İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-10-İNSAN TELAKKİSİ-7-

Nefsin iman etmemesinin bazı mühim tehlikeleri var. Ruh perde arkasında da olsa sürekli (her insanda farklı periyotlarla) kendini hatırlatır. Ruh, iman etmiş halde bulunduğu için, kendini hatırlatmasının bir kısmında imanını izhar eder. Ruh zaten çok kuvvetli bir varlıktır, imanı ise, kendi varlığındaki en güçlü hamlesi, faaliyeti, tezahürüdür. Nefs, ruhun imanını izhar etme hamlesi karşısında dayanamaz, direnemez, tamamen reddedemez. Varlığına ruha borçlu olan nefs, ruhun temel temayülü ve hamlesi olan imana karşı mutlak manada karşı çıkmak iktidarında değildir. Bu cihetle ruh imanını mutlaka izhar eder.
İman etmeyen, ruhun imanına da karşı koyamayan nefs, ruhtan aldığı iman hamlesini, hareketini, faaliyetini kabul eder fakat muhtevasını, istikametini, güzergahını değiştirmeye teşebbüs eder. Bu büyük tehlikedir ve çok yaygın bir durumdur.
Nefs, bir taraftan inkar etmekte diğer taraftan da ruhun iman hamlesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Kendinden, kendinde merkezleşmekten, kendine “inanmaktan”, kendine tapınmaktan vazgeçmez fakat ruhun iman hamlesine de direnemez. İmana karşı direnemeyen, inkardan da vazgeçmeyen nefs, ruhtan gelen iman hamlesini (aksiyonunu), kıvırır, büker, bozar, değiştirir ve yeni bir “iman” inşa eder. İnşa ettiği iman, ya kendini merkeze alan veya kendine tapınmayı da mümkün kılan veya kendinin de faydalanacağı bir mahiyet taşır. Böylece hem ruhu tatmin eder hem de hayatta kendini “gerçekleştirir”.
Bir misal konunun vuzuha kavuşmasına kafi olmalı…
İslam “tevhid” dini olduğu için Müslümanların Allah’a iman konusunda manevra alanına sahip değiller. Nefs, Allah’a iman konusunun üzerine gitmekte zorlanır, çünkü tevhid her konunun başıdır. O da Allah’a iman konusunu olduğu gibi bırakıp, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ile ilgili iman esaslarına yönelir ve onları eğip bükmeye başlar. Akl-ı Selimi kaybeden Müslümanların çoğunda, Risalet anlayış ve tasavvuru problemli hale gelmiştir. Mesela adam, çok iddialı bir tavırla şunu söylüyor; “Sahabe, peygambere, “bu, vahiy mi yoksa senin görüşün mü?” diye soruyor” diyor ve ekliyor; “Senin görüşün yok mu, başkalarının içtihadıyla yaşıyorsun, amel ediyorsun”. Bunları söylerken, sahabenin, Hz. Resul-i Ekrem Alehisselatü Vesselam Efendimize, “senin görüşün varsa, benim de görüşüm var” dediğini kastediyor ve oradan kendine yol açıyor. “Benim de görüşüm var”, neye rağmen, Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize rağmen… Müslümanlar, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın “görüşüne” ne diyor? Hadis-i Şerif… Adamın nefsindeki hoyratlığa ve cesarete bakın… Kendi görüşünün Hadis-i Şerif seviyesinde, kıymetinde, çapında, derinliğinde olduğu iddiasında… Bu tavrın peygamberlik iddia etmek olduğunu anlamıyor. Aslında peygamberlik iddia etmiyor, kastı o değil, kendine sorarsanız İslam’ı doğru, hem de en doğru şekilde anladığı iddiasında. Fakat ahmak, peygamberlik iddia ettiğinin farkında değil. Kastının başka şey olması, neticeyi değiştirmiyor. Risalet ve nübüvvet, “iman” konularındandır, Onların sözüne denk söz söylenebilir mi? Aynı zamanda Sahabe-i Kirama da iftira ediyor, sahabenin hiçbiri, hiçbir zaman, o ahmağın iddia ettiği şekliyle o soruyu sormamıştır. Sahabenin sorusu, “vahiy mi, hadis-i şerif mi” muhtevasındadır, çünkü vahiy kaydedilmektedir ve hadis-i şeriflerden tefrik edilmek zorundadır. Nefsin manevrasına bakın, imanı nasıl eğip büküyor, kendini nasıl merkeze alıyor. Kendini, (haşa) peygamberlerin sözüne denk söz söyleme mevkiine çıkarıyor. Bu tür adamlar, hususiyetle tasavvuf düşmanıdırlar, dolayısıyla nefs ile ilgili hiçbir bilgileri yoktur. On dört asırlık tasavvuf tarihi, nefs ve ruh ile ilgili müthiş bir müktesebata sahiptir ama adamlar o müktesebatı ellerinin tersiyle (hem de tasavvuf ehlinin kafir olduğunu söyleyecek kadar şiddetle) ittikleri için, nefisleri dehhameleşmiş, iç alemlerini doldurmuş, ruha yer bırakmamıştır. Neticenin dehşetine bakın…
Nefsin imanın muhtevasını değiştirmesinin sayısız misali var. Fakat yukarıdaki misalle konuyu anlamayana kaç misal verilse faydası yok.
Konunun, ruh-nefs meselesi olduğunu daha öğrenemediler, sadece akılla ilgileniyorlar. Oysa nefs terbiye edilmemişse, akıl da ona bağlıdır. Nefs terbiye edilmeden “akl-ı selimin” inşa edilmesi mümkün fakat zordur. Nefse bağlı akıl ne kadar gelişir ve güçlenirse, nefs de o nispette güçleniyor. Güçlenmiş nefs, gelişmiş akılla, sayısız zihni manevra üretiyor ve dini ve imanı çok çeşitli şekillerde kırıp döküyor.
Nefsi terbiye edemeyenler, hiç değilse ruha doğrudan bağlı olan “akl-ı selimi” inşa etmelidirler. Bu durumda nefs, içeriden ruh, dışarıdan da akıl (akl-ı selim) tarafından kuşatılabilir. Ruhun iman hamlesi ile akl-ı selimin “sahih İslam anlayışı”, nefsi, paranteze alıp zapt edebilir. Bu durum nefsin iman etmesi manasına gelmese de, imanı ve aklı nefsin şerrinden koruyabilir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir