İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-yayınlandı-
Tevhide tecrit ve tenzih ile ulaşmak kabildir. Namütenahi tenzih güzergahı, Allah Azze ve Celle’nin lütuf ve ihsanı dışında katedilmesi muhal bir mesafedir. Öyleyse Müslümanların tevhide ulaşma cehd ve gayreti yanında, dünyada, birlik ihtiyacını karşılayacak bir müessese gerekir. Tevhidden hemen sonra vahdet meselesini konuşuyor olmamızın temel sebebi bu değil midir? Vahdet bahsi, tevhid bahsine bitişiktir ve arasındaki münasebet zorlu sırlardan biridir.
Müslümanlar tevhidden bahsetmeden vahdetten bahsedemezler ama vahdetten bahsetmeden de tevhidden bahsedemezler. Vahdet, ikamesi, inşası, gerçekleştirilmesi mümkün olan bir menzilde bulunduğu için, kalbi-ruhi süreçlerinde tevhid ile meşgul oldukları kadar, zihni-akli süreçlerinde ve tatbikatta vahdet ile meşgul olmalıdırlar.
Aynı dine mensup olanlara ümmet diyorsak, ümmetin (ve tabii ki dinin) tek mümessili olmalıdır. Tevhid münhasıran Allah Azze ve Celle içindir, vahdet ise kainattaki her varlık ve vakıada müşahede edilebilen, hayatın her alanında inşa ve ikamesi mümkün olan bir kıymettir. Yeryüzünde vahdeti gerçekleştiremeyen Müslümanların, tevhid güzergahında mesafe aldıkları iddiası ham hayaldir. Vahdeti bozan unsurların olması, hatta vahdete kasteden gurup ve anlayışların bulunması mümkündür, aslolan, her Müslümanın kendi kalbi ve zihni evreninde, ruhi ve akli mecrasında vahdeti inşa etmesi, yeryüzünde de ikamesi için çalışmasıdır.
*
Müslümanlar, kalbi ve zihni havzalarında ikamet eden, ruhi ve akli mecralarında akan, hukuk, ahlak ve edep sahalarında tezahür eden bir şahsiyet inşa etmeliler, bu şahsiyet, tatbikatta vahdete, nazariyatta ise tevhide yönelmelidir. Kalbi ve ruhu tevhide bağlı, zihni ve aklı ise vahdete kilitli olan, bunun ferdi sahadaki şahsiyetini, içtimai sahadaki cemiyetini inşa eden bir Müslüman insan numunesi zuhur etmelidir.
İslam’ı yalnız başına anlayan, anladığını iddia eden, başkalarının anlayışını umursamayan, bir çerçeve ihtiyacı duymayan, İslam’ın her sahada tatbikini ve yaşanmasını mümkün kılacak bir havza ve iklim inşası için çalışmayan “bedeviler” ile vahdet gerçekleşmez. Bunlarla ümmetin birliği olan hilafetin ikamesi bir tarafa, küçücük bir cemaat inşası bile kabil olmaz.
Cemaat ve guruplar, vahdeti engelleyen bünyeler değil, aksine vahdetin küçük misallerini ve temrinlerini gerçekleştirmeli. Vahdeti, kendi cemaat bünyesinden ibaret gören, vahdetin hacmini cemaatin ufkuyla sınırlayan anlayış ve bünyeler, vahdeti ikame edemez aksine vahdeti imha ederler. Fiilen zaruret olan cemaatleşmeler, asıl maksada matuf olmalıdır, asıl maksadı ortadan kaldıran bünyeleşmeler ise reddedilmeli.
*
Hilafet, Hz. Ali’den (ra) sonra tüm İslam coğrafyasına ve tüm Müslümanlara şamil olmamıştır. Emeviler döneminde aslından koparılmış, bu sebeple İslam coğrafyasının birçok bölgesinde isyan ve bağımsızlık hareketleri zuhur etmiştir. İlerleyen asırlarda ise hilafet manevi birliğe delalet etmiş, siyasi birliğin çatısı, meşruiyet kaynağı gibi bir vazife deruhte etmiş, zamanla birlikte mekan da değiştirmiştir. Tarih muhasebesi uzun bir bahistir, burada dikkat edilmesi gereken nokta, hilafet, son İslam medeniyeti olan Osmanlıda tekrar dirilmiş ve tüm ümmete (Şia hariç) şamil hale gelmiştir. Tüm ümmetin (uzaktakiler kendi rızalarıyla) İstanbul’a, Hilafete bağlılığı tekrar gerçekleşmiş lakin bir taraftan Asya’nın doğusuna (Endonezya’ya) kadar uzanan, bir taraftan Afrika’nın ortalarına kadar ulaşan ümmet coğrafyası, Osmanlı hilafetinin de fiili tasarrufunun sınırları dışında kalmıştır. Oralardaki Müslümanların, İslam devletlerinin rızalarıyla Osmanlı hilafetine bağlanmış olması, Osmanlının tasarrufunun ve idaresinin oralara kadar uzanabildiğini göstermez. Birkaç asır önceki bu misal, hilafetin bu günkü şartlarda yeni bir müessese örgüsü ile ikame edilmesini şart kılmaktadır.
Şimdiki imkanlar tabii ki birkaç asır öncekinden çok daha fazla ve ileridedir. Ulaşım ve muhabere vasıtalarındaki gelişmeler, Osmanlı hilafetindeki fiili imkansızlıkların çoğunu ortadan kaldırmıştır. İmkanların artmasıyla beraber başka zorluklar da ortaya çıkmış, mesela nüfus büyüklüğü merkezi bir idareyi fevkalade zorlayacak hale gelmiştir. Ezcümle, yeni imkanlarla beraber yeni zorlukları da tetkik etmek, neticede mevcut şartlara uygun bir Hilafet müessesesi fikri geliştirmek zaruret haline gelmiştir.
*
Bu günün imkan ve şartlarında Hilafet makamının, “müesseseler örgüsü” halinde ikame edilmesi doğru görünüyor. Hilafet makamı, tabii ki fikri ve fiili zorlamalarla asıl vazifesinden uzaklaştırılmamalıdır. “Asıl” olanı muhafaza ederek, bugünün şartlarında ikamesi ve idaresi mümkün bir müessese ve makam inşa edilmelidir. “Müesseseler örgüsü” teklifimiz, bu temellere dayanmakta, bir taraftan “aslını” muhafaza etmeyi diğer taraftan da ikame ve idaresi mümkün olan bir makam inşasını hedeflemektedir.
Allah Azze ve Cellenin dini, dinini teşkil eden her bir beyanı, dünyanın ve kainatın toplamından misilsiz ve mukayesesiz daha kıymetlidir. Allah ve Resulünün beyanlarındaki bir kelimeyi bile “esasından” koparmak düşüncesi ve çabası, Onlara savaş açmaktır. “Zamanın şartları ve imkanları” ifadesi, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi değiştirmek manasına gelmez. Bu esası tespit ve ilan ettikten sonra ifade edelim ki, haberleşmeyi süvariyle mektup göndermek yerine bu günkü imkanlarla yapmak misalinde olduğu gibi mevcut imkan ve şartlardan meşru çerçevede istifade edilmesi lüzumu açıktır. Mesele zarf değil de mazruf olduğuna göre, mektubun içindeki haberi hızlı şekilde yerine ulaştırmak gerekir. Misalin basitliği, mevzuun vuzuha kavuşturulması içindir. Bugünün şartları ve imkanlarının hepsi bu misalde olduğu kadar kolay anlaşılabilir ve faydalanılabilir değildir. İmkan ve şartları değerlendirmek, hangilerinin kullanılacağına karar vermek çok ciddi tetkikleri ve münakaşaları gerektirir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir