İNSAN ZİHNİNİN ANA HARİTASI

insanzihniİnsan birçok bilinenine rağmen hala çok bilinmeyenli bir denklemler toplamı olarak tüm giriftliğini muhafaza etmeye devam etmektedir. Birçok denklemin bulunması, her denklemin kendi başına bir çözümünün olduğu anlamına gelmemektedir. Aslında zorluk bu noktada başlar. Bir çok denklem, tek denklemin birer unsuru olarak karşımızda durmakta ve toplam denklem çözülemediği takdirde hiçbirinin ayrı ayrı çözüm imkanı bulunamamaktadır.

İnsanı anlamaktaki temel problemlerden birinin ve belki de birincisinin insanda yeri belirlenmiş bir “sabit” arayışının netice vermemiş olmasındandır. Eğer merkez olabilecek bir sabit bulunmuş olsaydı insan ile ilgilenen bilimler büyük bir iş başarmış ve insanı anlama ve anlatmada en büyük adımı atmış olacaklardı.

İnsan iç dünyasındaki sabit arayışı aynı zamanda fizikte de vardır ve kainatta sabit bir nokta bulunamamıştır. Müsbet bilimlerle sosyal bilimlerin problemi temelde budur. Hiçbir bilim kendi alanının sabitini bulamamış fakat muhayyel sabitler (bir anlamda merkezler) belirlemişler ve teorilerini bu sabitlere (merkezlere) nispetle kurmuşlardır. Bilimlerin bu merkezlerini (sadece kabulden ibaret olduğu unutulmasın) çekip aldığınızda geriye koca bir bilim enkazı kalmaktadır.

Müspet bilimlerin bu problemi aşamamış olmasına karşılık problemi atlama imkanını oluşturan matematik, sosyal bilimlerde aynı fonksiyonu icra edememiş ve problem bu alanda daha da derinleşmiştir. İnsanı konu edinen bilimlerin matematikten yeterince faydalanamaması bu bilimlerin beceriksizliğinden kaynaklanmamakta bilakis matematiğin insan bilimlerine tatbik imkânının olmamasından kaynaklanmaktadır.

İnsanın tabiatını ve hakikatini çözümlemekte matematik kavrayış, analitik perspektif ve geometrik tasavvur mümkün olamadığı için insan denen denklem çok bilinmeyenli olmaktan kurtarılamamakta ve çözülememektedir. Tahlil, analitik bir metot olarak kullanılamamakta, terkip, geometrik bir tasavvur olarak ortaya çıkamamaktadır. İnsanda tecrit, tümevarım metodu ile yürümemekte, tümdengelim metodu tamamen iflas etmektedir.

Müsbet bilimlerin zeminini oluşturan matematik, insan bilimlerinde özellikle de insan iç dünyasına dönük çalışmalarda kendi zemininin kaygısına düşmektedir. Matematikteki bu zafiyet, mevcut matematiğin aslında varlık (maddi varlık) matematiği olarak örgülenmiş (sistematize edilmiş) olmasındandır. Matematiğin kurulduğu ve geliştirildiği çağlarda insanı inceleyen (belki bu inceleme dahi değil) disiplinin bilim değil ahlak olması matematiği fizik dünyaya dönük bir temel kavrayış çerçevesi olarak ortaya koymuştur. Matematiğin insanı konu edinmemiş olmasındaki büyük boşluk, insan ile ilgili çalışmalarda hiçbir zaman doldurulamamıştır.

Mevcut matematiğin insan bilimlerine tatbik edilmesinin imkânsızlığı ve bu imkânsızlığın meydana getirdiği boşluk karşısında insan bilimlerindeki ilerlemenin mevcut hızını (ki bu hız kaplumbağa hızıdır) artıramayacağı malumdur.

Müsbet bilimlerdeki temel kavrayış zeminini oluşturan matematiğin, insan bilimlerinde kurulması gerekliliği kendini izhar etmekte ve eğer böyle bir bilim kurulamayacaksa insan bilimlerindeki temel anlayış zemini ve metotlarındaki boşluğun nasıl doldurulacağı artık tartışılmalıdır. 

Adı ister metafizik matematik olsun isterse matematikle ilgisiz bir şey olsun problemin özü insanı inceleyen bilim dallarının temel kavrayış çerçevesinin oluşturulamamasıdır. Parapsikolojinin, psikolojinin kavrayış formunu ve kullandığı metotları yırtıp atmasından sonra, psikolojinin artık insanı inceleyen bilim dalı olmaktan çıkıp “davranış bilimi” olmak zorunda kalması anlaşılabilir bir gelişmedir. Bu gün itibariyle (belki baştan beri böyleydi de anlaşılması uzun sürdü) psikoloji insanı incelemekten ve anlamaktan çok uzak bir pozisyonda bulunmakta ve insanı inceleyen bilim dalı bulunmamaktadır. İnsan bedeninin oluşturduğu alanı dolduran biyoloji gibi insan iç dünyasının oluşturduğu alanı inceleyen bilim dalının olmaması, insan cinsinin kendine karşı en büyük duyarsızlığıdır.

Aslında tüm bilim dalları insan ile ilgilidir ve toplamı parçalarda arama çabasıdır. İnsana en uzak gibi görünen fizik bilimi dahi varlığı incelerken aslında “varlığın insan için anlamının ne olduğu” sorusunun cevabını aramakta ve insanın bir boyutunu araştırmaktadır. Çünkü obje ile suje arasındaki ilişki ilginçtir. İkisi de birbirinin içinde bulunabilen, ikisi de birbirini ihata edebilen ve bir yönüyle ikisinin de birbirinin aynı olduğu ve bir yönüyle ikisinin de birbirinden farklı olduğu iki varlık ilişkisidir. Sujeler arasındaki ilişkilerin birçoğunun dahi obje ile (veya obje vasıtasıyla) kurulabildiği vakadır.  Varlığın anlaşılmamış olması ihtimalinde insanın anlaşılma sürecinin tamamlanmayacağı açıktır. Bu sebeple varlığa dönük bilim dallarının (fizik, kimya v.s) insanı tanıma macerasının bir kolu olduğu bilinmelidir. Buna rağmen insan cinsinin kendine dönük bilim dalını geliştirememiş olmasındaki duyarsızlığı (aslında idrak zafiyetini) anlamak kabil değildir.

İnsandan bahsederken aynı zamanda makro kozmostan ve mikro kozmostan bahsediliyor olması gerekli ve anlamlıdır. Çünkü idrak eden varlık kozmosun merkezindedir ve varlığın anlamı “idrak” olmadan meydana çıkamayacağı gibi “anlam” bir zaviyeden bakıldığında idrak faaliyetinin neticesinden başka bir şey değildir. Merkezin tarifi nasıl ki muhitte gizlidir, onun gibi kozmosun tamamı merkezindeki varlığa nispetledir. Nispet idraktir. Kozmosun fizik olarak insan etrafında dönmediğini söyleyen bilim adamları kainatta bulunan “nispet eksenini” de aynı anlayışla değerlendirmekle hata yapmaktadır.

Dünyanın kainatın merkezinde bulunup-bulunmamasının bir önemi yok. Önemli olan kâinatın muvazene amilinin nerede olduğudur. Kâinatın merkezi, muvazene amilinin bulunduğu yerdir ve muvazene amili zannedildiği gibi merkezde olmak zorunda da değildir. Çünkü muvazene amilinin geometrik merkez yerine ağırlık merkezinde olma ihtimali az değildir. Bu durumda “nispet ekseninin” merkezini insan olarak kabul etmek zor değildir. 

İnsanın anlamadığı varlığa dönük idrak faaliyeti, anlaşılmayanın tezahürlerini inceleme istikametine yönelmesidir. Varlığın tezahürlerinden her ne kadar mahiyeti ve hakikatine dair nihai bilgiyi elde etmek kabil değilse de, kozmostaki yeri ve hayattaki gerekliliği tespit edilebilmektedir. Bu başarı ise küçümsenecek bir başarı değildir.

İnsanın kendine dönük idrak faaliyetlerinin de bizzat insan tabiatı ve hakikatine dönük olmaması ve aynı anlaşılamayan bir varlık ile ilgili olarak tezahürlerine yönelmesi gibi insanın davranışları ile ilgilenmesi ilginçtir. İnsanı doğrudan inceleyen bilim dalı yerine psikolojinin insan davranışlarını inceleyen bilim dalı olarak gelişmiş olması gariptir. İnsanın kendini tanımaktan aciz olduğunu ilmi olarak tespit ve ilan eden bu durumun (psikoloji biliminin) garipsenmiyor olması anlaşılabilir veya en azından katlanılabilir bir durum değildir.

İnsanın kendi cinsi için bir bilim disiplini geliştirememiş olmasına rağmen, kozmosa dönük tecessüsünün peşinden gidebilmesi daha da gariptir. Kendi içinde bulamadığını kozmosta aramak gafletine düşen insanın “kozmosta ne bulacağına dair küçük bir fikri dahi” olmadığını tespit etmek yanlış olmasa gerek.

Varlığa (kozmosa) bakan gözün, insan iç dünyasında hangi süreçlerden geçerek görmeye başladığı, ya da hangi perdelerle engellendiği bilinmeden, görülebilecek olan nedir? Ya da görülenin ne olduğunu anlamak kabil midir? Ya da anlaşıldığı düşünülen varlığın, “gerçekten anlaşıldığı” veya “doğru anlaşıldığı” nasıl bilinebilir?

İnsan iç dünyasındaki zeminler, “insan inşasının” temelleri veya insanı keşfetmenin temel anlayış formlarıdır.

KİTABI İNDİR İNSAN ZİHNİNİN ANA HARİTASI

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir