İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-22-HAYAT TELAKKİSİ-4-

Dünya görüşlerinin saf tefekkür ile hayat mecraları ve hayat havzaları açmaları imkansız mıdır? Ne kadar zor olduğu malum da, imkansız mıdır? Eğer imkansız ise, bu bahsin kapatılması gerekiyor, bu istikamette emek ve zaman israf etmemek gerekiyor. İmkansız değilse eğer, saf tefekkürün hayatta gerçekleştirilmesi manasına gelecek olan bu tür hamleler, insan haysiyetinin zirvesi kabul edilmelidir.
Mümkündür lakin hususi şartları var. Bu mesele aynı zamanda dünya görüşlerinin “kudret testi” olarak kabul edilmelidir. Gerçekten fevkalade zor olan ve hususi şartları bulunan bu iş, dünya görüşlerinin zirvelerini teşkil eder. Dünya görüşlerinin nazari ve tatbiki ufkunu (zirvesini) gösteren bu mesele dikkatle tetkik edilmelidir.
Dünya görüşlerinin birbiriyle mukayesesi, hacimleriyle yapılır. Hacimleri teşkil eden iki cihet ayrı ayrı mukayese konusudur. Genişliğine doğru ne kadar insan kitlesine tatbik edilebilir olduğu, derinliğine (yüksekliğine) doğru da, hangi zirveye çıkabileceği hususu, dünya görüşlerinin mukayesesinde net veriler sağlar. Mevzumuz derinlik yani zirve yani ufuk cihetidir.
*
Her dünya görüşü, kendi muhtevasının “küçük hayat modellerini” oluşturmak için büyük çabalar sarfetmiştir. Fikrin hayatı cinsinden küçük hayat modelleri oluşturma imkanı mevcuttur. Bu çaba, fikrin tatbik edilebilir olduğunu göstermek için elzemdir. Mesele, küçük modelleri “hayat havzaları” haline getirebilmek, mümkün olduğunca büyük insan kitlelerini taşıyabilecek hacme ulaştırmak ve sürekliliğini sağlamaktır.
Fikrin hayatını, hayatın tabiatına rağmen inşa etmek, bunu büyük hayat havzaları haline getirmek ve daim kılabilmek, her dünya görüşünün rüyasıdır. Hacimli hayat havzaları inşa eden, bunu, asırlarca sürdürebilen felsefi kaynaklı dünya görüşü çıkmamıştır.
*
Hayatın tabii mecralarının insandaki kaynağı mizaçtır. Mizaç, insan tabiatıdır ve hayatın mecraları bu kaynaktan doğar. Hayat, kendi haline bırakıldığında, insan mizacındaki ana damarların toplamıyla mecralarını oluşturur. Dünya görüşleri, insanı, fikir (muhteva) ve ahlak ile teçhiz ederek, şahsiyeti inşa eder. Şahsiyet terkibi, ferdi mizaç hususiyetleri ile fikir ve ahlak hususiyetlerinin terkibinden meydana gelir.
Hayatın sadece insan tabiatına (mizacına) dayanması halinde tabii mecralar oluşur. Dünya görüşleri, muhtevalarının saf halini hayatta görmek, hayat mecrası açmak, hayat havzaları oluşturmak istediklerinde, “ahlaki havzalar” oluştururlar. İşte sadece fikir ve ahlakın hayat havzası oluşturması, dünya görüşünün hayata rağmen bir hayat inşa etmesidir. Hem insan tabiatına direnen hem de hayatın tabiatına direnen ahlak havzaları inşa etmek, diğer tüm hayat gerçeklikleriyle mukayesesiz şekilde zordur. Ferdi şahsiyet terkibini saf ahlak haline getirmek, bunun da içtimai mecralarını ve havzalarını açmak, fikrin ve hayatın ufkudur, zirvesidir.
İnsan saf ahlaktan meydana gelebilir mi? Tefekkür, bunun mümkün olmasını arzu eder. Fakat hiçbir dünya görüşü, bu remz şahsiyetleri, geniş halk kitlelerine yayacak şekilde gerçekleştiremez. Tefekkür, insan tabiatını aşıp, saf ahlaktan mürekkep bir şahsiyet inşa edemez. Çünkü tefekkür merkezi olan akıl, yalnız başına buna güç yetiremez. Bu kudreti üreten tek kaynak ruh, üretim faaliyeti de imandır.
*
İslam’ın tasavvuf mecrası, saf ahlaktan mürekkep şahsiyetler inşa etmiş, çok geniş kitlelere şamil olan, fikrin hayat havzasını, ahlak havzasını meydana getirebilmiştir. Tasavvuf, inşa ettiği müesseseler (tekke ve zafiye ve başka misallerde olduğu gibi) ile hayat havzaları oluşturmuş, bu havzalar milyonlarca insanı içine alabilmiş, asırlarca da devam edebilmiştir.
Tasavvufun kendi asıl ve asli vazifesini deruhte ettiği dönemlerde, inşa ettiği ahlak havzası, kendinden önce başkalarını düşünen (diğerkam), mülkiyet edinmeyen, sadece ahlaki gerekliliklerle hayatı yaşamayı mümkün kılan şahsiyet terkipleriyle dolmuştur. Calib-i dikkattir ki, havzasına alıp saf ahlak giydirdiği insanlar, her çeşit mizaç (tabiat) hususiyetlerine sahiptir. Sadece mizacen cömert olan insanlardan oluşan bir içtimai yapı değil, cimriyi bile saf ahlak ile örülmüş şahsiyet numuneleri haline getirebilmiştir.
Bu cihetten bakıldığında tasavvuf, İslam’ın insan ve hayat telakkisinin zirvesidir. Ferdin derununda saf ruhi hayata ulaşmış, cemiyet alanında ise saf ruhi hayatın havzasını oluşturmuştur. Tasavvufu reddedenler veya ona bigane kalanlar, çok sığ bir hayat havzasına mahkum olmuşlar, onu da devam ettirmekte fevkalade zorlanmışlardır.
İnsanlık tarihi, fikrin hayatını inşa etmek cihetinden İslam ile yarışacak hiçbir misale sahip değildir, İslam tarihi ise bu hususta tasavvufla yarışacak başka bir mecra açmamıştır. Tasavvuf merkezleri günümüzde, Şeriat tatbik edilmediği için, İslami iklim mevcut olmadığı için, kendi asıl ve asil vazifesini çok dar bir çerçevede yürütebilmekte ve umumi olarak da Şeriat’ın ikamesi için çaba sarfetmektedir. Bu sebeple tasavvuf mecrasının asıl ve asil eserleri (neticeleri) zuhur etmemekte, bu gün bakıldığında mesele derinliğine anlaşılmamaktadır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir