İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-11-İNSAN TELAKKİSİ-8-

İnsandaki temel tezatlardan biri de, zevk-ıstırap zıtlığıdır. Bu zıtlık, hissi kaynakla ilgili olduğu için doğrudan hayata dairdir. Hayatın her alanında, her anında kendini gösteren, insanın hayat ve faaliyetlerini etkileyen, istikametini tayin eden, zafiyetlerini tespit eden bir zıtlıktır.
İnsan, tabii olarak “zevk”in peşine gider, ıstıraptan uzaklaşır. Başka bir ifadeyle zevk de cazibe kudreti mevcutken, ıstırapta aksi mevcuttur. Hayat ıstıraptan hali değildir bu sebeple insan ıstıraptan müstağni olamaz. Tercih etmeksizin maruz kaldığı ıstırap, zevkin peşine gitme iştiyakını da artırır.
Hayatı zevkten uzak tutma çabalarının hiçbiri netice vermez. Zevkin aleyhine söylenecek sözü kimse dinlemez, dinleyenler anlamaz, anlayanlar gereğini hakkıyla yerine getiremez. Zevksiz bir hayat inşa edilemeyeceği için, zevksiz bir dünya görüşü örülemez, örülürse tatbik edilemez, tatbik edilirse mensubu, cemiyette istisna teşkil edecek kadar az olur.
Duygu hayatın kaynağıdır. Herhangi bir konuda duygu üretimi biten insan, o konuya yönelemez. Duygu insanın saf enerjisidir. Hayattan duyguyu çekip aldığımızda, bakiyesi sıfırdır. Hayat, duygu üzerine inşa edilir, tabii haline bırakıldığında da duygunun peşinden akar. Hayatı duygudan tecrit etme çabası beyhudedir, mümkün olduğunda ise geriye kalana hayat denmez. Duygu, her faaliyetimizde mevcuttur fakat akıl her faaliyetimizde mevcut değil. Hissetmeden bir şeyi yapamayız ama tefekkür etmeden yapabiliyoruz. Hayatın zemini duygu ile döşenmiştir, ne ki bir kıpırtı var, kaynağında duyguyu az veya çok bulabiliriz. Duygu candır, onu sıfırladığımızda, candan vazgeçmiş oluruz. Canlılık halini temin eden, duygunun ta kendisidir.
Zevkin kaynağı duygudur, ıstırabın kaynağı da duygudur. Duygu, muhtevasında akıl olan bir “akış” değildir. Bu sebeple tabii akışı zevke doğrudur, ıstıraptan uzaklaşmak içindir. Zevk ile ıstırap arasında, zevk lehine tercih yapmak için, akıl gerekmez. İnsanın zevke meyletmesi, duygunun tabiatı gereğidir.
*
İslam’ın zevki tavsiye etmediği düşüncesi yanlıştır. Bu yanlışın yaygın olduğu görülüyor, azami dikkat ve derinlik isteyen hususlardan birisi de budur. İslam, zevki reddedip, ıstıraba davet etmez. Böyle düşünenler, İslam’ı anlamadıkları gibi, insanı ve hayatı da anlamamışlardır. Zevk hayatın tabiatıdır, zevkten mahrum kılmak kabil değildir, İslam’ı böyle anlamak ise sığlıktır.
Hedonizmden bahsetmediğimiz bilinmeli, konunun ilerleyen safhalarında bu durum vuzuha kavuşacaktır, acele edilmemeli.
İslam’ın teklif ettiği hayat, zevkin zirvesine davettir. Fakat bu zevk, hayatın tabii işleyişinde ele geçmez, nefsin tabii tezahürlerinde bulunmaz, duygunun tabii akışında aranmaz. O, insanın en derin mahalline gömülmüş olan ruhta mevcuttur, yani “ruhi zevk”tir.
*
Zevki izah etmek için, zevkin kaynaklarını bilmek gerekir. İnsan yekununda gerçekleştirilecek vahdetin nihai safhasındaki tezat, daha önce ifade edildiği gibi, ruh-nefs zıtlığıdır. Dolayısıyla bu tezat, en derindeki zıtlıktır. Zevkin kaynağı olan duygu, bu derinlikteki zıtlıkta iki kaynağa sahiptir, ruh ve nefs… Her şeyde olduğu gibi, bu zıtlık da aşıldığında görülecektir ki, insanın derunundaki kaynak tektir ve o da ruhtur. Bu çerçevede, duygunun ve zevkin de kaynağı tektir. O derinliklere kadar inemeyenler, duygunun ve zevkin kaynağının da iki olduğuna kanaat getiriyorlar.
Her şey gibi duygu da ruhtan zuhur eder fakat nefse uğrayarak dış dünyaya çıkar. Nefse ulaşan duygu, nefs tarafından öğütülür, harmanlanır, yeniden mayalanır. Nefsin kendine ulaşan duyguya çaldığı maya, “fena” (yokluk-sınırlılık) mayasıdır. Nefsten dış dünyaya çıkan duygu, nefsin hususiyetlerini, arzularını, menfaatlerini taşır. Ruh o kadar derindedir ki, duygunun kaynağı da nefs zannedilir.
Ruhun vasıtasız tezahürleri var mıdır? Yani ruh, nefse veya başka iç alem unsurlarına uğramadan ve ihtiyaç duymadan zuhur eder mi? Ya da şöyle soralım; ruhun saf tezahürleri var mıdır? Evet, vardır. Zaten ruhu tanımamızın, varlığını bilmemizin, hususiyetlerini (az da olsa) anlamamızın sebebi, vasıtasız tezahürleridir. Mesela iman, ruhun doğrudan tezahürüdür. Nefs, ruha irca edilene kadar iman etmez, ruhun iman etmesine rağmen iman etmez. Zaten ruh-nefs zıtlığını giderip vahdeti gerçekleştirmenin bir maksadı da, “iman vahdeti”ni inşa etmektir.
Aslolan zevk, ruhi zevktir. İslam, ruhi zevki tavsiye eder. Ruhi zevki tavsiye etmesinin sebebi de, hakikatten zevk alabilmektir. Hakikatin zevkine ulaşabilen ise nefs değil ruhtur. Öyleyse İslam, kaynak olarak ruhi zevki, mevzuu olarak da hakikatin zevkini teklif ve tavsiye eder.
*
Ruh bakidir, hakikati bilmektedir, onun zevki, “hakikatin zevkidir”. Nefs fanidir, hakikati bilmez, hakikatten zevk almaz, alamaz, onun zevki fani olandan tahsil edilen zevktir.
Beka ile fena arasındaki zıtlık, zevkte de aynıyla vakidir. Ruhun aldığı zevk, nefs için ıstıraptır. Nefsin aldığı zevk de ruh için ıstırap… İnsan sadece zevk veya sadece ıstırap yaşamaz, ikisini bir anda ve bir arada yaşar. Ruh zevk alırken nefs ıstırap çeker, nefs zevk alırken ruh ıstırap çeker. Bu durum, ruha irca edilmemiş ham nefisler (nefs-i emmare) için caridir.
Hakikatin zevki (hakikatten alınan zevk), fani olan zevkten mukayesesiz kıymetlidir. En bariz hususiyeti, fani olan zevkin bitmesi, baki olan zevkin bitmemesidir. Gerçekten de insan, “kesintisiz zevkin” peşinden koşar ama onu bulamaz çünkü nefsin zevkinin peşinde koşmaktadır. Oysa “ruhi zevk”, kesintisiz zevktir. Ruhi zevk, kaynak olarak da kesintisizdir, mevzuu olarak da kesintisizdir. Kaynak ruhtur, ruh bakidir, baki olanın hayatı bakidir, öyleyse zevki de bakidir, yani kesintisizdir.
“İslam, zevkin zirvesine davet eder” ifadesinin manası, öncelikle “kesintisiz zevke” davet etmesidir. Diğer taraftan “hakikatin zevkine” davet etmektir, hakikat her şeyin zirvesi olduğu gibi, ondan alınacak zevk de zirvelerdedir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir