İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI –II-

İslam ile hayatın temas noktası

*Hayatın mahiyeti

Hayatın mahiyeti temelde iki kaynak kabul eder. Birisi kendi tabiatından kaynaklanır ve tabi mecralar halinde ortaya çıkar. Diğeri ise akli ve iradi müdahalelerdir ki bunlar başlangıçta suni mecralar açar fakat bir müddet sonra farklı sebeplerle tabileşebilir. Akli/iradi müdahalelerin oluşturduğu suni mecralar ile tabi mecralar arasında zıt ilişki vardır. Suni mecraların işgal ettiği hacim ne kadar büyürse tabi mecraların hacmi o derecede küçülür. Fakat hayatın öyle bir dönüştürücü özelliği vardır ki, bir suni mecra kendi alanındaki tabi mecradan daha büyük hacme ulaşır ve daha güçlü hale gelirse, hayat o mecrayı bir müddet sonra tabi mecra haline getirebilir. Eğer hacmi büyüyen suni mecra, tabi mecra haline gelmezse hayatta dayanılmaz bir gerilim meydana gelir. Hayatın kırılma noktalarından biri budur.

Hayatın tabi mecraları, insanın tabiatında bulunan temel özelliklerin karşılıklarıdır. İnsanın temel mizaç hususiyetlerinin yok edilebileceği düşüncesi yanlıştır. Buna rağmen suni mecraların büyümesi ile tabi mecraların küçüleceği düşüncesi nasıl doğrulanabilir? Bir suni mecra insan tabiatından beslenmediği takdirde tabi mecraların aleyhine büyüyebilir mi? Bu sorunun cevabı, aynı zamanda, hayatın mahiyetinin ne olduğu ile hayata müdahalenin muhteva ve sınırının ne olması gerektiği sorularının da cevabıdır.

İnsan tabiatından beslenmeyen hiçbir düşüncenin hayat mecrası açabilme kudreti yoktur. Zaten dünya tarihinde zuhur etmiş olan tüm düşünce disiplinlerinin az veya çok insan tabiatından kaynaklandığı vakadır. Bu sebeple yukarda çıplak halde sorulmuş soruyu geliştirerek şu şekilde sormak daha doğrudur. Her düşünce sistemi insan tabiatından kaynaklanıyorsa, suni mecralar ne demektir? Suni mecra, düşünce sistemlerinin, beslendiği mizaç hususiyetine lüzumundan daha fazla önem atfederek bir mecra açma çabasına girmesi halinde meydana gelir. Sosyalizm/Komünizmin, işçi sınıfının patronlar/burjuvazi tarafından sömürüldüğü, bu sömürünün ortadan kaldırılması düşüncesi ve eşitlikçi bir paylaşım yaklaşımı mutlaka insan mizacından kaynaklanır. Fakat bu düşüncenin mülkiyeti iptal etmeye kadar varması, insandaki başka bir mizaç hususiyeti ile çelişir. Bu çelişkiye rağmen kendi yolunu tek hayat mecrası haline getirme çabası, suni mecra açma teşebbüsünden öteye gidemez ve hayatı gerer. Buradaki gerilim çok ağırdır ve hayatı taşıyamamıştır. Hayatı taşıyamaması, tabi mecra haline gelmesine mani olur. Ve hayat tarafından yakın veya uzak vadede ortadan kaldırılır. Öyle olmamış mıdır?

*

Hayatın, kendi haline bırakıldığında ürettiği gerçeklikler ile hayata fikri/ideolojik müdahaleler yapıldığında üretilen gerçeklikler birbirinden farklıdır. Hayatın mutlak anlamda tabi mecralarında akmasını mümkün kılacak kadar müdahaleden azade tutulması kabil değildir. Gerekli de değildir. İnsanın akıl ve irade sahibi olması, hayata müdahaleyi gerçekleştirmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Zaten sıfır müdahale demek, aklın ve zekanın müdahalesini de yok saymak demektir ki, bu durumda hayvani içgüdülerin oluşturacağı iptidai ve vahşi bir hayattan başka bir şey kalmayacağı aşikardır. Hayata müdahalenin lüzumu, tartışılması gereken bir bahis değildir. Kişinin doğumdan başlayarak “insanileşme” sürecine girmesi ve hayvandan farklı bir varlık haline gelmesi zaten en derin müdahaledir. Ki bu müdahale (insanileşmeyi gerçekleştiren müdahale) olmadığı takdirde insanın konuşmayı dahi öğrenmesi mümkün değildir.

*

Hayatın müdahale edilebilir olduğu nokta ile müdahale edilemez olduğu nokta doğru teşhis edilmelidir. Bu nokta tüm felsefi cereyanlar için fevkalade önemlidir. Hayata müdahale edilemeyecek (hayatın yerinden kımıldatılamayacağı) noktanın kabulü, dünya görüşünün “insanilik” derecesini gösterir. Başka bir ifadeyle bir dünya görüşü, hayatın yerinden kımıldayamacağı noktayı umursamıyor veya bu noktayı yanlış teşhis ediyor ve kendini mutlaka hayata empoze etmeye çalışıyorsa, “insanı” umursamıyor demektir.

Hayatın müdahale edilebilir alanlarını veya noktalarını doğru teşhis etmek şartıyla hayata müdahale etmek, dünya görüşünün hüviyeti gereğidir. Hayata müdahale etmeyen dünya görüşü olmadığı gibi hayata müdahale etmeyi düşünmüyorsa bir düşünce sisteminin varlık iddiasında bulunması zaten komiktir.

*

Dünyanın içinde yaşadığı konjonktür, hayatın batı medeniyeti/vahşeti tarafından üretildiğini ve temel kodlarına kadar batılı hayat kavrayışının unsurlarını, malzemelerini ve vasıtalarını barındıran bir mahiyet arzettiğini göstermektedir. Hayatın tabi seyrinde bugünkü mevcut noktaya geleceği vehmi, batının kendi müdahalesini gizlemek maksadına matuf dezenformasyondur. Bu manada mevcut hayat, batı tarafından teşkil olunmuştur. Batı kavrayışının üretmiş olduğu hayat gerçekliklerini hayatın zaruretleri olarak kabul etmek, hayatın tabiatını anlamamış olmaktır. Batı anlayışının ürettiği ve aklın kaynaklarını oluşturan “gerçeklikler” sabit ve daim zannedilmemelidir. Özet olarak başka “hayat gerçeklikleri” üretilebilir ve akıl yeniden organize edilebilir.

İslam ile hayat arasındaki temas noktası, “doğru” ile “gerçek” arasındaki kesişme noktasıdır.

İslam ile hayat arasındaki temas noktası doğru tespit edilmelidir. Kasabın eline neşter alıp ameliyat masasına geçmesi gibi, İslam’ı hayata hoyratça savurmak, “İslami hayat” için doğru değildir. İslam’ın tekliflerinin hayat ile nasıl ve hangi şartlarda buluşacağı doğru anlaşılamadığında ortaya çıkacak insan tipi, kaba softa ve ham yobazdır. İslam’ın “doğru”ları ile hayatın “gerçek”lerinin kesişme noktası, İslam’ın hayat ile kurduğu temas noktasıdır. İslam’ın hayatı bulduğu noktada muhatap alması, bu başlangıç noktasını kabule zorlamaktadır. Fakat bu nokta sadece başlangıçtır ve asla orada kalmaması veya oraya kilitlenmemesi gerekir.

*

İslam, hayatı sanal gerçekliklerle tarif etmez. Nerde ve hangi şartlarda bulmuşsa o haliyle muhatap alır. Mevcut gerçekliği teşhis eder ve o haliyle yapılması gerekenleri teklif eder. Başka bir ifadeyle İslam, hayatı nerde ve nasıl bulduysa ona o haliyle ulaşır. Yani önce hayatın ayağına gider. Bu manada her insan bulunduğu hal üzere İslam’a muhatap olabilir. İslam’ın kendi doğruları vardır. Fakat hayatın ne olduğu ve elan ne durumda olduğu sorusu fevkalade önemlidir. Bu soruyu umursamaksızın hayata kaba bir müdahale ile toslamaz. İslam, kendi doğrularının “doğrulanabilecek” şartlarının olduğunu bilir. Farklı medeniyetlerin veya dünya görüşlerinin ürettiği “hayat gerçeklikleri”nde kendi doğrularını test etmez. Hayatı mevcut gerçekliği içinde muhatap almasının diğer manası budur. Hayatı, bulduğu yerden alıp kendi gerçekliğine doğru taşır.

*

Her İslami kuralın tatbik şartları vardır. Tatbik şartları bulunamadığında mevcut şartlara göre tatbik edilir. Bu durumun geçicidir ve tatbik şartlarını oluşturma çabası gereklidir ama kendi has şartları bulunmadığında hayatı kırıp dökmez. Kıyam namazın rükünlerindendir. Kıyam olmadan namaz sahih olmaz. Fakat felç veya hasta bir insan için kıyam şart değildir. İslam hayatı kendine yaklaştırmak için çalışır fakat hayat yerinden kımıldayamadığında hayata yaklaşır. İslami hayat, “doğru”, yani İslami kaide ile “gerçek”, yani mevcut şartların kesişme noktasında ortaya çıkar.

* İslam hayatı bulduğu yerde muhatap aldıktan sonra onu kendine doğru çeker.

İslam hayatı bulduğu yere kadar gittikten sonra, mevcut hayatın kendi tekliflerine uygun olmadığını teşhis ederse, hayatı kendi eksenine doğru çekmeye başlar. İslam’ın hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, dünya görüşü olmasındandır. Hayata müdahale etme hakkını kendinde görmesi, bir hayat anlayışına sahip olacak çapta hayat ile ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır. İslam’ın hayatı kendi merkezine çekme çabası, kendi çerçevesinde “doğru”, “iyi” ve “güzel” anlayışına sahip olduğunu gösterir. Hayatı, “doğru-iyi-güzel” anlayışı ile izah ve inşa çabası, “yaşanabilir hayat” teklifinin olduğu iddiasıdır.

*

İslam’ın hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, kendi doğrularının ferdi ve içtimai çerçevede “gerçeklik” kazanması ile paraleldir. Hayatın içinde bulunduğu iklim, İslam’ın değerlerini doğrulamıyor olabilir. Başka kültürlerin oluşturduğu hayat gerçekliklerinin kendi doğrularını teyit etmeyeceğini bilir İslam. Hayatı kendi merkezine doğru çekme çabası, mevcut gerçekliklerin müsaadesi nispetindedir. Bu durum, siyasi/askeri baskılarla ilgili bir teşhis değildir. İslam’ın hayatı kendi merkezine çekme çabası, Müslümanlar marifetiyledir. Başka bir ifadeyle kendine iman edilmiş olması halinde bu çaba zuhur eder. İslam’ın kendine iman etmeyenlere kendi hayat anlayışını (mesela hukukunu) tatbik etmeyeceği vakası, hayatın kendi merkezine taşınmasını icbar etmeyeceğini gösterir.

*

İslam’ın bu çağda yaşanamayacağını ifade edenler, içinde bulundukları hayat gerçekliğinin başka bir medeniyet tarafından üretildiğini, hiçbir dünya görüşünün kendi üretmediği hayat gerçeklikleri içinde tam manasıyla doğrulanamayacağını ve yaşanamayacağını, her dünya görüşünün kendi hayatını ve hayat gerçekliklerini üreteceğini bilmeyen, anlamayan idrak fukaraları veya mevcut hayatı üreten medeniyetin gönüllü veya ücretli ajanlarıdır.

Hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklikler ile müdahale edilmesinden kaynaklanan gerçeklikleri birbirinden tefrik etmek gerekir. Hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklikleri İslam olduğu gibi kabul eder ve o gerçekliklere çare üretir ve teklif getirir. Mesela hastalık hayatın tabiatından kaynaklanan bir gerçekliktir ve İslam, hasta insanın namazı kıyam rüknünü yerine getirmeden kılmasına cevaz verir. Kıyamın namazın rüknü olması ve kıyamsız namazın geçerli olmaması, hayatın tabiatından kaynaklanan gerçeklik karşısında İslam’ın geri çekilme ve onu olduğu gibi kabul etme esnekliğini gösterir. Fakat kız öğrencilerin üniversiteye başörtü ile alınmaması, hayata müdahalenin oluşturduğu bir gerçekliktir ve İslam buna razı olmaz ve o gerçekliği nihai anlamda tanımaz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir