İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI

-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI
Batının bilgi, bilim ve felsefedeki teorik üretimleri, siyasi, iktisadi, askeri alandaki maddi güç üretimleriyle birleşince ortaya dehşetengiz bir yekun çıktı. Dünya, bir taraftan batının karşısında yer alabilmenin zihni altyapısını kaybetti diğer taraftan batıya karşı mukavemet ve mücadele etmenin fiili imkanlarından mahrum kaldı. Batının gerçekleştirdiği dehşetengiz güç yığınağı karşısında, batıya karşı mukavemet etmek isteyenlerin akılları parçalandı. Topyekun mukavemet etmeyi göze alamayanlar, bir kısmını kabul bir kısmını reddetmek gibi parçalı akıl formuna savruldular, bunun neticesi olarak da eklektik düşünce yapıları oluştu.
İslam’ın yekununa muhatap olmak, sadece batı değil, İslam’ın dışındaki her şeyi reddetmekti. Batının tamamını reddedemeyenler, İslam’ın yekununa muhatap olma maharetini kaybettiler. Veya başka sebeplerle İslam’ın yekununa muhatap olamayan, buna karşılık parça fikirlerle meşgul olanlar, batının da bir kısmını kabul bir kısmını reddetmeye başladılar. Bu durum pozitif aklı benimseyen, benimsediğini bile farkedemeyen Müslümanlarda kökleşti, yerleşti ve yeni hezeyanlar ortaya çıktı, buna da “İslam’ın doğru anlaşılması” gibi isimler buldular. Eroine müptela olan bir bünyenin, eroin almadığında sıhhatinin bozulması gibi, Müslümanların kalbi ve zihni evrenini işgal eden batılı zehirler, bünyenin sıhhat alameti ve ihtiyacı haline geldi.
Batıdan etkilendiğini bilmeyen, batıdan aldığı zehri İslam’a ait bir muhteva zannedenlerde ağır hasar meydana geldi. Bir kısmı ise batıdan bir şeyler aldıklarını biliyorlardı fakat aldıkları zehrin lazım olduğuna (her nasılsa) inandılar, zaten bu sebeple ve bilerek aldılar. Bunlardaki hasar daha ağırdı mutlaka fakat Müslümanların bunlara karşı tavır alma imkanları vardı ve hasar kendilerinde mahfuz kaldı, etrafa fazla saçamadılar.
İmam-ı Gazali Hazretlerini, felsefenin hesabını gördüğü için tenkit edenler çıktı. Felsefenin hesabını gördüğü için Müslümanların tefekkür cehdini engellediğini ve tefekkür mecrasını tıkadığını söyleyerek tenkit edenler, felsefeyi tek tefekkür mecrası olarak kabul edecek kadar batıdan etkilenmişlerdi. İslami tefekkürün olmadığını, irfan ve hikmet geleneğinin bir mana ve kıymet ifade etmediğini söyleyecek noktalara kadar savrulan bu tür Batılılaşmış Müslümanlar, İmam-ı Gazali Hazretlerinin, felsefenin hesabını görecek çap ve derinlikte bir tefekkür sahibi olduğunu, bu tefekkürün de bizatihi İslami tefekkürden başka bir şey olmadığını anlamadılar. Bu kadar sarih bir konuyu anlamamak, ancak batılı zehirleri hazmetmiş, kendi akıl ve zihin bünyesine yerleştirmiş olmakla mümkündü.
Batılı akıl olan pozitif aklı kuşandığını bile farketmeyen, İslam’ın, insanda önce bir akıl bünyesi (akl-ı selim) inşa etmek istediğini bilmeyen, kalbi ve zihni evreninde akl-ı selimi inşa edememiş olanlar, İslam’a, batıdan bakmaya başlayan “yerli şarkiyatçılar” haline geldi. Pozitif akılla İslam’a bakınca, bizzat Fahri Kainat Efendimizin devri saadetlerinde tatbik edilen “recm” cezasını, batının sahte hümanizminden etkilenerek reddeden, reddederken de “İslam’da böyle bir ceza yoktur” cinsinden yol arayan reformistler görüldü. Bunlar, reformist ithamını da asla üzerlerine almadılar, “sahih İslam” isimlendirmesiyle zehirlerini insanlara zerkettiler. Recm cezasının vahşi olduğunu, İslam’a yakışmadığını iddia ettiler ve bunu bir Yahudileşme temayülü olarak gördüler. Yahudilerin dini tahrif etmelerinin benzerini kendileri yaptılar, Yahudileşmenin Müslümanlar içinde nasıl olacağını gösterdiler ama kendileri gibi düşünmeyen, batılı zehirleri içmeyen, sıhhatli akıl bünyesine sahip olan Müslümanları, tam olarak kendilerinin işledikleri suçla itham ettiler. Batıdan etkilendikleri kadar Allah ve Resulünden etkilenmeyen bu tür zehir doktorları muteber şahsiyet olarak piyasada dolaşmaya devam ediyor.
*
Allah Azze ve Celle ne buyurmuşsa doğrudur, iyidir, güzeldir. O’nun Resulü ve Habibi ne buyurmuşsa, ne yapmışsa doğru söylemiştir, güzel yapmıştır, mutlaka iyidir. İman ve istikamet budur… Yeryüzünde, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bir Hadis-i Şerifine muadil söz yoktur, Devri Saadetlerinden sonra Müslüman veya Kafirler tarafından söylenmiş sözlerin yekunu, O’nun bir sözüne denk kıymet ifade etmez. Şahsiyeti hiçbir insanla, kelamı ise hiçbir insanın kelamı ile mukayese edilmez. Herhangi bir şekilde mukayese edilmesi, hatta mukayese edildiği intibaı verilmesi, batıldır, dalalettir. Hüküm bu olmasına rağmen, “merhamet” bahsini batının hümanizminden ödünç alanlar, alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin tatbikatını, hem de Kur’an-ı Kerim’i yanlış anladığını ihsas ederek reddetmektedir. Bizzat varlığı rahmet olanın tatbikatını, merhametten uzak görecek çapta savrulanlar, tabii ki dinde reform yapıyorlar. Merhametin ölçüsünü batıdan devşiren, o ölçüyle varlığı merhamet olan Kainatın efendisini hesaba çeken bu güruh, İslam anlayışının ve tabii ki İslam birliğinin önündeki en ciddi engellerden biridir.
Bu tür akıl bünyesine savrulan şahıslar, ilim ve fikir adamı kisvesiyle piyasada dolaşıyor ve üstelik de İslam Birliğinden bahsediyorlar. Muhtevada yolunu şaşıranlar, cisimde birleşseler bile ne fayda… Muhtevada istikametini doğru tayin edemeyenler, şarkı söyleyerek namaz kılanlara benzer, sureta namazdır ama kıraati Kur’an-ı Kerim yerine şarkı olduğunda ona namaz denir mi? Türkçe namaz ucubesinde olduğu gibi, (muhalfarz) herkes o şekil üzere ittifak etse, ortaya çıkan manzara, ümmetin birleşmesi midir ya da o kalabalığa ümmet mi denir?
*
Pozitif akıl, tabii olarak rasyonalisttir, akılcıdır. Pozitif akla sahip olduğunu anlamayanlar, İslam rasyonalistleri haline geldiler, İslam’ı, sadece akıllarıyla ama pozitif akıllarıyla anlamaya çalıştılar. Pozitif akıl, yani rasyonalist akıl, yani akılcı akıl İslam’ı anlamaz. İslam irfanının inşa ettiği akıl bünyesi ve çeşidi olan akl-ı selim İslam’ı anlar. Akl-ı Selim ki, hem anladığını anlar hem de anlamadığını anlar. Anlamadığını anladığı için de, anlamadığı yerde durur. Pozitif akıl ise her şeyi anladığı vehmindedir, bu sebeple hiçbir yerde durmaz, dolayısıyla haddini bilmez. Haddini bilmeyen akıl, “had” bilmez, had bilmeyen aklın dini olmaz.
İslam’ın teklif ettiği, İslam irfanının inşa ettiği, Müslüman şahsiyetin merkezi idrak melekesi olan akl-ı selimin en mühim hususiyeti, hassasiyet sahibi olmasıdır. Hassasiyet; iman, sadakat, idrak unsurlarının muhteşem terkibidir. Önce iman etmek gerekir. Sonra iman konusu olan Allah’a, O’nun kitabına, Resulüne, O’nun Sünnetine sadakat şarttır. Sonra, iman ile sadakati mezcedecek olan derin idrak gelir. İdraksiz iman ve sadakat, hassasiyet değil, yobazca refleksleri geliştirir, sadakat yoksa iman ile hassasiyet arasındaki köprü kurulamaz böylece hassasiyet gelişmez. Sadakat, sadece Allah ve Resulünden etkilenmektir, başkalarından etkilenmek ancak onların Allah ve Resulünden etkilenmeleri nispetindedir. Allah ve Resulünden hiçbir şekilde etkilenmemiş hatta onlara savaş açmış şahıs ve fikirlerden etkilenmek, sadakatten ayrılmaktır, o hal gizli isyandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir