İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-

Hayatın tabii mecraları var. Kendi haline bırakılan hayat, mutlaka birçok mecra açar, o mecraların döküleceği irili ufaklı birçok havza oluşturur. Tabii mecralar ve havzalar, nispi bir nizam da oluşturur. Hayat, meşru ve gayrimeşru tüm müdahalelerden (muhal farz) uzak tutulabilse, sayısız münasebet, müessese, mecra, havza oluşturma iktidarındadır, dolayısıyla varlığını devam ettirebilme kudretindedir.
Hayatın kaynağı, insan tabiatıdır. Bu sebeple hayatın tabiatını insan tabiatından takip etmek kabildir. Ancak hayatın tabiatı, ferdin mizaç (tabiat) hususiyetlerinden ibaret değildir. Hayat, içinde bulunan insan sayısınca ferdi mizaç haritaları ve ferdi gerçekliklerden teşekkül eder. Hayat, ya bir cemiyet terkibi veya bir topluluk halitası olarak meydana gelir. Her iki durumda da, hiçbir ferdi mizaç haritası, cemiyete ve hayata “olduğu gibi” yansıyamaz. Hayat, ferdi mizaç hususiyetlerini törpüler, dengeler ve kendi ortalamasına uydurarak bünyesine alır.
Hayatın içine aldığı ferdi gerçeklikler, hayat toplamını oluşturacak şekilde eğilip bükülür. Bir cemiyette hiçbir eğitim olmasa bile, ferdi gerçekliklerin birbiriyle çatışması, her insanda bir eğitim ve eğilim oluşturur. İnsanlar aslında kendilerinin peşinde koşarlar fakat hayat bu koşuyu eğer büker ve kendine çevirir. İnsanlar ihtiyaçlarının peşinde koşarlar ama kendi ihtiyaçlarından önce hayatın ihtiyaçlarını karşılarlar. Çünkü hayat, kendini tamamlamadan hiçbir şeyi tamamlamaz, kendi ihtiyacını karşılamadan kimsenin ihtiyacını karşılamaz, kendi ihtiyacını karşılamaya katkıda bulunmayanın ihtiyacını da karşılamaz. Pek az insan hayata bir şeyler kattığını farkeder, insanların kahir ekseriyeti hayattan bir şeyler aldığını zanneder. Oysa önce hayat alır, insanlar ise önce kendilerinin aldığını zanneder.
*
Hayat, kendi ortalamasına intibak etmiş insanları yormaz çünkü bu insanlar hayata direnmez. Hayat, kendine direnmeyenlerle çatışmaz, onları yormaz, onları yolda da bırakmaz. Fakat bu tür insanlardan asla etkilenmez, onların peşinden asla gitmez. Ortalama insanlar için hayat düz akar, o insanlar hayatın hiçbir virajında yokturlar.
Hayat, kendi ortalamasının üstünde istidat ve kudret sahibi insanları bir müddet test eder. Onlara düşmanca davranır. Fakat bu düşmanlık geçicidir, kendine direnebilen insanlara meftundur. Bu sebeple güçlü insanları tasarrufuna alamadığında, onlara olan düşmanlığı devam etmez, aksine hızlı şekilde ünsiyet kesbeder ve itaat eder.
Güçlü insanlar ile hayat arasındaki münasebet calib-i dikkattir. Tecessüs için bulunmaz Hint kumaşı gibi bir konudur. Takip etmesini bilenler için fevkalade bir zevktir. Hayatın bu insanlara karşı başlangıçta sergilediği mukavemet, babanın, çocuğunun büyüdüğünü kabul etmemesi gibi bir şeydir. Önce hoyrat şekilde iten hayatın, bir müddet sonra hazırola geçişi seyre değer bir hadisedir.
İnsanı güçlü kılan, ruhi istidatlar ile akli maharetlerdir. Hayat, çıplak güç karşısında zannedildiği gibi eğilmez, teslim olmaz, sadece geçici bir süre ona müsaade eder ve zaman içinde onu öğütür. Hayata vaziyet ve tasarruf eden insanlar, muhkem bir dirayete, keskin bir idrake sahip olanlardır. Üstelik bu tür insanların hayat üzerindeki tasarrufu, öldükten sonra da devam eder.
*
Hayatın tabii mecraları var fakat hayatta iradi mecralar açılabilir. Hayatta iki tür çatışma mevcuttur, birincisi iradi mecralar arasındaki çatışma, ikincisi ise iradi mecralar ile tabii mecralar arasındaki çatışma. İradi mecralar arasındaki çatışma, fazlasıyla görünür haldedir, iradi mecralar ile tabii mecralar arasındaki çatışma ise pek göze çarpmaz. İradi mecralar, dini, fikri, siyasi hareketler tarafından açılır ve bunlar birbiriyle çatışır. Bunların çatışması çok gürültülüdür ve açıktır. Bunlarla tabii mecralar arasındaki çatışma ise hayatın derinliklerinde gerçekleşir, görmek için keskin bir idrak gerekir. Bu sebeple, büyük iradi mecralar karşısında zafer kazanmış başka bir iradi mecra, zaferden sonra tabii mecralar tarafından kıskaca alınır ve zaman içinde eritilir. Tabii mecralar zafer kazanmış iradi mecralar karşısında açıktan direnmez fakat direnmeyi de asla bırakmaz.
İradi mecralar, düşman gördükleri iradi mecralara karşı sürekli enerji üretebilmektedir. Enerji üretebildiği müddetçe mücadeleyi sürdürebilir, mücadeleyi devam ettirmek için de enerji üretmeye devam eder. Şu, “düşman ihtiyacı” denilen hadise budur. İradi mecralar hayatın tabii mecralarına karşı direnememesinin sebebi, hayatı düşman olarak kabul edememeleridir. Zaten hayatı düşman gören hiçbir iradi mecra “hayatta” kalamaz. Bu meselenin böyle çetin bir handikapı vardır. Hayatı düşman gören, hayat tarafından tepelenir, hayatı düşman görmeyen ise hayat tarafından eritilir. İradi mecraların en çetin imtihanı tam olarak bu noktadadır.
Hayat ne düşmandır ne de dost. Hayata düşman olanlar hayat tarafından yok edilmişler, dost olanlar ise onun tarafından eritilmişlerdir. Hayat, aynı zamanda tuzaklarla dolu olan bir “imkan alanı”dır. Düşman görmek, imkan alanlarını reddetmektir ki, “imkansız” kalmaktır. Dost olmak ise tuzakları kabullenmek ve oralarda erimektir. İşte İslam’ın hayat telakkisi, “dünya hayatı, misafirliktir”. Sizi misafir eden ev sahibi düşman kabul edilir mi? Sizi misafir etme alicenaplığını gösteren ev sahibini dışarı atıp eve yerleşilir mi?
İradi mecralar ile tabii mecralar arasındaki temel fark, iradi mecraların kesintisiz enerji ve fikir üretmesi, tatbikat geliştirmesi mecburiyetidir, tabii mecraların böyle bir ihtiyacı yoktur, onlar, hayatın ve insanın tabiatından zaten fazlasıyla beslenirler. İradi mecraların hayata vaziyet etmesi için ihtiyaç duyduğu kesintisiz üretim mutlaka tökezler, yavaşlar, kurur, biter. Bu tuzağa düşmemek, bu neticeden kurtulmak için hususi tedbirler gerekir. Hiçbir fikri (felsefi) ve siyasi hareket bu tedbirleri geliştirememiştir. Bunun tek istisnası dinlerdir çünkü kesintisiz enerji kaynağı imandır.
İman, ruhi faaliyettir, ruhi hamledir. Ruh bakidir, kainattaki tek baki varlıktır, baki varlığın faaliyeti ve üretimi kesintisizdir. İman, baki varlığın, kesintisiz enerji üretim mekanizmasıdır. Fakat imanın da sıhhat şartları var. Her dünya görüşü, her fikri (ve felsefi) cereyan mutlaka bir “inanç” üretir. İnanç marifetiyle ruha nispeten ulaşabilir. Fakat hastalıklı imanlar, ruha nefs vasıtasıyla ulaştığı için bir müddet sonra ruh tarafından reddedilir. İmanın sıhhat şartlarının birincisi ve en mühimi, baki varlık olan ruhun, “ezeli ve ebedi” olan varlığa (Allah’a) yönelmesidir. Puta tapanda da bir inanç vardır fakat bu inanç, nefsin imanıdır. Nefs fanidir, kesintisiz enerji üretmesi beklenmez. On dört asırdan beri “sıhhatli iman”ı teklif eden sadece İslam’dır. Bu sebeple on dört asırdan beri İslam mevcuttur, hayata az veya çok vaziyet etmeye devam etmektedir.
İslam’ın, milyonluk ordulara karşı yapılacak devasa savaşları, “cihad-ı asgar”, nefse karşı yapılacak mücadeleyi ise “cihad-ı ekber” olarak isimlendirmesinin hikmetlerinden biri, hayatın tabii mecralarına karşı mücadelenin derinliğinin, kesintisizliğinin ve zorluğunun tespitidir. Hayatın tabii mecralarının güç kaynakları insan tabiatıdır, büyük cihadın hedefi de mücadeleyi meselenin kaynağına yönlendirmektir. Bu sebeple İslam maarif anlayışının temel konusu, iman tedrisatı ve nefs terbiyesidir. İman tedrisatı, kesintisiz enerji kaynağını, kesintisiz üretime dönüştürmek için, nefs terbiyesi ise iradi mecrayı tabii mecralar üzerine hakim kılmak içindir. İman tedrisatı ve nefs terbiyesi, “güçlü şahsiyetler” inşa eder, bu şahsiyetler, hayatın peşinden gitmez, hayatı peşlerinden sürüklerler.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir