İNSANIN RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

            İNSANIN
RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

 

            İnsan, iç
dünyasında sayısız süreçleri aynı zamanda yaşar. Fakat sayısız süreçlerin
temelde iki mecraya dâhil olduğu vakadır. Bu mecralar; ruhi-kalbi mecra ve
zihni-akli mecradır. Zihni-akli mecra her insanda (deli olmayanlarda) mutlaka
meydana gelir ve enfüsi (psikolojik) süreçler bu mecra içinde cereyan eder.
Buna mukabil kalbi-ruhi mecra her insanda meydana gelmeyebilir. Zira zihni-akli
mecra tabi olarak meydana gelirken, kalbi-ruhi mecra tabi olarak değil iradi
çabayla meydana gelir. İnsan ruhi-kalbi mecrayı açmak ve o mecrada mümkün olan
süreçleri yaşamak için fevkalade çaba göstermek mecburiyetindedir.

 

            İnsanın
zihni-akli mecrası, fizik dünya ile sınırlıdır. Aklın metafizik dünyaya dair
kabullere sahip olması, onları anladığı manasına gelmez. Bu nokta önemlidir.
Fizik ötesi âlemin varlığını kabul etmek başka o âleme seyahat etmek başka bir
şeydir. Akıl, insandaki tefekkür melekesi ise eğer (en kısa tarifidir aklın)
idrak edebileceği alan fizik dünya ile mahduttur. Fizik dünya ise imana konu
olmaz. İman fizik dünyanın ötesindeki hakikati konu edinir. Kısaca akıl, imanın
merkezine yolculuk etme imkânından ve maharetinden mahrumdur.

            Şeriat aklı
muhatap aldığına göre bu durum tezat teşkil etmiyor mu? Şeriat aklı muhatap
alıyorsa insana aklın kâfi gelmesi gerekmez mi? Akıl, insanın ruhi-kalbi
mecrasını açmadan ve bu mecradaki süreçleri yaşamadan İslam’ı ve hayatı
yaşamaya kafi gelebilir. Bu tür bir hayatı tercih edenler için bir problem de
yoktur. Fakat insanın kalbi-ruhi mecrayı iç dünyasında oluşturmadan yaşaması,
hayatın devasa bir boyutunu eksik bırakır.

Neyi eksik bırakır? Akıl, şeriata
muhatap olduğunda bilir ki, günah işlemeyecektir. Günahı işlememesi kâfidir.
Günah işlemeyi düşünmek günah değildir ve günah fiilini gerçekleştirene kadar
şeriatı ihlal etmez. Fakat ruhi-kalbi mecrayı açamamış ve orada mesafe alamamış
ise eğer, günah düşüncesinin gönlüne (kalbine) gelmesini (doğmasını)
engelleyemez. Günah düşüncesinin kalbe gelmesi, şeriat için günah değilse de
insanın kalbinin kirleneceği vakadır. Kirlenen kalbin insanın günahtan korunma
gücünü zafiyete uğrayacağı ise aşikârdır.

Başka bir ifade ile günah fiili insanın
kalbine doğuyor ve bu engellenemiyorsa ne kadar direnilirse direnilsin bir gün
günah işlemek durumunda da kalınıyor. Aslolan günah düşüncesinin kalbe
gelmesine mani olmaktır. Bu durumda (yani düşüncesi bile meydana gelmeyen)
günah fiilinin gerçekleştirilmesi ihtimali sıfıra yaklaşmış olur. Zihni-akli
mecranın mahiyeti ve aklın kudreti günahın kalbe gelmesine mani olamamaktadır.
Kaybedilen bu ve buna bağlı olarak daha neler…

            Akıl temel
anlama melekesi (merkezi) kabul edildiğinde, aklın sınırlarını bilmek fevkalade
önemli hale gelir. Akıl, ahlak ve hukuku, yani hayatın “nasılını” anlamaktan
aciz değildir. Bu manada şeriat akla hitap eder. Fakat akıl, hayatın “niçinini”
anlama imkânına ve kudretine sahip değildir. Bahsini ettiğimiz hayat, Müslüman
hayatıdır. Müslüman hayatının niçin sorusu, cevaplarını fizik gerçekliğin
ötesinde verir. Niçin sorusu zincirleme sorulduğunda varacağı nihai nokta,
tevhiddir. İşte niçin sorularının zincirleme sorulacağı güzergâh, tecrit güzergâhıdır.
Tecrit güzergâhı ise tenzih güzergâhının paralelinde devam eden kaldırım
gibidir. 

            Akıl tecrit
güzergâhında bir müddet yol alabilir fakat tecrit güzergâhı ile tenzih güzergâhı
bir müddet sonra birleşir. Akıl, tecrit güzergâhında ancak bu güzergâhın tenzih
güzergâhı ile birleşebileceği noktaya kadar yol alır. Tecrit güzergâhı ile
tenzih güzergâhı birleştiğinde akıl seyahatine son verir ve orada durur.
İnsanın zihni-akli mecrasının müntehası burasıdır. Tevhidin hakikatine ise bu
noktada ulaşmak kabil değildir. Müslüman, bu noktadan ileriye gidemese ve
hayatı bu noktaya kadar hakkıyla yaşasa mesuliyetini yerine getirmiş olur.
Çünkü şeriatın teklifi buraya kadardır ve bundan sonrasını şart kılmaz. Fakat
insanın buradan daha ileriye gidebilme imkânı varsa ve gitmiyorsa, bilmelidir
ki, hayatı yarım yaşamıştır.

            Şeriat’ın
teklifinin buraya kadar olması, hukuki teklif cihetiyledir. Ahlaki teklifler
(tavsiyeler) bu noktada durmaz ve devam eder. Zaten ruhi-kalbi mecra ahlaki
teklif ve tavsiyeler istikametinde devam etmektedir. Ahlak ne kadar lazımsa
ruhi-kalbi mecra da o kadar şarttır. Şeriat’ın (İslam hukukunun) muhtevasını
İslam ahlakının oluşturduğu dikkate alınırsa ne kadar önemli olduğu da
anlaşılır.

 

*

 

            Şeriat,
akla hitap eder ve aklı mesul tutar. Bu manada Şeriat, insanın (Müslüman’ın)
zihni-akli mecrasında akar. Şeriat bu mecranın ana kaynağı olmalıdır. Buna
paralel olarak da tasavvuf, insanın ruhi-kalbi mecrasında akar. Daha doğru
ifadeyle tasavvuf, insanın kalbi-ruhi mecrasını açar.

            Şeriat,
insanın zihni dünyasını (yani tefekkür dünyasını) tanzim eder. Tefekkür
dünyasının temel ölçülerini ve sınırlarını tayin ederken, tefekkür faaliyetinin
esaslarını ve usulünü gösterir. Hayatın inşa edileceği alanı çerçeveleyerek
insanın tefekkür dünyasına sunar. İnsan bu hayat alanı içinde kalmak kaydıyla
hiçbir müdahaleye maruz kalmadan yaşama imkanına sahiptir. Tam bu noktada
önemli bir soru vardır ve sıklıkla sorulur. Öyleyse tasavvufa ne gerek var?
Öyle ya insanın hayatını inşa edeceği alanı çerçeveleyip önüne koyan şeriat
varsa, başka bir ifadeyle insanın fikir ve fiil alanını tanzim ve tayin eden
bir disiplin (şeriat) varsa tasavvufa neden gerek var? Bu soruyu umursamamak,
ciddiye almamak, cevap vermemek şeriatı hafife almak demektir. Bir Müslüman
böyle bir şey yapmaz. Bu soru ciddi olarak gündeme alınmalı ve cevabı tatmin
edici şekilde verilmelidir.

            Şeriat,
hayatın genişliğine alanını ve bu alanın ölçülerini verir. Tasavvuf ise hayatın
derinlik boyutu ile ilgilenir. Tasavvuf, şeriatın tek noktasını ihmal ve imha
etmeden, sınırları taşmadan ve taşırmadan, temel ve teferruattaki tüm
ölçülerini en hassas şekilde muhafaza ederek açtığı mecra ile tüm bunların
muhtevasında bir akış meydana getirir. İnsanın ve hayatın derinlik boyutu,
şeriatın tüm ölçülerinin muhtevasında mevcut bulunan hakikat arayışının güzergâhını
gösterir ve öğretir. Tasavvufla ilgili temel yanlışlardan birisi tam bu noktada
kendini göstermektedir. Şeriatın dışındaki hiçbir şey tasavvufun içinde olmaz.
Tasavvuf, şeriatın derinliğine doğru mana ve hikmet arayışını mümkün kılacak
bir güzergâhın inşasıdır. Bu güzergâhta (veya mecrada) yol alabilmek ancak
kalbi-ruhi sürece giren insanların maharetidir.

Namaz farzdır. Bu şeriat’ın hükmüdür.
Bilinen usulü ile namaz kılındığında emir yerine getirilmiş ve mesuliyet ifa
edilmiş olur. Fakat namazda dil fatihayı okurken gönül alacak-verecek hesabı
yapılıyorsa, insanda bir problem vardır. Namazın rükünlerine riayet edilmiş
olması şeriatın emridir ve bu emrin yerine getirilmiş olması kâfi görülüyorsa,
insanın ruhi-kalbi mecrasının açılmadığı anlaşılır.

Namaz kılmak, tevhide insanın şehadet
etmesidir. Secde, tevhidi tasdiktir. Fakat alnını secdeye koyan kişinin
kafasının içinde (veya gönlünde) sevgilisinin/nişanlısının davranışları tur
atıyorsa o kişinin neye şehadet ettiğini merak etmesi gerekmez mi? Ruhi-kalbi
mecrayı umursamayanların bu problemi çözebilecek bir usul teklifi var mı?

 

*

 

            Tevhid,
İslam’ın özüdür. Bu dünyada aranabilecek tek hakikat, tevhiddir. Tevhid ise
tenzih marifetiyle kabildir. Tenzihsiz tevhid çabası, panteizmden ibaret kalır.
Panteizm, küfürdür. Tasavvuf, tenzih güzergâhını açan disiplindir. Tenzih
güzergâhı ise ancak ruhi-kalbi mecrada mümkündür. Zihni-akli mecra, tenzih
güzergâhını taşıyamaz. Zira insan zihni ve aklı mahdut ve bazı marazlarla
maluldür.

 

 

 

 

 

 

 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir