İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-18-VARLIK ANLAYIŞI-4-

Varoluş sürecinin nihai safhası, kesintisiz varlığa ulaşmaktır, o da ruhtur. Varoluş safhasının ilki kesintisiz hareket, nihayeti ise kesintisiz varlıktır. Bu kemal imkanı, buna istidadı olan insana hasredilmiştir. İnsan nam varlık çeşidi, sadece kendine münhasır olan bu istidadı kullanmak mesuliyetine, memuriyetine, mecburiyetine sahiptir. Bu merhaleye ulaşamamış her insan ferdi, her hayat yekunu eksiktir, yolda kalmıştır, maksada vasıl olamamıştır.
Kesintisiz (baki) varlık olan ruh, ezeli ve ebedi olan Allah’ın kelamını en derin, en hacimli, en seviyeli anlayacak olan varlıktır. Kainatta “İlahi beyanın” muhatabı olan bu varlığı derununda taşıyan insan, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin beyanını, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vessalamın beyan ve tatbikatını, küçücük hacmi olan akla hapsetmekten haya etmelidir.
*
Varlığın her an yeniden yaratılması, varlık ile yokluğun eşit halde bulunması, varlık gözüyle (beden gözüyle) bakıldığı için varlığın kesintisiz ve daim görünmesi, varlık hakkında yanlış kanaate sahip olmamıza sebep oluyor. İslam irfanının asırlar önce, fizik biliminin ise yirminci asırda tespit ettiği bu hikmet, “varlık-yokluk ritminde” varlığın veya yokluğun birbirinden fazla ve birbirine hakim olmadığı, her iki “hal”in de birbiri ile eşit seviye ve kıymette olduğu, bu sebeple ne kadar “var” ise o kadar da “yok” olduğu anlaşılmıyor. Muhtemeldir ki “baki” olan ruh, varlık-yokluk ritminde, “yokluk” halini de farkediyor, yaşıyor, teneffüs ediyor. Tüm kainat yok olduğunda, varlığını devam ettiren tek varlık, “beka” vasfına sahip olan ruh değil midir? Varlık-yokluk ritminin kıskacına yakalanmayan, o paranteze düşmeyen, her iki hali de eşit şekilde yaşayan ruh, kainattaki varlık olarak tek hakikattir. Varlığın ufku olan bu hakikat, hakikatin de kaynağı olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle, hakikatin ifadesi olan beyanını anlayacak tek varlıktır. Zaten “alem-i ervah”ta o hakikate muhatap olmuş, hakikate muhatap olduğu için “beka” sıfatını kazanmış veya hakikate muhatap olacağı için “beka” sıfatıyla yaratılmış olan ruh, insanın derununa o kadar maharetle gömülmüş, o kadar çok sayıda perde ile gizlenmiştir ki, keşfetmek ve onun saf hayatını yaşamak, kainatın tüm sırlarını keşfetmekten daha zordur. Tayin edici hikmetin, “Kainatı bilen rabbini bilir” şeklinde değil, “kendini bilen rabbini bilir” şeklinde ifade edilmesi, ruhun kıymet ve ehemmiyetini ifade etmeye kafi değil midir?
*
Kainatın (yaratılmış varlık yekununun) özü, müntehası, hakikati ruhtur. Ruha ulaşan, önce kainattaki hakikatin temsilcisine ulaşır, sonra da hakikatin yaratıcısına muhatap olma asaletine kavuşur. İnsanın müntehası budur, İslam’ın teklif ettiği nihai maksat da budur.
Ruh bedenden çıktığında geriye kalan kadavranın ne kıymeti var? Bir kıymeti varsa, o da, ruha mahfaza, binek, tekne vazifesi görmüş olmasıdır. Zaten bu sebeple kıymetlidir ve leş değil cenaze haline gelir. Çünkü ruh ona bir şekilde sirayet etmiş, nüfuz etmiş, tesir etmiştir. Ruhtan taşıdığı küçücük bir iz bile onu kıymetli kılmaya kafidir. Bu sebepledir ki, ruha inanmayan dünya görüşlerinin insan bakiyesi olan kadavraya hiçbir hürmeti yoktur, ona hiçbir kıymet atfetmezler, mesela onu yakarlar. Bu durum da tabii bir haldir zira onların cesetlerine ruh hiçbir şekilde nüfuz etmemiştir, kaskatı bir nefs halinde yaşanan hayat, ruhu bulunduğu derinliklerden daha da derinlere itmiştir.
Bedenin kıymeti, ruhun sirayet etme derecesiyle ölçülür. Saf ruhi hayata ulaşan insanların (velayetin) bedeni, ruhun sirayetinin müntehasıdır. Ruh bu çapta bedene tesir ettiğinde, bedenin varlık ölçülerine de nüfuz etmekte, onları değiştirmekte ve kendinden bir pay nakletmektedir. Bu sebepledir ki o insanların bedenleri, çürümez. Çürümez çünkü “baki” olan varlığın gölgesi onun üzerine düşmüştür. “Ölüp de ölmeyenler ile ölmeden önce ölenlerin” bedenleri, ruhun sirayetinin zirvesi olduğu için, ruh, bedeni emanet olarak muhafaza altına alır.
Hayat, kesintisiz varlığın hayatıdır, yani ruhun. İnsan ruhu, varlığın müntehasıdır. Dolayısıyla varlığın müntehası ruh, hayatın müntehası ise, “ruhi hayat”tır. İslam maarif anlayışı, bu hedefi “nihai menzil” kabul eder. Maarif nizamının her kısmı, safhası, süreci, malzemesi, usulü bu menzile matuf şekilde inşa, tertip, teşkil ve tanzim edilmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir