İSLAM DÜŞÜNCE TARİHİNDE YENİLİK ARAYIŞLARI – 2

İbni Haldun: “Devletler doğarlar, büyürler, ölürler. Ümran da böyledir.” der. İbni Haldun’un sosyolojik bağlamda yaptığı bedevi – hadari ayrımından kültürel anlamda yenilik – gelenek ayrımı çıkarmak mümkündür

Bedevilik “kendi içinde yaşamayı, durağanlığı, var olanı korumayı”gerektirir.  Hadarilik “  şehirleşmeyi, kendi dışına açılmayı, yeni durumla ortaya çıkan sorunları çözmeyi ” gerektirir.

İbni Haldun’a göre her toplum bedavet ve hadaret dönemi yaşar. Medeniyetler tabiri caizse bir “Dağdan şehre inme” hareketidir. Örneğin Araplar güneyden kuzeye göç hareketiyle tarih sahnesine çıkmışlardır. İbni Haldun, İslam’ın yükselişi yerine daha çok “Mudar’ın yükselişi” deyimini kullanır. Yani Hz. Peygamberin kabilesi Adnani Arapları’nın Mudar kolunun Mekke’ye gelmesi ve oradan zamanla tüm ortadoğuya ve Akdeniz civarına yayılmaları hareketi.

Bedavetten hadarete yöneliş uzun bir zaman ve mekânın işlevsel hale getirmesiyle oluyor. Hadarete yöneliş her kavim, her düşünce, her sistem, her devlet, her medeniyet için geçerli olan bir durumdur. Bedavet ve hadaret tartışması birey üzerinden, düşüncenin/nazarın gelişimi açısından, ümran üzerinden yapılabileceği gibi esas itibariyle sosyolojik olarak bir toplumun sahip olduğu yöneliş ve eğilimleri açısından değerlendirilmektedir.

Türk bedaveti ve hadareti bakımından ise artık bedavet ruhu bitmiştir/bitmelidir. Bin yıllık kavimler göçü durmuştur. Şehirlere yerleşilmiş, medeniyetler kurulmuştur. Şimdiki ruh hadaret ruhu olmalıdır/olmak zorundadır. İbni Haldun hadaret ruhunun temelinin alet üretme, ticaret yapma, ilim, kültür ve sanat, alma, satma, üretim, iş bölümü, incelik, kibarlık, kahr ve şehirli insanı özgürleştirme vs. olduğunu söyler. İşte yenilikçiliğin ve gelenekçiliğin sosyolojik kökleri buralara dayandığını söylememiz gerekiyor. Bedavetten gelenekçilik, hadaretten yenilikçilik çıkmıştır. Şimdi bedavet ruhundan hadaret ruhuna geçmek için bütün bir toplumsal yapının, hala bedavet zihniyetinde kalan, her alanda var olan kurumsal/kuramsal anlayışının değişmesi gerekiyor.

                     Özellikle son dönem düşünce eylemlerimize baktığımızda yenilik ve gelenek kelimelerinin kavramsal olarak, anlayış olarak, kökeninde var olan düşünce sistemi olarak hararetli bir şekilde tartışıldığını, ön kabul ve ön reddinin oluştuğunu görüyoruz. Biz de konunun genel diyalektiği açısından anlamaya dönük bir çabanın içindeyiz. Peki, neden “gelenek” ve “yenilik” kelimeleri? Bu soruya cevap aramadan önce şunu belirtmeliyiz ki, gelenekçi – yenilikçi ayrımı genellikle reddedilir ve yokmuş gibi davranılır. Var olan bir tartışmayı oluşturan kavramsal fenomeni/gerçekliği inkâr etmek, inkâr edenin kafasını toprağa gömmesi demek olur ki, bu da yeni bir bedavet anlayışını oluşturur.

                      Düşünce tarihimizde bu konu ile ilgili “ ihya, tecdit, müceddid, ehl-i sünnet, ehl-i bidat, ahbari, usuli” vb. ifadeler kullanılmıştır. Bu kavramların daha çağdaş olmasından, yaşanılan ana hitap eden kavramlarla bir düşünceyi nakşetme çabasından, görünen manzarayı daha net ifade etmemize yardımcı olup nazarımızı oluşturmamızdan dolayıdır ki  “ gelenek ve yenilik” kavramlarıyla düşünce debimizi anlamaya çalışıyoruz.

Bundan dolayı bizi biz eden kavramların yerli yerinde kullanılması ve iyi bir zan ile tartışılması, geleceğin inşası açısında daha isabetli olacaktır. Evet, Bedavet ruhu, durağanlığı, kendi içinde yaşamayı, yeni durumlarla pek karşılaşmadan kendi dünyasında yaşamayı, var olanı muhafazayı gerektiriyor. Hadarileştikçe yeni durumlarla karşılaşıyor, farklı kültür ve medeniyetlerle karşılaşıyor, şehirleşiyorsunuz. Bu durumda da yeni durumlara ayak uydurmak, yaslandığınız dünya görüşünü her yeni zamanda yeniden yorumlamanız gerekiyor. Basit bir karşı çıkışla yaşanılanı sadece inkarla hiç kimse ayaklarını yere sağlam basamayacaktır. Bütün yönleriyle ve alanlarıyla AB ile olan ilşkilerimiz, Amerika, Çin ve yenidünyanın oluşturduğu güç ve düşünsel paradigmalarını çok iyi analiz etmeli ve antitezci olmak yerine bize özgün yeni tez ve sentezler üretmenin gayreti içinde olmalıyız. Çünkü yaşanılan çağın bizim üzerimizde ağır bir emanetin sorumluluğu var. Bunun sıkıntısıyla dertlenen her düşünce ve eylem insanlarına “asım neslinin ve medeniyetinin” mücadelesi verenlere minnettarım.

Eski bedavet ruhunu  devam ettirmek isteyenler, yeni hadarete uyum sağlayamayanlar sadece geleneğe, ders alınmamış eskiye sarılıyorlar. Hadarileştikçe yeni yorumlar geliştirenler, sürekli kendini yenilemeye çalışanlar, böylece tarihin gerisinde kalmamak için Molla Sadra’nın deyimiyle “cevheri hareketi sürdüren” yeni bir dinamik olgu var ve bu olgu bizim varlık sancımızı ve sebebimizi oluşturuyor.

 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir