İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3-

Varoluş sürecinin üçüncü safhası, “idrak” etmektir, o da akıldadır, akıl da insandadır. Akıl idrak merkezidir, idrak edebilmek, varoluş sürecinin “insani alana” girdiğini gösterir. Kainattaki her varlık çeşidinin ufku insandır, varoluş sürecinin “insani alana” girmesi, ana mecrasına ulaştığını gösterir.
Varoluş süreci, “insani alana” ulaşana kadar asıl ve asil mecrasını bulmamış haldedir ve insani varoluş sürecinin malzemelerini, vasıtalarını, imkanlarını hazırlamak içindir. Bu sebeple topyekun varlık alemi (kainat) için bahsi edilen varoluş süreçleri, kendi başına bir mana ve maksat ifade etmeyen, insana ulaşmadığı takdirde muhtevasını ve mecrasını bulamayan bir deveran halindedir. Toplan varlık haritasının nirengi noktası, nispet ölçüsü, ufuk çizgisi insandır.
Varlık mertebesinin zirvesi insan olduğu gibi, varoluş sürecinin ana mecrası da insandadır. Bu sebeple insandaki varoluş süreçleri, kainattaki toplam varoluş süreçlerinden daha kıymetli, daha girift, daha zahmetlidir. Öyleyse insandaki varoluş süreçleri ayrıca tetkik edilmeli…
*
İnsandaki varoluş süreçlerini şu şekilde tasnif etmek kabildir. İlk varoluş süreci ruhun bedene taalluk etmesidir, yani canlanma… İkincisi nefsin zuhurudur, yani benliğin ortaya çıkması… Varoluş sürecinin üçüncüsü, akıl inşasıdır, yani akıllanma, yani idrak etme… Dördüncü varoluş süreci “akl-ı selim” inşasıdır, yani şuur inşası, yani idraki idrak etme, yani kendini idrak etme… Beşinci ve nihai varoluş süreci kalbi idraktir, yani ruhi hayat, yani kesintisiz varlık ve hayat…
İnsandaki varoluş süreçleri, müstakil ciltler halinde (hem de onlarca kitapla) tetkik edilecek bir husus. Bu konuda müstakil eserler kaleme aldığımız için, burada tekrar etmek ve uzun izahlara girmekten imtina ettik.
*
İnsandaki idrak merkezi (melekesi) akıldan ibaret değildir lakin akıl idrak mahareti ile maruf olmuş ve idrak faaliyetleri akıl ile zikredilir hale gelmiştir. İdrak bahsini akıldan ibaret görmek, insandaki inkişaf seyrini (varoluş süreçlerini) akıl ile tahdit etmek, akılda bitirmek, akıl ufkunda tüketmek manasına gelir ki, İslam’ın, varlık, insan ve hayat telakkileri ile telif edilmesi imkansızdır. Akıl, ortalama mizaç hususiyetleri taşıyan insanlarda, yirmi yaşına kadar teşekkülünü tamamlar. İnsandaki inkişaf sürecini akıl ile tahdit etmek, inkişafın yirmili yaşlarda duracağını, nihayete ereceğini kabul etmektir.
Müslümanların son birkaç asırdır inkişaf seyrini akıl ile mahdut tuttuklarını, bu sebeple İslam irfanına ulaşamadıklarını, ulaştıklarında anlamadıklarını tespit etmek gerekiyor. Akıl, İslam irfanından ancak bir avuç kıymet devşirir, Müslümanların haline bakıldığında da bu durum açıkça görülüyor. Kendi irfan havzasına ulaşamayan, kendi medeniyet ufkunu göremeyen, kendi muhteva yekununu göremeyen bir “akıl terkibi”, inkişaf ve terakkinin değil, aksine irtica ve iğfal merkezi olarak faaliyet göstermektedir.
*
Akıl, idrak etmek içindir. İdrak etmek, insanın kendisi dışındaki varlığı (objeyi-eşyayı) anlama safhasıdır. Kendi dışındaki varlığı anlayabilmek, fevkalade bir seviye ve safhadır. Akıl, varoluş seyrinin kendinden önceki süreçlerini anlamaya başlar. Önceki varoluş süreçlerinin “bilgisi”, akıl marifetiyle insanın tasarrufuna girer. Buraya kadar ki imkan, “insani” hususiyetler ve istidatlardandır, bu sebeple Müslüman ile gayrimüslimlerde aynıdır. Müslümanların bu safhaya kadar gayrimüslimlerden ayrıldığı nokta, iman ve ahlaktır. İdrak cihetiyle bu safhada tüm insanlar aynı seviyeye sahiptir. Müslümanlar bu safhada muhatap oldukları kaynak (Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye) bakımından farklıdır, idrak seviyesi, derinliği, hacmi bakımından değil. Müslümanlar inkişaf seyrini devam ettirmeli, imanlarının temellerinden olan ruha kadar ulaşmalı, varoluş sürecinin müntehasına kavuşmalıdır.
Aklın Kur’an-ı Kerim’den anlayacağı mana yekunu ile akl-ı selimin anlayacağı mana yekunu arasındaki fark, mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Zaten İslam’a muhatap olacak akıl, akl-ı selimdir. Gayrimüslimlerde de bulunan “akıl” ile İslam’a muhatap olmak, İslam’ı, müsteşriklerden biraz daha (hassasiyet farkından dolayı) fazla anlamaktır. Oysa maksat, İslam’ı, İslam’ın teklif ettiği akıl ile anlamaktır, o da akl-ı selimdir. Kaldı ki, varoluş (inkişaf) sürecinin nihai merhalesi akl-ı selim değildir ve o noktadan sonra da devam etmesi gerekir. Meseleye akıl cihetinden bakıldığında, Müslümanların varoluş sürecini “akıl” da bırakmaları, kendi asli inkişaflarını reddetmeleri demektir.
*
İdrak, eşyanın idrakidir. Fakat idrakin hası, idrak sahibinin kendini idraktir. Akıl, kendini anlamaz, akl-ı selim hem aklı hem de kendini (akl-ı selimi) anlar. Kainatta kendi kendini anlayan tek varlık insandır, kendi kendini anlayan tek idrak merkezi de akl-ı selimdir. Kendi kendini anlamayan varlığın, kendi dışındaki varlıkları anlaması, maksada vasıl olmak için kafi değildir. Maksat, insanı anlamaktır, insan anlaşılmalıdır ki, insan rabbini bilsin. İdrakin ufku, insanın anlaşılmasıdır, bilmenin ufku ise Allah’ı bilmektir. İnsan (mahdut varlık) Allah’ı anlayamayacağı için, idrakin ufku insanda hitama erer, nihai varoluş safhası olan kesintisiz varlık ve hayata ulaşıldığında ise Allah bilinmeye başlanır.
Mademki “Nefsini bilen Rabbini bilir”, öyleyse kendi kendini anlayan bir insan terkibi, yani şahsiyet inşası şarttır. Müslüman şahsiyetinin merkezi unsuru, eşya ile ruhun berzahında bulunan akl-ı selimdir. Bu şahsiyet terkibidir ki, nihai varoluş sürecine geçit açar.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir