İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI –4-

İSLAM KENDİ HAYATINI İNŞA EDER

İslam, başlangıç olarak insanı bulduğu noktada, hayatı ise mevcut gerçekliği ile muhatap alır. Fakat bulduğu nokta kendisinin (İslam’ın) yaşanılması için lüzumlu olan ferdi ve içtimai gerçeklik altyapısına genellikle sahip değildir. İslami hayat, kendi ferdi ve içtimai gerçeklik altyapısı ile mümkün olduğuna göre, İslam’ın kendi hayatını üretmesi elzemdir. İslam’ın kendi hayatını üretmesi için lüzumlu olan, “temel anlayışı”, “malzemeleri” ve “vasıtaları” nelerdir? Hangi “mimari anlayış” ile kendine ait hayatı inşa edecektir? İnsan ve hayatı bulduğu ve muhatap aldığı noktadan, kendi hayat çerçevesine, seviyesine ve mecrasına nasıl taşıyacaktır? Bu soru hassaten bu gün için (yani konjonktürel olarak) fevkalade önemlidir.

*Mevcut gerçeklik kompozisyonu içinde İslam’ın yaşanması imkânsızdır.

Öncelikle tespit edilmesi gereken nokta, bu günün gerçeklik altyapısının İslam tarafından üretilmediği için İslam’ın yaşanmasının imkânsız olduğu vakasıdır. Bu nokta Müslümanların en büyük handikaplarıdır. Handikap, sadece fiili bir durum olmayıp aynı zamanda zihni-fikri bir mahiyet de arz etmektedir. Başka bir ifadeyle İslam’ın anlaşılmasında da problemler oluşturmaktadır. Mevcut şartlar çerçevesinde İslam’ın yaşanmasının imkânsız olması, İslam’ın “hiçbir zaman yaşanmasının mümkün olmadığı” manasında anlaşılmaktadır.

Bu günün hayat gerçekliklerinde İslam’ın yaşanamaz olmasından, İslam’ın hiçbir zaman yaşanamaz olduğu manasının çıkarılması, İslam ile ilgili bir hadise olmayıp, bugünün hayat gerçekliklerinin “değişmez gerçeklikler” olduğu vehmiyle ilgilidir. Veya bu günün hayat gerçekliklerinin “tabi hayat gerçeklikleri” olduğu zannı ile ilgilidir.

Bu günün hayat gerçekliklerinin, üretilmiş hayat gerçeklikleri olduğu ve bu üretimi de batının yaptığı fark edilmediği takdirde “mevcut gerçekliğin” mütemadi olacağı veya tabi olduğu zannı galip gelmekte ve İslam’ın “yaşanabilir bir hayat” sunmadığı neticesi doğmaktadır. Öyle ya, mevcut gerçeklikte doğrulanmayan İslam, mevcut gerçeklik daimi ise bugünden sonra hiçbir zaman doğrulanamayacaktır. Bu ihtimalde İslam, tarihi bir vakadır ve devrini tamamlamıştır. Yaygın olan anlayışın bu olduğu görülmekte ve kahredici olan nokta ise bu anlayışın Müslümanlarda da yerleşmeye başladığıdır.

*

Müslümanlarda da yerleşmeye başlamış olan bu anlayış, Müslümanların siyasi savrulmalarından kültürel savrulmalarına kadar “temel anlayış zafiyeti” meydana getirmektedir. Müstakil her dünya görüşünün farklı bir hayat ve hayat anlayışı teklif ettiği, dolayısıyla farklı bir “hassasiyet” sahibi olduğu, bunların tabi neticesi olarak “farklı hayat gerçekliklerine” malik olduğu temel fikri unutulmuş veya idrak edilememiş görünmektedir.

Paranın tek değer veya “merkezi değer” olduğu kapitalist ekonomik sistemlerde, fedakârlığın, yardımseverliğin, âlicenaplığın, cömertliğin ve diğerkâmlığın şahsiyet veya hayat gerçekliği olmaktan çıkacağı malumdur. Bu meyanda ahlakın da eksenini paranın oluşturacağını söylemek kabil değil midir? Paranın tek merkez olduğu ekonomik gerçeklik altyapısında, komşu esnafların birbirinin tabi ve mecburi rakip olmaktan çıkması kabil midir? Öyleyse iktisadi kalkınma formülünün rekabet yerine tesanüt (dayanışma ve yardımlaşma) ile kurulması nasıl kabil olabilir? İşte hayat gerçeklikleri dediğimiz bahsin misalleri… Hakikaten iktisadi gerçeklik zeminine kapitalist anlayışın tohumları savrularak, İslam iktisat sisteminin kurulması veya gerçekleştirilmesi (tatbik edilmesi) beklenmemelidir.

Paranın tedavül istasyonlarını banka olarak kurmak, tabi olarak faizi şart kılar. Zira banka hem paranın tedavül istasyonu ve hem de ticari bir müessesedir. Sermayesi para ve ticari faaliyeti ise sadece para ticareti olan bir ticari müessesenin faizsiz çalışamayacağı vakadır. Böyle bir iktisadi altyapı üretildiğinde faiz, ticaretin kaçınılmaz vakası haline gelmekte ve İslam’ın hayatta doğrulanması imkânsız hale gelmektedir. Fakat problem, İslam’ın yaşanabilir bir hayat sunamadığı noktasında değil, bu sistemi tek gerçeklik olarak kabul eden anlayışlardadır.

Müslümanlarda da bu anlayışın yerleşmeye başlamasının göstergesi, İslam iktisat sisteminin teorik olarak kurulması ile beraber bunun tatbik şartları olan “iktisadi gerçeklik zemininin” oluşturulması lüzumunun anlaşılmamış olmasıdır. Bu nokta anlaşılmayınca, Müslümanlar, faiz ile ilgili “içtihat” arayışına girmeye başlamaktadır. Faiz ile ilgili içtihat arayışı, özünde, mevcut gerçekliğin kalıcı olduğu ve farklı bir gerçekliğin üretilemeyeceği düşüncesini barındırır. Bu düşünceye savrulan zihni organizasyonların İslam ile bir alakası yoktur. Zira zaten bu düşünce, İslam’ın artık yaşanamayacağı ve dolayısıyla reforme edilmesi gerektiği neticesine kolayca ulaşabilir.

Yeri gelmişken bir tespiti yapmak gerekiyor. Müslümanların yeni içtihat, yeni tefsir ve yeni açılımlar türünden arayışları, tefekkür zafiyetinin derinliğini ve müzminleştiğini göstermektedir. Burada söylemek istediğimiz şey, Müslümanların yeni içtihatlara ihtiyacının olmayacağı ve daha önceki içtihatlarla hayatlarına devam etmek mecburiyetinde bulundukları bahsi değil. Yeni içtihatlara her zaman ihtiyaç hasıl olabilir. Fakat yeni içtihatlara ihtiyacımız olduğu bahsi, günümüze kadar gelmiş içtihatların mevcut problemleri çözemediğini tam manasıyla anlamamızı şart kılmaktadır. Mesele, İslami hayatın altyapısı olan, her alandaki gerçeklik zeminlerinin oluşturulmasıdır. İslami hayatın gerçeklik altyapısı oluşturulduğunda, yeni içtihatlara ihtiyacımız olup olmadığını ve varsa hangi konularda/noktalarda olduğunu tam olarak anlayabileceğiz.

İslam’ın hayatı mütemadiyen yeniden izah etmesi gereği açıktır. Zira hayat mütemadiyen değişmekte ve yenilenmektedir. İslam’ın kadınlara verdiği hak ve sunduğu hayat bakımından hala 14 asır önceki izahı, yani kız çocuklarının diri diri gömülmesine mani olduğu vakası üzerinde durulması ve tekrar edilmesi, İslami tefekkür zafiyetinden başka bir şey değildir. Bugün kadınlar (veya kız çocukları) diri diri gömülmüyor ki hala o izahı tekrar edelim. Bu günün dünyasında kadınların yaşadığı problemlerin neler olduğunu doğru teşhis etmek ve yeni bir şahsiyet ve hayat teklif etmek tabi ki zaruridir. Ne var ki bu lüzum, feraiz’in değiştirilmesine dönük yeni bir içtihat arayışına kapı açacak kadar zihni savrulmaları getirmemelidir. Temel hukuk metinlerini de tartışacaksak neden Müslüman olalım ki?

*

İslam’ın kendi ahlakını teklif ediyor olması, farklı bir hayat teklifinde bulunduğunu gösterir. Farklı hayat teklifi, farklı bir hayat gerçekliğidir. İşte problem tam bu noktadadır. Farklı bir ahlak ile bu ahlakın hayattaki karşılıklarının (hayat gerçekliklerinin) bir arada bulunması mecburidir. İslam’ı anlamak ve yaşamakta patinaj yaptığımız nokta burasıdır.

Ahlak, en geniş manasıyla insani gerçekliklerin form toplamıdır. Hayatın ilk gerçeklikleri, insanlardaki ahlaki gerçekleşmelerdir. Ferdi manada ahlaki gerçeklikler üretilemeden hayatın girift tabiatında feri aşan gerçekliklerin üretilebilmesi kabil olmaz. Doğru söylemeyen insanlardan müteşekkil bir cemiyette, hukuk asla adaleti gerçekleştiremez. Bu o kadar önemlidir ki, hangi hukuku tatbik ederseniz edin, mahkemede taraflar ve şahitler doğru söylemiyorsa eğer, adaletin gerçekleşme imkânı kalmamış demektir.

Kendi ahlakını (dolayısıyla hayat anlayışını) insanların kalbine/ruhuna ve zihnine/aklına yerleştirememiş olan herhangi bir dünya görüşü, kendini o cemiyette ve hayatta doğrulayamaz. İslam’ın imandan sonra gerçekleştirmek için çaba gösterdiği ilk hamle, kendi ahlakını kuşanmış fertler yetiştirmektir.

*

Fertlerin İslam ahlakına sahip olmaları, İslami hayat için ilk şarttır ama nihai ve tek şart değildir. Ferdi gerçekliklerin üretilmesinden sonra, içtimai gerçekliklerin üretilmesi gerekir. İçtimai organizasyonun hem şekli hem de muhtevası İslami kıymet hükümleri ile doldurulmalıdır. Cemiyetin ve hayatın İslam’ın kıymet hükümlerini muhtevi müesseselerle dokunmuş olması, İslami hayat için son derece elzemdir. İktisadi alanda para tedavülünün istasyonlarını, mecralarını ve müesseselerini İslami anlayışla oluşturmadan, “ahlaklı Müslümanların” İslami hayatı yaşamasının mümkün olmayacağı vakadır. Ahlak, ferdi gerçeklik halinde kalır ve içtimai gerçeklik haline gelmezse, nihai fonksiyonunu ifa etmiş olmaz.

*

Müslümanların birkaç asırdır hayata müdahale edemedikleri ve dolayısıyla hayatın peşinden koşmaktan başka bir şey yapamadıkları vakadır. Hayata vaziyet edememek, hayatın altyapısını oluşturamamak, hayat gerçeklikleri üretememek şeklinde zuhur eden zafiyet, İslam’ın sadece hayatın peşinden koşan aciz bir dünya görüşü görüntüsü oluşturmasına sebep olmuştur. Hayatın peşinden koşmak, bağımsız bir dünya görüşü için çok vahim bir durumdur. İslam’ın hayat anlayışının ne olduğu sorusunun sıhhatli bir cevabı verilmediği takdirde, hayata müdahale etmek, hayatı dönüştürmek, hayatın altyapısını oluşturmak, hayatı yeniden üretmek mümkün olmayacaktır.

İslam’ın kendi hayatını üretmesi için öncelikle “mimari anlayışı”nı ortaya koyması şarttır. Mimari anlayış, kendi vasıtalarını, malzemelerini ve bu meyanda öncelikle kendi “aklını” üretecektir. Aklın birçok fonksiyonu ve özelliği olduğu vakadır ama buradaki ilgili özelliği, fikri gerçekleştiren manivela olmasıdır. Aklın bağımsız tarifleri bir tarafa, İslam’ın inşasını talep ettiği akıl, “akl-ı selim”dir ki, muhtevası, kuralları, metotları, değerleri ve malzemeleri (mesela bilgileri) İslam tarafından oluşturulmuş bir akıldır.

Hayat anlayışının birçok şartının içinde en önemlilerinden biri olan akıl, İslam tarafından inşa edilmeden, İslami hayatın üretilmesi havanda su dövmektir. Hayatın altyapısını batının oluşturduğu günümüz dünyasında, aklın da batılı anlayışla inşa ve tarif edildiği nedense gözlerden uzak tutulmaktadır. Batılı anlayışlarla inşa edilmiş olan akıl ile İslam’ı anlamaya ve hayatı üretmeye çalışmak, en kısa ifade ile komiktir. Aklın faaliyet metotları filozofik kavrayışlarla oluşturulduğunda o aklın İslam’a muhatap olmaya ve anlamaya çalışması ancak İslam’ın sağını solunu çekiştirmeye yarar.

*İslam, farklı hayat gerçeklikleri arasında “mümkün olan” ile “tavsiye edilen” arasında ikincisine doğru mütemadi bir akış talep eder.

İslam farklı hayat gerçeklikleri arasında üç safhalı süreç öngörür. Birincisi, hayatı bulduğu mevcut halidir, ikincisi, şeriatın çerçevesini belirlediği hayat seviyesidir, üçüncüsü, şeriatın içinde bulunmak kaydıyla tavsiye edilen hayat gerçeklikleridir. Birincisinden başlayarak sonuncusuna doğru mütemadiyen bir akış halinde bir hayatı talep eder. Bunun için gerekli tüm imkânların ve şartların oluşturulmasını emir ve tavsiye eder.

“Mümkün olan”, “Şer’i olan” ve “tavsiye edilen” hayat gerçeklikleri arasında sonuncuya doğru kesintisiz bir akış, İslam’ın hayat ile ilgili temel anlayışıdır. Hayatın bu safhalardan birinde durması ve donması, İslam’ın hakikatine aykırıdır. Bu manada Müslüman hayatı mütemadiyen inkılâpçı ve inkişafçıdır. Her kim mevcut yerinden memnun ise İslam’ı hayatının merkezinden çıkarmıştır. İslam’ın kendi hayatını üretme seyrinde bu safhalar veya süreçler unutulmamalıdır. Mümkün olanı reddetmek, inkişafı, bidayetinde imha etmektir. Şer’i olanla iktifa etmek, inkişafı reddetmektir. Tavsiye edilenin derinliğinin ise namütenahi olduğunu idrak edememek, İslam’ı anlamamak demektir.

* İslam birden çok hayat gerçekliği üretilmesine müsaade ettiği gibi tavsiye de eder.

İslam, Şeriatın (İslam hukukunun) muhafazası ve o çerçeve içinde kalınması şartıyla mümkün olacak her çeşit hayat gerçekliğine müsaade etmiştir. Şeriatın tek hayat gerçekliğine müsaade ettiği vehmine kapılanlar, hem İslam’ı anlamamışlardır hem de insan ve hayatı anlamamışlardır.

Şeriatın özel mülkiyeti hak olarak tanıdığı vakadır. Fakat bu durum özel mülkiyet edinmeyi emir ve mecburiyet haline getirmez. Özel mülkiyet edinmeyen Müslümanlar şeriatın dışına çıkmış olmazlar. Öyleyse özel mülkiyeti hak olmaktan çıkarmamak ve isteyenin bu imkâna sahip olmasını engellememek şartıyla, gönüllü olarak müşterek mülkiyet esasına dayanan bir hayat gerçekliği (mesela bir kasaba) kurmasına mani bir hal yoktur. Kaldı ki İslam, insanın ruhi-kalbi mecrasında dünya sevgisini son noktasına kadar azaltmasını tavsiye (dikkat tavsiye) etmektedir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir