Ordu artık fark etmeli ki, ülkenin tek ve en güçlü kuvvet merkezi kendisi değil ve kendinin de canına okuyabilecek kuvvet merkezleri var.

 *Mutlak kudret sahibi kurum kalmadığı 

            Ülkede mutlak kudret sahibi kurumun kalmadığı bir döneme geldik. Mutlak kudret sahibi kurumlar, Atatürk ve İnönü döneminde Çankaya köşküydü. Onlardan sonra ise genelkurmay karargahı olmuştur. Seksen yıllık cumhuriyet döneminde Atatürk ve İnönü dönemini (1950 e kadar) çıktıktan sonra geri kalan dönem (1950-2003) genelkurmayın mutlak kudret sahibi kurum olduğunu gösteriyor. Fakat artık ülkede mutlak kudret sahibi kurum yok.

            Mutlak kudret sahibi kurum olmanın iki şartı var. Birincisi hukukun dışında (veya üstünde) olmak diğeri ise her şeyi tayin ve teftiş etmek.

            Genelkurmayın hukuka bağlı olmadığını uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ülkedeki darbeler ve siyasete müdahaleler bu konunun açık delilleridir ve konuyu açıklamaya kafidir.

            Her şeyi tayin ve teftiş etmek, üç alanda tayin edici mercii olmakla mümkündür. Siyaset, iktisat ve yargı… Genelkurmay bu üçünde de tayin edici merkez konumunda bulundu uzun süre.

            Genelkurmayın bu üç alana müdahalesi bir tarafa kendi karargahında olan bitenden haberi yok. İrtica ile mücadele belgesi hadisesinde bu durum açıkça görülmektedir. Bu belge konusunda iki ihtimal var. Birincisi, belge genelkurmayın bilgisi haricinde hazırlandı, ikincisi belge genelkurmayın bilgisi ve talimatı ile hazırlandır. Bilgisi haricinde hazırlandı ise genelkurmay karargahında neler olduğundan habersizdir ki çok vahim. Bilgisi ve talimatıyla hazırlandı ise karargahtaki bu tür çalışmaların dışarıya sızmasına mani olabilecek kadar karargaha hakim değiller ki, daha vahim.

            Her şeyi tayin ve teftiş etmek çabası, daha karargahta akamete uğramaktadır. Böyle durumda genelkurmayın (İlker BAŞBUĞ’UN) anlaması gereken konu, hakikaten (yani sözde değil özde) hukuka saygılı olmak ve kendi işine dönmektir.

            Ordu artık ülkeyi yönetmeyi unutmalı ve kendi kendini yönetebilmenin maharetine sahip olmalıdır.

 *TSK nın hukukun üstünde olmadığı 

            Genelkurmay güya devleti korumak için (aslında rejimi korumak için) kendini sürekli hukukun üstünde veya dışında görmüştür. Bunun için sürekli bir teyakkuz durumunu devam ettirmiş ve hazır darbe planları bulundurmuştur. Darbenin şartları oluşmadığında ise siyasete doğrudan veya dolaylı olarak müdahale etmeye çalışmıştır.

            Ergenekon davasında görülmektedir ki, başbakana suikast için subaylardan müteşekkil timler teşkil edilebilmiştir. Genelkurmayın böyle bir teşebbüste bulunacağını söylemek ne kadar ağır bir durumdur. Bunu söylemek doğru değilse, genelkurmay karargahında hazırlanan “irtica ile mücadele eylem” planında, ergenekondan tutuklanan subayların suçsuz olduklarına dair haberler yapılmasını nasıl açıklamak gerekir? Genelkurmayın hukuk ile ilişkisi her zaman sorunluydu bu ülkede ama hiç bu kadar açığa çıkmamıştı.

            Artık generallerin emeklilerine ve muvazzafların da albaylarına kadar uzanmış olan sivil yargı, orduyu hukukun içine çekecektir. Ordu kendi iradesiyle hukukun içine girmezse, ülkede muvazzaf generallerin de hapishanelerde çürüyeceği dönemin eşiğinde bulunuyoruz.

            Albay DURSUN ÇİÇEK’İN Yüksek Askeri Şurada korunarak görevden alınmaması, ordunun hukukun içine girme konusunda ne kadar nazlandığını (veya direndiğini) görüyoruz. Diğer taraftan Albayı terfi ettirmeyerek de belgenin aslının çıkması ihtimalinde muvazzaf generalin tutuklanması gibi bir olaya imkan tanımamak istiyor olmalı. Ya da bu kadar zekice davranışlar sergilemiyorlar da hadiseler böyle denk geliyor.

            Netice olarak genelkurmayın (ordunun) hukukun içine girmesi ve bir daha asla dışına çıkmaması için kendi içinden bir iradenin oluşmayacağı anlaşılmaktadır. Bu sebeple sivil yargının albay rütbesinden ileri gitmeme konusunda bu güne kadar görünen dikkat ve hassasiyeti bitmeli ve genelkurmay başkanına kadar uzanmalıdır. Genelkurmay başkanı ise yeni dönemi doğru anlamalı ve ortaya çıkabilecek vahim hataların önüne geçmek için kendisi bizzat bu işi halletmelidir.

 *Sivil güçlerin daha zeki insanları istihdam ettiği 

            Sivil kuvvet merkezlerinin zeki insanları istihdam ettiği gerçeği genelkurmay ve ordu tarafından anlaşılamıyor. Orduda (özellikle askeri okullarda) kendilerinin en zeki insanlar olduğuna dair saçma sapan bir anlayışın yerleşik olduğu malum. Sivillerin asla kendileri ile yarışamayacağı, daha iyi işler yapabileceği düşüncesi semtlerine bile uğramaz. Bu ucube düşüncenin oluşturduğu kibir ordunun, zamanın gerisinde kalmasına ve zeka seviyesinin halkın ortalamasının altına düşmesine sebep olmuştur.

            Sivil kuvvet merkezlerinin daha zeki ve daha donanımlı insanları istihdam ettiği gerçeği, hayatın her alanındaki gelişmelerde kendini göstermektedir. Ülkede Kemalistlerin ve ordunun dışında kalan her kesim daha geniş ufka sahip ve daha derin düşünebilme maharetine malik hale gelmiştir.

            Ordu, elindeki silahlı gücün, ülkedeki her gücün üstünde olduğu vehmine hala sahiptir. Oysa, asıl güç, silah değil akıl ve zekadır. Zeki ve akıllı insanların kafalarındaki güç, ordunun elindeki milyonluk savaş araç ve gereçlerinden daha fazla etkilidir. Zira zeka ve akıl, rakibin elindeki silahı kullanmasına imkan vermemektedir. Hatta rakibin elindeki silahı kendi kafasına dayayıp tetiği çekmesini (intihar etmesini) gerektirecek rezil durumlara düşürebilmektedir.

            Bu durumun en ilginç misali bahsi geçen belgede yaşanmıştır. Belgenin fotokopisi bulunup da kıyamet koptuğunda, karargah belgenin aslını fellik fellik aramış, bulduklarını imha etmiş ve başka orijinal belge kalmadığı kanaatine varan genelkurmay başkanının BASIN AÇIKLAMASINI beklemiştir. Genelkurmay başkanı basın açıklaması yaptıktan bir müddet sonra (geçtiğimiz günlerde) belgeyi savcılığa göndermiştir. Kurulan denklemi görüyor musunuz? Genelkurmay başkanının belge ile ilgili basın açıklaması yapmasını ve o açıklamada, belge için “kağıt parçası” demesini bekledikten sonra belge aslını savcılığa göndermiştir. Yani genelkurmay başkanını konuya angaje etmiş ve hadisenin altında kalmasını temin etmiştir. Şimdi genelkurmay başkanının emrindeki milyonluk ordu ve silahların ne gücü var? Genelkurmay başkanı milyonluk orduyla içine düştüğü durumdan kurtulabilir mi? İSTİFA ETMEKTEN BAŞKA YAPABİLECEĞİ AKILLICA NE KALDI? Yeterince zeki ve akıllı değilseniz ve yeterince zeki ve akıllı insanlarla çalışmıyorsanız yapacağınız en akıllıca davranış, bulunduğunuz makamı ve işi bırakmaktır.

 *Sivil güçlerin daha cesaretli insanlardan oluştuğu 

            Cumhuriyet kurulduğundan beri ülkenin cesaret deposunun ordu olduğuna dair yerleşik bir kanaat var. Doğrusu seksen yıldır orduya kafa tutan olmadığına göre bunun yanlış olduğunu söylemek delilden yoksun bir iddia olur. Fakat aslında ordu cesaret deposu değildi de, siviller korkaktı. Bunun böyle olduğu son yıllarda ortaya çıktı.

            Hakikaten ordunun “öz cesaret” deposu değil, güç deposu olduğunu kimse fark etmedi. Sahip olunan güce dayanarak hamle yapmak başka şey, cesaretli olmak başka şeydir. Ordu uzun yıllar gücüne dayanarak cesaret gösterisi yaptı. Sivil güç merkezleri ise hem cesaretli değildi ve hem de kuvvete sahip değildi.

            Sivil güç merkezlerindeki cesaret birikimi ordunun aksine “öz cesaret” özelliği taşıyor. Çünkü sivil güç merkezleri ne kadar kuvvete sahip olurlarsa olsunlar, ordu kadar kuvvet biriktirmeleri imkansızdı. Bu durum, öz cesaret birikimini tetikledi.

            Sivil güç merkezleri, ordudan daha güçlü olamayacaklarını bildikleri için zeka, akıl ve zihni donanım konusunda kendilerini geliştirdi. Ordu ile güç konusunda rekabet etmenin zorluğu sivil güç merkezlerini daha zeki, daha akıllı ve daha donanımlı olmaya itti. Fakat bunların ön şartı, “öz cesaretin” bir seviyeye kadar çıkmasıydı. Ordunun anlamadığı işte tam da bu noktadır. Hem öz cesaret bakımından ordudan çok ileride olan sivil güç merkezleri hem de donanım bakımından daha ileri geçti.

            Ordunun elinde bulunan silahların etkisi, öldürmektir. Bu fonksiyon bakımından çok güçlü olduğu doğrudur. Fakat ordunun anlamadığı, onbinlerle ifade edilen fail-i meçhul cinayete rağmen artık insanların ölümden de korkmadıklarıdır. Ölümden korkmayan insanların bulunduğu sivil güç merkezleri, ordunun elindeki milyonluk öldürme makinesinden daha büyük bir kuvvet yığınağıdır.

 *Organizasyon dehalarının sivillerle beraber çalıştığı 

            Ordunun en bariz hususiyeti, organizasyon maharetidir. Zira ordu, en büyük örgüttür. Ne var ki son yıllarda “organizasyon dehalarının” orduda değil sivil güç merkezlerinde bulunduğu görünmektedir.

            Bilindiği gibi en zor organizasyon, insan organizasyonudur. Hayatın geliştiği ve çeşitlendiği günümüz dünyasında organizasyon fevkalade önemlidir. Başarı bu günün dünyasında en fazla organizasyona bağlıdır.

            Ordu en iyi bildiğini zannettiği iş olan organizasyon konusunda sınıfta kalmış fakat sivil güç merkezleri dünya çapında organizasyonlar gerçekleştirebilme maharetine ulaşmıştır.

            Son birkaç yılda yaşanan hadiselere bakıldığında, ordu sürekli mevzi kaybetmiş buna karşılık sivil güçler mütemadiyen mevzi kazanmıştır. Bunun en önemli sebebi, sivil güçlerin ordudan daha iyi organizasyonlar gerçekleştirebilmesidir.

            Aktütün karakolu baskınının ertesi günü genelkurmay ikinci başkanının basın toplantısında, parasızlıktan dolayı karakolları tahkim edemediklerine dair açıklamalarının hemen akabinde hava kuvvetleri komutanının golf oynanırken çekilen resmi ve golf sahalarına harcanan milyonlarca lira basının gündemine girmiştir. Bu misal, en azından kamuoyunu yönetebilme bahsindeki organizasyon beceriksizliği olarak kendini göstermiştir. Fakat sivil güçlerin aynı konudaki organizasyon maharetleri ordu ile mukayese kabul etmez derecede yüksek olmuştur.

            Türkiye’de ordu, askerlik mesleği dışında her işle uğraştığı için kendi mesleğini unutmuş görünüyor. Her konuda anlayacaklarına dair kanaatleri, komik duruma düşürmektedir.

 *Netice… 

            İlker BAŞBUĞ, yukarıda anlatılanları iyice anlamalı ve hayatının en akıllıca işini yaparak istifa etmelidir. İstifa dilekçesinde de ordunun acilen şeffaflaşması için yapılması gerekenleri, ordunun içinde biri olarak beyan etmelidir. 

Share Button

İLKER BAŞBUĞ’UN ANLAMADIKLARI” üzerine 2 düşünce

  1. Sıraladığınız bütün ara başlıklara kalıbımı basarım.

    Çok yerinde tesbitler, çok güzel hareketler bunlar.

    Maamafih, tsk’yi tahkir ve tezyif, halkı askerlikten soğutma gibi suçlamalara maruz kalmak çekincesi bir çok insanı düşüncelerini çekinmeden ifade etmekten alıkoyuyor.
    Siz niye çekinmiyorsunuz ?
    Aşk olsun:))

  2. Sorunuzun cevabını vermişsiniz ya azizim.
    Son cümleniz mi desem, ünleminiz mi desem…
    “Aşk olsun” demişsiniz ya… Hah o işte sebebi.
    Hani gözü kördür derler ya aşkın. Dahası var hatta. Gözü kör, kulağı sağır vesaire.
    Cevabını bildiğiniz ve hem de akabinde yazdığınız soruları neden sorarsınız ki?
    Haa… Aşkın bu işle ne ilgisi var derseniz, şair olan sizsiniz ya varın onu da siz bilin. Hoşça bakın zatınıza…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir