İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-4-LİBERALİZASYON

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-4-LİBERALİZASYON
İslam Birliğine giden yolun güzergahında, ferd, cemaat, cemiyet, ümmet menzilleri var. Bu menziller, ferdi varoluş merkezi ile içtimai varoluş çerçevesinin farklı tezahürleridir. Ferdi varoluş şahsiyet terkibiyle tezahür eder, içtimai varoluş ise cemaat ve cemiyet (toplum) hacimlerinde gerçekleşir. Ümmet olmanın çatısı ve çerçevesi ise ancak medeniyet tasavvur ve inşası ile kabildir. Cemaatleşmek, mensubiyet ve teşkilat temrinlerini oluşturur ve içtimai boyutu ihmal edecek derinlikte ferdileşmeye mani olur. Cemiyet ise içtimai varoluşun siyaset ve devlet ihtiyacını da karşılayacak ufuktur.
Herhangi bir bünyeye (cemaate, guruba, teşkilata, harekete) mensup olmamak, yalnız başına kalmak ve buna da ferd (uydurukçasıyla birey) olabilmek, ferdi varoluşunu gerçekleştirmek diyerek kutsayan “bedeviler” var. Ferdi varoluş meselenin bidayetidir ve mühimdir lakin içtimai varoluşu reddeden, ihmal eden, umursamayan ferdi varoluşlar, bedevilikten ibarettir. İslam, ferdi ve içtimai varoluşu birbirine tercih etmeyen, aksine birbirinin mütemmimi olarak gören, her ikisini de hemzaman olarak talep eden, ferdi cemiyete, cemiyeti ferde kurban etmeyen bir muvazene ve terkip harikuladesidir. En kıymetli teklifi olan imanı ferde sunan ve ondan talep eden İslam, ahkamının ve ibadetlerinin şahikası olan namazın, cemaat ile kılınabilmesi için tertibini değiştirecek kadar içtimai varoluşu mühim görmüştür. Üçüncü rekatta cemaate yetişen mümini cemaate dahil etmiş, birinci rekatını üçüncü rekattan sonra kılınmasına müsaade etmiştir.
*
Müslümanlardaki hakikat kaygısı, İslam’ı doğru anlama cehdinden ibarettir. Çünkü Müslümanlar için hakikat apaçıktır, sarihtir, vazıhtır, İslam’ın ta kendisidir. Müslümanlar hakikati aramazlar, zaten hakikate teslim oldukları için Müslümandırlar. Müslümanlar için hakikat arayışı varsa eğer, o, İslam’da derinleşme, İslam’ın derununda inkişaf, murad-ı ilahiye kurbiyet cehdidir. Ezcümle Müslümanların meselesi İslam’ı doğru anlamaktır.
İslam’ı doğru anlamanın birçok şartı ve yolu var lakin en mühim ikisi, “usul” ve “çerçeve” bahsidir. Bir çerçeveye tabii olmayan, bir usul kullanmayan kişinin, ne anlarsa anlasın “doğru anlaması” muhaldir. Çerçeve, efradını cami, ağyarını mani olacak şekilde İslam’ı muhtevi olmalıdır. İslam’ın efradı ile ağyarını birbirinden tefrik edecek, efradının varoluşunu gerçekleştirecek, ağyarının bünyeye sızmasına mani olacak anlayış yekununa “çerçeve” diyoruz. Usul ise, önce efradı ile ağyarını birbirinden tefrik edecek, birbirine nüfuz etmesine mani olacak, sonra efradının merkezi (tevhidi) anlayış mimarisini kurabilecek, efradın birbiriyle münasebetlerini, mütenakız şekilde değil, mütekamil bir terkip kıvamında inşa edecek olan idrak yoludur.
Anlayış çerçevesi ve usulü yoksa kişi sayısınca İslam var demektir. Kitabı ve Resulü tek olan din, tektir. Farklı anlayışların olması, farklı bakışların mümkün görülmesi, farklı din tasavvurlarına kadar savrulamaz. Farklı anlayışlar (mesela mezhepler) ise ana çerçeveyi aşamaz, taşamaz, merkezi (tevhidi) kavrayışı ihmal ve ihlal edemez.
*
Son yirmi otuz yıldır gündemde olan, son yıllarda da yaygınlaşan bir liberalizasyon cereyanı var. Liberalizm ile Müslümanlığı harmanlayan eklektik bir yaklaşım değil kastımız, Müslümanların bir kısmının önce çerçeveyi (Ehl-i Sünnet anlayışını) sonra da “usulü” kaybetmesiyle başlayan bir süreç… “Ben böyle düşünüyorum, ben böyle anlıyorum, benim İslam anlayışım bu” gibi cümlelerle tezahür eden, sadece kendinden bahseden, sadece kendinde merkezleşen, sadece kendi aklına itimat eden bir cereyan… “O senin fikrin, sen öyle anlıyor olabilirsin, senin anlayışın beni bağlamaz” türünden cümlelerle izhar edilen yaklaşım, bir taraftan “çerçeve” kaygısı çekmediğini, diğer taraftan içtimai varoluşu umursamadığını, İslami anlayışı ferde indirerek İslam Cemiyetini kurmayı engellediğini ilan eden bir bakış…
Karşısındaki ile kendini eşit gördüğü için onun fikrini umursamayan, her insanın birbiriyle eşit olduğuna inandığı için de hiç kimsenin fikrine kıymet vermeyen bir akıl savrukluğu ile karşı karşıyayız. Eşitlik meselesini bazıları müçtehitlere kadar, bazıları müçtehit imamlara kadar, bazıları ise sahabeye kadar çıkarıyor. İstisna kabilinden de olsa Peygambere kadar çıkaranlar var ya, onların irabda mahalli yok. Bunlar, ancak İslam’ı yanlış anlamanın misali olabilirler. Çünkü daha insan bahsini bile doğru anlamış değiller, her insanın idrak istidadı ve maharetini aynı seviyede görmek gibi bir gariplik içindedirler. Oysa her insan eşit, her insanın idrak istidat ve hacmi denk olsa, farklı fikir ve anlayışlar olmazdı, bu kadar basit bir gerçekliği bile anlamamış olanlar, her insanın İslam’ı aynı seviyede idrak edebileceğini düşünüyorlar. Diğer taraftan, hayatı boyunca İslam’ı anlamaya çalışmış, İslami ilimleri tahsil etmiş birisiyle, günde bir saat, o da herhangi bir usul takip etmeden kitap okuyanın İslam’a vukufiyetinin aynı derecede olacağını düşünüyorlar. İslam’ı tedris ve tahsil etmeksizin, boş zamanlarında Kur’an-ı Kerimi mealinden okuyanlar, “ben böyle anlıyorum, senin fikrin sana, benimki bana” diyebilecek kadar cüretkarlaşıyor.
*
“O senin düşüncen, ben öyle değil böyle anlıyorum” diyen birisi, aynı zamanda muhatabının da farklı düşünmesine itiraz etmemeli. Muhatabının kendi fikrine itirazının yolunu kapatan birisi, muhatabının fikrine itiraz hakkını kaybetmez mi? Öyleyse kendi ferdi anlayışını makul, meşru ve doğru gören birisi, diğer herkesin anlayışını da meşru, makul ve doğru kabul etmek zorundadır. Zaten liberalizmin kökünde de bu yaklaşım var, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler”… Batıdan nakledilen liberalizm, fikir değil, fikirsizlik halidir. “Herkes her istediği gibi düşünebilir, herkes her istediğini yapabilir” anlayışı, fikir üretmeyi bir usule bağlamadığı için fikir mahrumudur. Müslümanlar ise Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile mahdut oldukları için, kaynakları, çerçeveleri, usulleri var. Liberalizmin hiçbir kaynağı, metni, çerçevesi yok. Bu sebeple liberalizm bir cemiyet, nizam, devlet, medeniyet tasası çekmez.
“Sen öyle düşünebilirsin, ben böyle düşünüyorum” diyen bir kişi, diğer insanlarla müşterek hayat alanları kuramaz. Müşterek hayat alanları, müşterek anlayış ve kaidelerle mümkün, müşterek hayat anlayışı olmadığında ise cemiyet ve medeniyet oluşmaz. “Herkes istediği gibi düşünebilir” dendiği andan itibaren iki kişilik müşterek hayat bile kurulamaz. Liberalizm, küçücük içtimai bünyeler bile kurmaya muktedir değil. Özellikle ABD’de yaygın olan liberalizmin, cemiyet ve devlet kurabildiği düşüncesi bir vehimden ibarettir. Çünkü liberalizm hayatın tamamına şamil değildir, öyle olduğu andan itibaren hayatı taşıyamaz, sadece dağıtır, çözer. En yaygın olduğu ABD de bile sadece iktisadi sahada yoğun şekilde caridir, mesela siyaset, ahlak, devlet gibi hayat alanlarında zannedildiği kadar liberal değildir, olamaz.
İslam gibi tevhid imanı ve vahdet anlayışı olan bir din, asla liberalizme geçit vermez. Ne var ki Kur’an-ı Kerimi mealinden okuyup içtihat yapan, her Müslümanın içtihat yapma kudret ve salahiyeti olduğunu düşünen, bu sebeple “ben Kur’an-ı Kerimi senin gibi anlamıyorum” diyen kişiler, liberal olmadığına yemin edecek kadar liberalizm düşmanıdır. Kur’an-ı Kerimi okuyor olmanın liberal olmaya mani olduğunu zanneden bu çeşit kişiler, “metodik liberal” olduklarını anlamıyorlar. Ne okunduğu kadar nasıl okunduğunun da mühim olduğunu farkedememiş akıl sahipleri, içtihat salahiyetini kimseye vermediklerini, vermemek gerektiğini söylüyor. Cemaatler arasındaki ayrışma problemdi ama bunların atomize oluyorlar.
Hallerine bakınca, iki kişiyle aynı anlayışa sahip olmaktan imtina ettiği intibaı veriyor. Kendinde vehmettiği içtihat salahiyetini de adam gibi kullanmıyor, içtihat salahiyetine sahip olduğunu zannettiği için, diğer Müslümanlardan farklı düşünmek zorunda hissediyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir