İSLAM’IN HAYAT ANLAYIŞI -5-

İnsan ve hayatta olan hiçbir şey reddedilmemiştir

Genel manada varlık (eşya), özel manada varlık (insan) ve bu ikisinin hareket ve temasından meydana gelen hayat bahisleri, birbirinden müstakilleştirilmemeli fakat birbirinden muhtar olarak tetkik edilmelidir.

Varlık, kâinat yekûnunda ifadesini bulan tamamı için kabul ve redde konu değildir. Başka bir ifade ile eşyanın reddi sözkonusu değildir. Yaratıcı iradeye inanan insanlar için yaratma fiilinin neticeleri olan varlık yekûnu, tüm çeşitleriyle “mevcudiyeti teyit edilen” ve tetkiki emredilen, insanın “teshir memuriyetine” konu olmaktan başka bir mana ifade etmez. Bu meyanda varlığın tetkiki, başka bir ifadeyle müspet bilimler, tavsiye ve emredilen bahisler olarak yerini alır.

Varlıklar, tabiatları itibariyle “iyi” veya “kötü” değillerdir. Varlıklar, mevcudat cümlesinden olarak kendi merkezlerinde vardırlar. Varlıklar, hayat ile temas ettiklerinde “faydalı” veya “zararlı” hale gelebilmektedir. “İyi” veya “kötü” olmak ile “faydalı” veya “zararlı” olmak birbirinden farklıdır. “Faydalı” veya “zararlı” olması, hayat ile temas kurduktan sonradır. Hayat ile temas kuran varlık, kendi merkezinde “iyi” veya “kötü” olduğu tartışmasından azade şekilde “faydalı” veya “zararlı” vasıflara sahip olabilirler. Çünkü hayat ile temasa geçtikten sonra hayat ile beraber değerlendirilmek zorunda kalınır. Diğer bir ifade ile hayat ile temasa geçtikten sonra varlık bahsi, hayat boyutunu da ihtiva etmek zorunda kalır. Hayat boyutunu ihtiva etmeye başladığında fayda ve zarar unsurları kendiliğinden zuhur eder.

Bu noktada zaruri bir teşhis ve izah bahsi kendini göstermektedir. Müspet bilimlerin veya genel manada bilimlerin İslam tarafından reddedildiği gibi ateist/laik/batıcı beyan ve iddialar, İslam ile ilgili derin bir cehaletin ürünüdür. İman etmenin tetkik etmeye mani olduğu istikametindeki genel yaklaşımlar, tahkiki iman (imanın tahkiki değil) için ilmin son raddesine kadar kullanılması lüzumunu ve bunun İslam tarafından tavsiye ve emredildiği hakikatini bilmeyenlerin psikolojik mastürbasyonlarıdır. Zira ancak bu tür iddia ve beyanlarla İslam’a karşı oluşlarının psikolojik (fikri değil, psikolojik) altyapısını ve gerekçelerini üretebilmektedirler. Bunu yapabilmeleri içinde İslam konusunda derin bir cehalet içinde bulunmaları şarttır. Tahkiki iman bahsi, İslam’ın anlaşılması noktasında sözkonusu olduğu gibi Allah’ın yarattığı kâinatın sırlarının çözülmesi cehdini de ihtiva ettiği, İslam ıstılahında (külliyatında) sarih şekilde görünür.

*İnsanın tabiatına ve hayatın mahiyetine dair temel teşhisler

Mesele, insan tabiatının ne olduğu ile ilgili doğru teşhisler yapmaktır. Doğrusu her dünya görüşü özünde bir insan tasavvuruna sahiptir. Daha dar manada söylemek gerekirse, her dünya görüşü önce bir insan tarifi yapmakla işe başlar. İnsan tarifini açıkça yapmış olmasalar dahi, insana bir hayat tarzı ve çerçevesi teklif etmiş olmak, aynı zamanda onun ne olduğu ile ilgili bir zımni tarif demektir. Dünya görüşleri ister insandan başlayarak dünya görüşüne ulaşsın, isterse dünya görüşünden başlayıp insana ulaşsın, neticede bir insan tasavvuruna sahip olmak mecburiyetindedir. Problemin kaynaklarından birisi tam burasıdır. Dünya görüşleri bir hayat çerçevesi oluştururken, ya insana hapishane kurmakta veya insana hürriyet bahşetmektedir. İnsan tabiatının en geniş hacmine ulaşamayan ve dolayısıyla mizaç çeşitliliklerini öngöremeyen ve kabul etmeyen dünya görüşleri, insanların birkaç mizaç hususiyeti üzerine hayat anlayışı inşa etmekle, insanı köleleştirmekte, mahkûm etmekte, kısırlaştırmakta, mecbur etmekte ve diğer mizaç hususiyetlerini imha etmeye teşebbüs etmektedir. Genel manada dünya görüşü veya daha dar manada hayat anlayışı ile insan tabiatı arasında paralellik kurmakta maharet kazanamamış olan fikir sistemleri, insan ile temasını sıhhatli bir zemine oturtma imkânına sahip olamamaktadır. Dünya görüşü bir defa örüldükten sonra artık ona iman edilmekte ve dolayısıyla insanlar (veya hayat) tarafından doğrulanamayan tekliflerinin insan tabiatı tarafından reddedildiğine kanaat getirilmesi zorlaşmakta ve hatta imkânsızlaşmaktadır.

İnsan tabiatının sınırlarının ve muhtevasının ne olduğu hakikaten fevkalade zor bir tetkik konusudur. Fakat bu zorluğu aşmanın pratik bir yolu olduğu da doğrudur. En azından insan tabiatının sınırlarını teşhis etme noktasındaki kolaylık şudur. İlk insandan günümüze kadar tüm insanların yapabildikleri ve aslında da kıyamete kadar gelecek insanların yapabilecekleri, “insan tabiatının” sınırlarını göstermektedir. Bu yaklaşım şu temel tespitten yola çıkar. İnsan (veya herhangi bir varlık) tabiatında bulunmayana herhangi bir özelliğin pratiğini gerçekleştiremez. İnsan tabiatının sınırlarını tespite imkân verecek bu yaklaşım, çok hoş görünmemektedir. Zira gerçekleştirilmiş olan tüm vahşilikleri, alçaklıkları, iğrençlikleri vesaire her türlü olumsuzlukları da ihtiva etmekte ve bu da insan vicdanı tarafından refleks olarak reddedilmektedir. Ne var ki, vaka budur. Hakikaten insanların yapabildikleri fiillerin karşılıkları olan özellikler, tabiatlarında bulunmaktadır.

Müspet ve menfi sayısız çeşitlilikteki insan tabiatının özellikleri karşısında dünya görüşü örenler ve bir hayat çerçevesi oluşturmaya çalışanlar, tedirgin olmakta ve tereddütlere düşmektedir. Bu noktada ortaya çıkan temel bahislerin ne olduğu malumdur. “İyi”, “doğru”, “güzel” ve “faydalı” olanların ne olduğu ve bunların hangi kaynaktan devşirilmesi gerektiği konuları kafa çatlatacak kadar ıstıraplıdır. Hayatın insana sımsıkı bağlı olmasına karşılık insandan muhtar olduğu da vakadır. Bu gerçeklik karşısında hayat çerçevesi oluşturma teşebbüsünün insan tabiatına ayarlı olma mecburiyetinin yanında hayatın muhtariyeti ile de alakalı olduğu açıktır. İnsan tabiatı ile hayatın mahiyeti arasına sıkışan tefekkür faaliyeti, “iyi-doğru-güzel ve faydalı” bahislerini tarif etmekte zorlanmaktadır.

İnsan tabiatının özelliklerinin çeşitliliği karşısında bir hayat örgüsü kurmak, insan tabiatında kabul edilecek özellikler, ıslah edilecek özellikler ve reddedilecek özellikler tasnifini şart kılmaktadır. Problemin kaynaklarından birisi de burasıdır. İnsan, tabiatında bulunan tüm özelliklerini yaşamak konusunda hür bırakılacak mıdır? Hürriyetin de tarif zorluğu tam bu noktada ortaya çıkar. İnsan tabiatındaki menfi hususiyetlerin de yaşanabilmesine imkân oluşturacak bir hayat anlayışı üretmek veya kabul etmek, hürriyet ile alakalı bir konu mudur? İşte ahlak (veya nizam) ile hürriyet paradoksunun meydana çıktığı nokta burasıdır.

Hiçbir fikir sistemi özünde, insan tabiatında bulunan menfi özelliklerin yaşanmasına imkân verecek bir yaklaşım içinde olmaz. Fakat problem, hangi hususiyetlerin menfi ve hangilerinin müspet olduğu noktasındaki tarif farklılıklarında kendini göstermektedir. Burası tam da ontolojik ve epistemolojik problemlerin kaynaştığı havzadır. Her dünya görüşünün farklı “iyi-doğru-güzel” anlayışına sahip olmasının kaynağı da burasıdır. Bu havzadaki kaynaşma ve çalkalanmanın binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca devam ettiği ve el’an da neticelenmediği vakadır. Her dünya görüşünün “iyi-doğru-güzel” anlayışının, belirli şartlar oluşturulduğunda bir müddet varlığını ve canlılığını koruyabildiği malumdur. İnsan tabiatının bazı özellikleri üzerine kurulmuş olması bir müddet de olsa doğrulanabilir kılmaktadır. Fakat mesele, bir dünya görüşünün hayat anlayışının bir müddet değil mütemadiyen hayat tarafından doğrulanabilmesidir. Ancak bu durumda hayatın sürekliliği mümkün olabilir.

Farklı dünya görüşlerinin hayat anlayışlarının bir müddet (mesela bir asır) canlılığını koruyabilmesi, kısa sürelerde test edilmesine imkân vermemektedir. Dolayısıyla beşeri bilimlerin (sosyal bilimlerin) laboratuarı yoktur. İnsanlığın tarih boyunca çektiği ıstırabın kaynaklarından birisi budur. Beşeri ilimlerin laboratuarının bulunmaması… Beşeri ilimlerin laboratuarının bulunmaması ve hayat anlayışlarının uzun süre olarak kabul edilebilecek bir zaman dilimlerinde varlıklarını muhafaza edebilmeleri, birden çok hayat anlayışının ve hayat gerçekliğinin varolabilmesini şart kılmaktadır. İslam’ın teşhis ve kabul ettiği ilk esas, insan tabiatının ve hayatın mahiyetinin farklı gerçeklikleri üretebilecek çeşitlilikte bulunduğudur. Bu sebeple olmalıdır ki, İslam, kendi siyasi hâkimiyeti altında bulunan farklı dünya görüşlerine mensup insanların kendi hayat anlayışlarına uygun üretebilecekleri hayat gerçekliklerini yaşamalarına müsaade etmiştir.

*İslam, insan tabiatının ana özelliklerini ve hayatın temel mecralarını kabul eder.

Temel anlayış noktasında, İslam ile insan arasında bir çelişki öngörmek, İslam’ı anlamamak demektir. Daha ağır bir ifadeyle söylemek gerekirse, İslam’ın Allah tarafından gönderildiğine inanmamak demektir. Allah’ın (CC) insanı yarattığı ve İslam’ı vazettiği temel kabulü, bunun ikisi arasında tezat görmeye manidir. İkisi arasında tezat görmek, nihai tecrit noktasında, Allah’ın kendi yarattığı insanı (hâşâ) bilmediğini kabul etmeyi gerektirir. Bu noktada, İslam’a inanmayanlar için değil Müslümanlar için idrak problemleri vardır. İslam’a inanmayanların “yaratıcı gücü” kabul etmediği için bahsini ettiğimiz anlayış örgüsüne sahip olmamaları tabidir.

İnsan tabiatının ana özellikleri, hayatı mümkün ve sürdürülebilir kılan özelliklerdir. Ana özelliklerin reddi, hayatı imkânsız kılar ve insana hapishaneden başka bir hayat alanı sunmaz. İnsan tabiatının ana özelliklerinin her biri, hayatta büyük mecralar üretir. İnsan tabiatının bu özelliklerinin kabulü, temel hayat mecralarının kabulünü de mecburiyet haline getirir. İnsan tabiatının özellikleri bahsinde ortaya çıkan temel problem, “ıslah edilebilir” özelliklerde kendini gösterir. Hakikaten müspet özellikler ve menfi özelliklerin birçoğu insanlık tarafından kabul edilebilir genellemelere kavuşmuştur. Problem, tabi halinde (kendi haline bırakıldığında) menfi olabilen fakat bir ahlaki donanımla müspet neticelere sebep olabilen ortadaki kategoride kendini göstermektedir. Aslında insanlık tarihi boyunca fazla marjinal olan fikir cereyanları haricinde tüm fikri çabalar, orta kategori dediğimiz “ıslah edilebilir” hususiyetler bahsinde tartışmıştır. Bununla beraber mahiyeti gereği müspet olan hususiyetlerin de “çerçeve içine alınmadığında” menfi neticeler vermesi engellenememektedir. Az da olsa müspet hususiyetlerin çerçeve içine alınması bahsi, tartışma konusu haline gelebilmektedir.

Cömertlik ve cimrilik özellikleri sözkonusu olduğunda akıl sahibi hiçbir insan cömertliğin müspet ve cimriliğin menfi mizaç hususiyeti olduğu konusunda tartışmaz. Bunun gibi insanlık tarafından genel kabul gören hususiyetler bahsinde tartışmaya mahal olmadığı açıktır. Veya bu misalde olduğu gibi mahiyeti açık olan özellikler konusunda tartışma açanlar, zaten insanlık ailesinden sayılmamalıdır. Fakat cömertlik ile müsriflik arasında soğan zarı kadar ince bir sınır olduğu hatırlandığında cömertliğin çerçeve içine alınması ve müsriflikten insanların muhafaza edilmesi bahsi açıktır.

Mülkiyetin hayatı sürdürülebilir kılan mahiyeti, onun reddini imkansız kılmaktadır. Fakat mülkiyet hakkının sınırlandırılmadığı ve bir çerçeve içine alınmadığı ihtimalde, sahibinin hayatını sürdürülebilir kılarken diğer insanların hayatını inkıtaa uğrattığı/uğratacağı ihtimali karşısında “malik olma hissinin” ıslah edilmesi lüzumu apaçık bir vakadır. Mülkiyetin, başka insanların üzerinde sömürü aracı haline getirilmesi ve hayatlarını kesintiye uğratma ihtimali, tek ihtimal olarak teşhis edildiğinde ortadan kaldırmak gerekecektir. Islah edilebilir tabiat özelliği ile kastımız budur. Mülkiyet, neticeleri itibariyle tek ihtimale bağlanabilir değildir ve kullanım sınırları ve istikameti itibariyle faydalı veya zararlı olabilmektedir.

Ahlakın lazım olduğu nokta, müspet özelliklerin çerçevelenmesi, ortada olan özelliklerin ıslah edilmesi ve menfi özelliklerin iptal edilmesi veya zapt altına alınması içindir. Bu meyanda İslam, insan tabiatındaki menfi özellikleri zapt altına almak, müspet özellikleri çerçeveleyerek kabul etmek ve ortada bulunan özellikleri de mutlaka ıslah ederek kullanılabilir hale getirmek niyetindedir. Bunun yolu da ahlaktır. İslam’ın ahlaka verdiği ehemmiyet hatırlanırsa, ne kadar tabi bir yol tercih ettiği görülür. Zira ahlak, hukuk gibi zecri tedbirlerden ziyade insanın kalbine ve aklına hitap ederek, gönüllülük esasını önceler. Zaten insanın tabiatına nüfuz edilemediğinde hayatı tanzim etmek kabil değildir veya bu durumda hayatın tanzimi ancak silahla olur. İnsan tabiatındaki hususiyetler çerçevelenemediğinde hayatı tanzim etmeye çalışmak, “insana rağmen” bir mahiyet arzeder ki, çatışma da bu noktada zuhur etmektedir.

*İslam, farklı dünya görüşlerinin hayat anlayışını ve hayat gerçekliğini kabul eder.

Allah (CC) “mutlak doğru”yu vahiy ile vaaz ve tebşir etmesine rağmen, insan tabiatındaki farklılıkların farklı hayat gerçeklikleri üretebileceğini ezeli ilmi ile bilir. Aslında mutlak doğrunun mevcudiyeti, diğer tüm “doğru” üretme teşebbüslerini reddeder. Fakat Allah (CC) doğruyu (üstelik mutlak doğruyu) gösterdikten sonra insanlara yanlış yapabilme hürriyetini vermiştir. Yanlışlardan mürekkep bir hayat gerçekliğinin varlığını silahla ortadan kaldırmayı menetmiştir. Ki insanlar imtihan olabilsinler…

Allah’ın (CC) mutlak doğruyu vazetmesine rağmen farklı hayat gerçekliklerini mümkün görmesine ve insanlara bu hürriyeti bahşetmesine mukabil, insanlar (mesela filozoflar veya ideologlar) kendi ufukları ile sınırlı olarak ulaştıkları düşüncelerini “mutlak” olarak insanlara sunmuşlar ve fırsat ve imkân bulduklarında farklı hayat gerçekliklerini silahla imha etmeye teşebbüs etmişlerdir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir