İSLAM DÜŞÜNCE TARİHİNDE YENİLİK ARAYIŞLARI – 3

        Hadaret/Ümran/Medeniyet üretme çabası içinde, kadim geçmişin eski bütün geleneksel yapısından, kadim geleceğin yeni bin yılına, düşüncenin yenilikçi damarlarını keşfederek, yeni bir dalgayla giriyoruz. Bu dalganın tarihi köklerini, tabiri caizse düşünce debisini ortaya çıkarmak için namüsait olan bakış açılarının ve anlamaya dönük tartışma alanlarının daha müsait hale geldiğine ve sorumluluk bilincin yeniden daha faal hale ulaştığına hepimiz şahidiz. Çünkü yeni bin yılı, cesur, özgüven sahibi, bilen, kavrayan, sorgulayan, üreten, İslam’ın dünyaya medeniyet sunan hadarileşmiş yenilikçilerinin bin yılı olacaktır. Müslümanlar yeni bin yıla, Molla Sadra’nın “cevheri hareket devinimi ile”, yani kendini yeniden üreterek, bir nevi “Simurk Anka gibi kendi külünden kendini yeniden ihya ederek” bir medeniyet inşası ile giriyor.

           Medeniyet inşa/ihya etme çabası, mensubiyet bilincini, ardından da mensup olunan medeniyetin/düşünce debisinin dil-düşünce-varlık evrenlerinin sahip olduğu kavramlarla düşünmeyi gerektirir. Düşünsel ve eylemsel üretme çabası içinde oluşan, zihindeki varlıklar olarak yer alan bu kavramlar, dışarıdaki varlıklar/uzuvlar olarak kişinin yaşam biçiminde cisimleşirler ve bir hayat biçimi olarak anlam kazanır. Bu cisimleşme, yani düşüncenin eylemleştirme iddiası olan insan için aidiyet duygusunu, mensubiyet bilincini kuvvetlendirir.       

        Bir yere ait olduklarını bilip, aklıselimle idrak edenler bu aidiyet alanının kendilerine sundukları tasavvurlarla kendilerini anlayıp, dünyayı anlamlandırmaya ve nihayetinde anlamlı kılmaya çalışırlar. Anlamlandırma çabası anlam vermeyle başlar. Bu anlam bulma ve anlamlandırma faaliyeti ekonomi ve siyasette kullanılan bir terimle kazan kazan politikasına dönüşür. İnsanlar, anlam buldukça etrafını daha da anlamlandırır; etrafını anlamlandırdıkça daha da anlam kazanırlar.  

            Örneğin daha önce İslam’la tanışıklığı olmayan Anadolu toprağıyla ilişkiye geçen insanlar, mensubiyetlerini, mensup olunan düşünsel ve eylemsel yönlerini ön plana çıkarmış, bu çerçevede bu toprakları anlamlandırmış ve nihayetinde bu toprakların İslamlaşmasını başarmıştır. Hem mensup olduğu düşünce inşasına değer katmış hem de kendileri bu artan değer kazandırma çabasıyla daha da değer kazanmışlardır. Yani kazandırırken aynı zamanda kazanmışlardır da.   

         Başka önemli olan bir konu da şudur: Sorular ve sorunlar, içerisinde yaşanılan zamanla, coğrafyaya; o zaman ve coğrafyanın problemlerine göre değişir.     

           İnsan bu problemleri çözebildiği oranda hayatı anlamlı kılıp, değer/medeniyet üretmeye devam eder. Sorunlara/sorulara pratik çözümler bularak değer üretmeye devam ettikçe saadeti/refahı ve liderliği/önderliği yanı başında hazır bulur. Bu problemler çözülmezse içten içe bir kriz dönemi başlar. Kurulma, gelişme, yükselme dönemlerini, duraklama ve arkasından çöküş süreci takip eder. Ve bunun sonucunda problemin kaynağını anlamak da bir o kadar zaman kaybettirir. Hele birde yanlış teşhis konulmuşsa basit bir hastalık kangrene dönüşür. Ve suçu hep ötekine atarak sorumluluğun ağırlığından kurtulmaya çalışır. Yakın zamana kadar Müslüman zihninin yaptığı da aynen böyle olmuştur.  

           Bunun sonucunda sahip olduğunuz değerlerle yaşadığınız an arasındaki mesafe gittikçe açılır. Ve artık ne çevresini anlayan ne de çevre tarafından anlaşılan olunuverir. Maddi ve manevi zihin bütünlük kaybedilir. Şizofrene benzer bir hal yaşanır. Ve yaşadığınız dönemin problemlerine çözüm bulamadığınızdan dolayı gerçeklik dışında kalırsınız.  

           Zihninizde var olan değerlerle gerçeklik uygun düşmeyince dinî-siyasî-iktisadî-sosyal bunalımlar başlar. Karşınızda bütün güçleriyle ve ihtişamıyla yeni nesneler ve sizi hazırlıksız yakalayan yeni fikirler vardır.

          Bunları tanımak için zihninizde uygun tasavvurlar (kavramlar), tasdikler (yargılar) ve sözcükler (lafızlar) yoktur. Çünkü kullanılan tasavvur, tasdik ve lafızlar bilgiyle beraber artar. Bilgiye dair geç kalmışlık zihnî faaliyetleri dondurur, özgüveni darmadağın eder. Nazar yok olur. Nazarı olmayanın kendisini yerleştireceği, anlam bulup anlam katacağı kendisine ait bir manzarası olmaz.   

           Kendi manzarası olmayanlar, başkalarının manzarasında yaşamayı -istemeden de olsa- kabul ederler. Hiç istemedikleri ve de ret ettikleri nazarları, düşünsel ve eylemsel kavramları bir sarhoşluk halinde yaşamaya başlarlar. İşte işin, medeniyet üretememenin en acı yanı da budur: sözde inkâr ettiklerini yaşamda iman etmek... Bu kabulün üzerini örtseler de bu kabul onları doğrudan etkileyendir.

           Tarihin verdiği randevuya sadık kalan, randevunun varlığını yakinen bilen ve bu randevunun gereklerini yerine getiren insan, geçmişi ve anı arasında meydana gelecek çatlamaya engel olabilir. Aksi takdirde oluşacak çatlak gittikçe büyür, geçmiş ve an arasındaki mesafe uzar. Bu uzaklık sadece bireyi değil tüm toplumu, toplumu oluşturan kavramları, nazarları, cemiyetler arası bütün medeniyet ilişkilerini de zora sokar.           

             Bunun tabiî sonucu olarak anı/yaşanılan zamanı ve mekânı yakalamak için başka bir medeniyete ait olan ödünç kavramlarla düşünmeye ve o medeniyete ait olan yaşam biçimiyle hayatınızı düzenlemeye başlarsınız. İşte bu andan itibaren mağlup psikolojisiyle hareket eden bu medeniyetin mensupları için tarihte tatil dönemi başlar.        

             İşte bu trajediye düşmek istemeyen kadim geçmişin sahipleri, yeni bir zihin inşasıyla hiç durmadan çalışıp kendi kavram debisiyle yeni bir medeniyet oluşturmanın tatlı telaşı içindedir. Unutmayalım ki, kadim gündüzlerin sahibi, yaşanılan karanlık geceleri uykusuz geçiren erdem sahibi zihinlerin doğurduğu erdemleşmiş eylemlere ulaşanların olacaktır.

Share Button

İSLAM DÜŞÜNCE TARİHİNDE YENİLİK ARAYIŞLARI – 3” üzerine bir düşünce

  1. kalemine sağlık…
    ilgiyle takip ediyorum yazılarını…
    Allah, idrakini keskinleştirsin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir