İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İnsanlığın düşünce dünyası sıkıştı. Birkaç asırdır insanlığın düşünce dünyasını batı felsefesi ve bilimi işgal ve temsil ediyordu. Dünyada zaten iki tefekkür mecrası vardı; birisi İslam irfanı, diğeri de batı felsefesi… İslam irfanının bir-iki asırdır inkıtaa uğraması, batı felsefesini, fiili olarak tek ve rakipsiz bıraktı.

Felsefe, düşünce üretimini devam ettirebilmek için nihayetinde diyalektik işleyişi keşfetti. Tez, antitez, sentez silsilesinden mürekkep olan diyalektik işleyişi, düşüncenin deveranı için tek mecra haline getiren batı ve batı felsefesi, son antitez olan sosyalizm-komünizmin, tezden (liberalizm-kapitalizm) önce çökmesiyle zincirini kopardı. Antitez teze karşı dayanmalıydı ki, onunla sentezi gerçekleştirebilsin, böylece diyalektik işleyiş devam etsin. Antitezin çökmesi, önceleri tezin zaferi gibi anlaşıldıysa da, sitemizde (www.fikirteknesi.com) yıllardır yazdığımız üzere, tezin de çökmesini mukadder kıldı. Felsefenin diyalektik işleyişe emanet edilmesi zaten derin bir krizdi, antitezin tezden önce çökmesiyle kriz satha çıktı ve herkes tarafından görülmeye başlandı.

Son iki asırdır dünya batının kültür işgalindeydi. Batının kültürel işgali, felsefeyi tek düşünce mecrası olarak icbar etmesine imkan sağladı ve batı bu imkanı son haddine kadar kullandı. Hal böyle olunca, dünya, son iki asrı liberalizm-kapitalizm ile sosyalizm-komünizm parantezine sıkışan bir düşünce rekabetine mahkum oldu. Üçüncü yol ile ilgili iddialar ve beyanlar batının ağır hakimiyeti altında cılız kaldı ve dikkatleri çekemedi.

On dokuzuncu asırdaki Marksist hamle, doğduğu coğrafyadaki hayat şartlarına bakıldığında uygun şartları bulmuştu. İşçiler, apartman dairelerinde üst üste istif edilerek ikameti sağlandı, çocuk yaşta başlamak üzere on altı saat çalıştırıldı, karşılığında ise sadece iki öğün yemek veya yemek parası verildi. İlginçtir ki o aralar kölelik kaldırılmıştı, ne var ki kapitalizmin on dokuzuncu asırdaki siciline bakınca, daha önceki devirlerdeki köleliğin şartları daha iyiydi. Kapitalizmin vahşet ve barbarlığı, adalet ve hakkaniyet doğurmadı, aynı şiddette bir karşı vahşet ve barbarlık doğurdu, adına da komünizm dendi.

On dokuzunca asrın kapitalist vahşeti adalet ve hakkaniyet doğurabilir miydi? Asla… Çünkü o kültür ikliminde düşünce deveranı diyalektik işleyişe emanet edilmişti ve kapitalizme karşı ancak onun antitezi üretilebilirdi. Bu sebeple Marksizm, kapitalizmdeki vahşeti olduğu gibi aldı, bu kadarla iktifa etmedi, çünkü kapitalizmle mücadele edebilmek için daha fazla şiddete ihtiyacı vardı. On dokuzuncu asırda kapitalizm modern kölelik sistemini kurmuş ve insanları (sadece işçileri değil) sömürüyordu. Yirminci asırda Rusya ve Çin’de iktidarı teslim alan sosyalizm-komünizm ise insanları milyonluk kütleler halinde katletti.

*
Kapitalizm-sosyalizm parantezine sıkışan düşünce, kapitalizmin barbarlığını görüyor, o barbarlıktan hiçbir içtimai, iktisadi, siyasi muvazene çıkmayacağını hissediyordu. Hayat, öyle ya da böyle muvazeneye akar, kapitalizmin temelden bozduğu muvazene arayışı, batı ve Batılılaşmış coğrafyalarda diyalektik işleyişle devam ediyordu. Kapitalizmin ölçüsüz, dengesiz ve vahşi tabiatı, kaçınılmaz olarak adalet arayışını halkların zihin dünyalarına zerkedecekti. Ne var ki kültür havzasının düşünce mecrası felsefeydi ve o da diyalektik işleyişe teslim olmuştu. Öyleyse adalet değil, antitez keşfedilecek, örülecek ve halklara sunulacaktı.

Sosyalizm-komünizm yaklaşımı, kapitalizmin antitezi olarak doğdu ve liberalizmin karşısına toplumu, kapitalizmin karşısına, her ne kadar devlete karşı da olsa devleti ikame etti. Üretim araçları mülkiyeti üzerindeki tartışmanın toplum kutbunda kurularak elde edilmeye çalışılan hayatın muvazenesi, devlet kapitalizmi ile neticelendi. Ferdi putlaştıran liberalizmin karşısına toplumu putlaştıran sosyalizmi, üretimi putlaştıran kapitalizmin yerine paylaşımı putlaştıran komünizmi koydular. Sanki üretim olmadan paylaşım olurmuş gibi…

Marksistler, merkezi planlamanın muvazeneyi ve adaleti gerçekleştireceğine iman etmişlerdi. Anlamadıkları mesele ise, zıt kutupların her ikisinin de muvazeneyi temin etmekte aynı derece zafiyete sahip olmasıydı. Ha ferd, ha toplum… Fakat bunu anlayamazlardı, zira diyalektik işleyişe mahkum bir zihin ve düşünce dünyaları vardı.

Ferdi yok saymak, zekayı yok saymaktı. Zira içtimai zeka olmazdı, içtimai ahlak, içtimai kültür, içtimai anlayış olurdu ama içtimai zeka olmazdı. Zeka, ferde aitti ve asla ondan bağımsızlaşamıyordu, bu sebeple ferde olması gerektiği kadar kıymet ve hürriyet vermeyen bir dünya görüşü, aynı zamanda zekayı katlediyordu. Zeka ise hayatın hamle ve keşif üssüydü, onu yok saymak, hayatı olduğu yerde dondurmaktı. Liberalizm-kapitalizm blokunun ferdi öncelemesi, tüm vahşet ve adaletsizliğine rağmen, zekaya hakkını verdiği için keşif ve hamle istidadını kendinde topladı. Hayat, keşif ve hamlenin peşinden koşar, hayata vaziyet edenler keşif ve hamle istidadını ve inisiyatifini elinde bulunduranlardır. Hem kapitalizm hem de sosyalizm muvazenesiz ve adaletsizdi, kapitalizm zeka avantajını elinde bulundurduğu için mecburen sosyalizm önce çöktü.

Böylece üretim kapitalistlere, paylaşım iddiası da Marksistlere kaldı. Üretim için keşif ve hamle yani zeka ve akıl gerekiyordu, o da kapitalistlerin payına düştü. Paylaşım içinse ahlak gerekiyordu, çünkü paylaşım iktisadi bir mesele değil, ahlaki bir meseleydi. Paylaşım Marksistlere kaldı ama Marksistler ateistti ve ahlakın kaynağından mahrumdu. Böylece ortaya tuhaf bir paradoks çıktı, kapitalizm teorik olarak dine karşı değildi fakat pratikte materyalistti, buna mukabil Marksizm teorik olarak materyalistti ama pratikte ahlakçıydı. Her ikisi de ahlaka muhtaçtı ama her ikisi de hayatın kaynağının ve altyapısının ahlak değil iktisat olduğu konusunda hemfikirdi.

*
Ahlak-ihtiyaç-teknoloji muvazenesi, bugünün dünyasında hayatın altın denklemidir. Kıymetiyle mütenasip olarak da zordur, zorludur, çetindir, derindir. Sayısız zorluğundan bir tanesini zikretmek meselenin anlaşılmasına kafi olsa gerek. Bu denge denklemi, cemiyetin, münevver camianın, siyasi (devletin) kadroların, iktisadi aktörlerin kahir ekseriyetinin ikna edilmesini gerektirir. Gözünü kar hırsı bürümüş, hiçbir ahlaki-ruhi altyapıya sahip olmayan, cemiyeti sadece müşteri olarak gören üreticiler (iktisadi aktörler) olduğunda, bunlara zecri tedbirlerle değil ahlaki esaslarla müdahale eden devlet ve cemiyet bulunmadığında, denklemin kurulması, kurulduğunda muhafaza edilmesi kabil değildir. Teknoloji çılgınlığının üretici firmaları kan rekabetine sürüklemesi karşısında, halkın, bir ürünün birkaç yeni özellik taşıyan yeni versiyonunu satın almak için mağaza kapılarında sıraya girmesini engelleyecek ahlaki kıvama ulaşmamış olması halinde, kanuni tedbirlerin işe yaramayacağı bilinmelidir.

Hayat tabii seyrine bırakıldığında, gidilen istikametin felaketle neticeleneceği mukadder olduğu için, bir müddet sonra ahlak-ihtiyaç-teknoloji dengesi kendiliğinden kurulacaktır. Fakat dengenin tabii seyir neticesinde kurulması, ağır hasarlar, krizler, zararlar sonunda olur. Akıl zaten ağır zararlara maruz kalmadan meseleyi anlamak için vardır ve lazımdır. Sosyalizm-komünizm mecrasındaki akış da tabii sınırına ulaştığında çökmüş, dağılmıştır. Fakat insanlığa maliyeti, bir insan ömrü kadar kısa sürede, onlarca milyonluk katliamdır. Muvazenenin, hayatın tabii akışı neticesinde gerçekleşmesi beklenecekse, insani-akli süreçlerden değil, insiyaki süreçlerden bahsediyoruz demektir.

*
Bugünün dünyasında üzerinde hiç düşünülmeyen mefhumlardan birisi “ihtiyaç”tır. İhtiyaç, üretici firmaların keşif ve üretim hızlarına teslim edilmiş bir insani mesele haline gelmiştir. İnsanlar, ihtiyaçlarının ne olduğu, neler olması gerektiği konusunda düşünmekten alıkonulmuş, kendileri de buna rıza göstermiştir. İhtiyaç mefhumunun en fazla karıştırıldığı mesele hırstır. İnsanlar, akıl ve tefekkürden uzaklaştığı için, hırslarını ihtiyaç zannetmeye başlamış, ihtiyaçlarını temin için değil hırslarını tatmin için uğraşmaya başlamışlardır.

İhtiyaç, insandaki hırsın içine gömülmüş halde bulunur. İnsan tabiatındaki giriftliği çözemeyenler, anlamayanlar, ihtiyaç olarak önlerine konulan metanın, aslında hırslarını tahrik eden bir malzeme olduğunun farkına varmıyorlar. İhtiyacı hırstan tefrik etmek için, “nasıl bir hayat yaşamak istediğine” dair bir hayat ve dünya görüşü olması gerekir. Dünya görüşünün ilk ve net tezahürü ise ahlaktır. Ahlak olmadığında hırs ile ihtiyacı birbirinden tefrik etmek kabil olmayacak ve lazım olan muvazene hiçbir zaman kurulamayacaktır.

Ahlak-ihtiyaç-teknoloji muvazenesinin ilk şartı, hayatın temelinin (altyapısının) ahlak olduğunu kabul etmektir. Ahlakı hayatın zeminine döşemediğimiz sürece, ihtiyacın tarifini bile yapamayız. Zira asgari ücretle çalışan bir insanın bile, uzaya yolculuk yapan bir otomobil imal edildiğinde ona ihtiyaç duymayacağını düşünmek mümkün değildir. Aslında bu bir hırstır ama onu ihtiyaç değil de hırs olarak tarif edecek olan kıymet yekunu ahlaktır ve o yoksa hırs ile ahlak arasındaki sınırı tespit muhaldir.

*
Hırs ile ihtiyaç arasındaki sınırı tespitten mahrum, bunları ayrı ayrı tariften aciz, kaynaklarına vukufiyetin zihni mekanizmaları mefluç bir insanlık ve dünya ile karşı karşıyayız. Tefekkürün kıymetsiz, mütefekkirin itibarsız, zekanın teknolojinin (hırsın) emrine girdiği bir dünyada, hayatın, tabii akışını seyretmekten başka bir şey yapamıyoruz. Fikir adamları için bitmez tükenmez hüzün ve ıstırap kaynağı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir