İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-27-TEDRİSAT ANLAYIŞI-2-

Sohbet “meclis” kuran usuldür. Sohbetin oluşturduğu meclisi, hiçbir mükâleme (diyalog) şekli oluşturamaz. Sohbetteki iklim, kalbi-ruhi iklimdir, zihni-akli iklim değil. Kalbi-ruhi iklimin oluştuğu mecliste, “kalp dili” konuşulur, konuşan ise ruhtur.
Öncelikle sohbet meclisi “emin”dir. Sohbete katılanlar cihetinden emindir, sohbet usulü cihetinden emindir, sohbet konusu cihetinden emindir. Bu sebeplerle de sohbet meclisi, kalpler meclisidir. Çünkü kalp, emin bir meclis, emin bir iklim ister.
Kalpte tereddüt yoktur, şüphe yoktur, bu sebeple kalbi evren nezihtir. Kalpte şüphe yoktur çünkü orası imanın mekanıdır. İmanda şüphe ve tereddüt olmaz. Kalb dilinin konuşulduğu meclis, imanın meclisidir. Kalbi evren ve o evrendeki istikamet (iman) şüpheyle yoğurulamaz, tereddütle kirlenemez.
Kalbi evren, insan tahlilinde (analitiğinde) bilginin kaynağıdır. Oradan daha derin bir mahal yoktur, bilginin özünün özü orada yoğrulur. Yoğuran ruhtur, yoğurma istikameti ise imandır. Bu sebeple İslam’ın bilgi telakkisinin (epistemolojisinin) insandaki kaynağı, kalbi evren, nihai kaynak ise ruhtur. Hakikate ulaşacak olan, hakikati anlayacak olan ruhtur, hakikatin insanda tecelli ettiği mahal ise kalbi evrendir.
Hakikat insanın dışındadır, vahiydir. Fakat hakikatin insanda bir muhatabının olması gerekir, işte hakikatin insandaki muhatabı ruh, hakikatin tecelli edeceği mahal kalp, hakikatin “kelam” ve “hal” şeklindeki tezahür mekanı da sohbet meclisidir. İmana “istikamet” denmesinin sebebi de, ruhun hakikate yönelmesidir. İstikamet, ruhun, hakikat ile kurduğu münasebettir, bu münasebetin kurulduğu mahal kalp, inşa mekanı ise sohbet meclisidir.
İnsandaki bilgi kaynağı ruh olduğu için, bilgi telakkisi, ruha murtabıttır. Bilgi kaynağına ulaşmadan “bilgi telakkisi” oluşturulamaz. Ruh, doğumdan önce (alem-i ervahta) bilgi sahibi olmuştur, dünyaya “mahfuz bilgi” ile gelir. Mahfuz bilgi, kesbi bilgi değildir ve faaliyet öncesi bilgidir. Bilgisiz bilgi olmaz, bilgisiz bilgi üretilemez. Saf cahil olandan, bilgi çıkmaz, saf cahil bilgiyi öğrenemez de. İnsanda kesbi bilgiden önce, vehbi bilginin olması gerekir, bu sebeple ruhtaki bilgiye “mahfuz bilgi” ismini veriyoruz.
İnsan ve bilgi telakkisi olmayanların maarif (eğitim öğretim) anlayışı ve nizamı olmaz. Bilgi nedir, bilginin (insandaki) muhatabı nedir? Bu sorulara verilecek cevapların sığlığı veya derinliği, inşa edilecek maarif anlayış ve nizamını tayin edecektir. Zihni-akli evrendeki kaynaşmaya bakarak, bilgi ve bilgi telakkisi ile ilgili bir şeyler söylemeye çalışmak, İslam’ın temel meselelerine ne kadar uzak olduğunu göstermekten başka bir işe yaramaz.
*
Ruh ile hakikat (vahiy) arasında kurulan münasebet, hakikate saf haliyle muhatap olmaktır. Kalbe nüfuz etmemiş olan hakikat, zihni-akli evrende kalan, (Allah muhafaza) aklın sorgulamasına muhatap olan metin haline geliyor. Oysa her şeyden önce kalbi evren vahiy ile doldurulmalı, vahyin muhtevası ile işgal edilmeli, vahyin kelamı ile tezyin edilmelidir. Kelamın, tefekkürün, idrakin kaynaştığı en derin mahal, kalbi evrendir. Bu evren vahiy ile hınca hınç doldurulmadan, vahyin sıhhatli imanı ile tertip edilmeden zihni-akli evren çalışmaya başlarsa, tefekkürün başlangıcı (kaynağı) iman olmaktan çıkar. Membaı iman olmayan tefekkürün, mansıbı ne olabilir ki?
Müslümanlar sohbetten uzaklaştığı nispette gerilediler. Gerilemek, pozitif bilimler ve teknoloji ile ilgili bir husus değil, İslam’a nüfuz ile alakalı bir bahistir. İslam’a nüfuz, tereddüt ve şüphe ile değil, iman ve teslimiyetledir. Bunun yolu da tartışma değil, sohbettir. Ana unsuru da akıl değil, ruhtur. Mekanı ise agora değil, sohbet meclisidir.
*
Sohbet, maarif usulü olmaktan çıkarıldı, tasavvufun inhisarına kaldı. En fazla tasavvufa yakıştığı doğru ama tüm İrfan müktesebatına yayılmalıydı. Zaten tarihte öyleydi, “Sünnet” olmasının manası da buydu. Mesela mezheplerin neşvü nema bulduğu dönemi hatırlayın, mezhep imamlarının tedrisat usulü, sohbetti. Böyle olduğu içindir ki, mezheplerin kaynaştığı dönemdeki tefekkür derinliği ve hacmi, hiçbir dönemde yaşanmadı.
Medreselerde sohbet usulü tedrisat usulü olarak kullanıldığı dönemlerde, medreseler ilim ve irfan havzaları oldu. Sohbet usulü kalktığı zamandan itibaren medreseler gevezelik mekanı haline geldi ve intihar etti.
*
İslam dünyasının batıdan en derin etkilenme mecralarından biri, kalp evrenini ve ruhu terk etmek ve zihni evren ile akla mahkum olmaktır. Batının felsefesi, ilmi, sanatı ve bunlara bağlı olarak anlayışı, hayatı, medeniyeti zihni-akli evrendeki kaynaşmadan meydana geldi. Zihni-akli evrenin galip hususiyeti, şüphe, tereddüt, inkardır.
Batı medeniyetini tenkit eden Müslüman fikir ve ilim adamları, onun vahiyden uzak düştüğü temel verisinden hareket eder. Doğrudur, amma, vahiy iman mevzuudur ve bunun tedrisat usulü, batının şüphe ve tereddüt üzerine inşa edilmiş akıl formu değildir. Batı ile ilgili temel teşhisi doğru yaptıktan sonra, onun metodunu (usulünü değil, usul İslam irfanına aittir) kullanmayı teklif etmek, “sorgulamadan bahsetmek”, Müslümanların eksikliğinin bu olduğunu iddia etmek, kafası insan gövdesi hayvan bir varlık teklif etmektir. Çok hazin…
*
Tereddüt, şüphe, soru, kalbi evrenin ve ruhun meşgalesi değil, zihni evrenin ve aklın işidir. Bu safha, kalbi evrenin inşası, tesviyesi ve tezyininden sonradır. “İlm-i Kelam”da sorulan soruları, hiçbir filozof, hiçbir felsefe meclisinde sormamıştır. Ama neyin neye mukaddem olduğunu bilmeden, binanın temeli inşa edilmeden, mimari planı ortaya konulmadan soru sorulmaz. İslam’ı idrak bahsinde soruyu, “akl-ı selim” sorar. Kalbi evrenini masiva ile dolduranların nefsin mütemmimi olan akıllarıyla ortaya koydukları şüphe, tereddüt ve sordukları soru, (Allah muhafaza) vahye yöneliyor. Meselenin hazin olan tarafı ise kimse bu durumun farkında değil.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir