İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-

“İman artar ve azalır mı yoksa sabit midir?” sorusu uzun münakaşalara konu olmuştur. İmanın sabit veya değişken olması mühim bir meseledir. Sabit olması halinde insan faaliyetleriyle tehlikeye girmeyeceğini gösterir, değişken olması halinde ise tehlikeye açık demektir. Başka bir ifadeyle imanın sabit olması, ibadetlerle artıp eksilmeyeceğini gösterdiği için, ibadetlerdeki zafiyet imanı tehlikeye sokmaz. Aksine değişken olması halinde ise, ibadetlerdeki zafiyet, imandaki zafiyeti (azalmayı) getireceği için, bir müddet sonra yok olma ihtimali (tehlikesi) mevcuttur.
İmanın sabit veya değişken olduğu istikametindeki iki görüş de doğrudur. Birbirine zıt iki görüş doğru olur mu? Olur… İkisinin de doğru olduğunu tespit etmek için, kaynağına inmeliyiz. İman-inkar zıtlığı meselesi anlaşılmadan, bu iki görüşün doğru olduğunu anlamak kabil değil.
İnsanın faaliyetleri (sadece belirli ibadetler değil, tüm faaliyetleri) ruhun önündeki perdeleri çoğaltmak veya azaltmak istikametine matuftur. Daha sığ bir ifadeyle söylemek gerekirse, insanın faaliyetleri ya ruhu kuvvetlendirir veya nefsi… Bu ifade sığ çünkü aslında ruhu kuvvetlendiremezsiniz, sadece onun önündeki perdeleri yırtar ve doğrudan zuhuruna daha fazla imkan hazırlarsınız. Ruhu kuvvetlendiremezsiniz çünkü insandaki kuvvet merkezi tektir ve ruhtur. Sığ bakış ve anlayışlar, ruh ile nefsten birini kuvvetlendirmek şeklinde meseleye baktığında, günahların nefsi, sevapların ruhu kuvvetlendireceğini düşünür, günahların nefsi kuvvetlendirdiği doğrudur da, sevapların ruhu kuvvetlendirmesi kabil değil. Ruh zaten bizatihi kainatın en kuvvetli varlığıdır, mesele ona ulaşmaktır. Ruhun önündeki perdelerin yırtılması (açılması) onun daha net zuhur etmesine sebep olduğu için, “kuvvetlendiği” zannını oluşturuyor. Neticede dışarıdan bakan göz, sevapların ruhu, günahların nefsi güçlendirdiğini görüyor.
İnsan faaliyetlerinin ruhu kuvvetlendirdiği gibi zayıflattığını da düşündüğümüzde, iman artar ve eksilir. Doğru mu? Cümledeki ön şartla beraber baktığımızda doğru. Bu anlayışa ihtiyaç var mı? Evet. Buradan daha derine kadar inemeyecek insanlar için ihtiyaç var. İmanın artıp eksildiğine dair görüş, bu seviyede doğrudur. Daha derine inildiğinde, ruh kuvvetlenmez ve zayıflamaz, bu sebeple iman da kuvvetlenmez ve zayıflamaz. İnsan faaliyetleri sadece insan iç dünyasındaki ruhun perdelerini artırır veya azaltır. Ruhun önündeki perdeler azaldıkça zuhuru artar, perdeler arttıkça zuhuru azalır. Ruhun zuhurunun şiddeti, imanın tezahürünün şiddetidir.
*
İslam İrfanının meselelere bakışında bir hususiyet var. Bu hususiyet anlaşılmadığı takdirde, farklı görüşlerin olduğu, tefrikaya düşüldüğü zannedilir. Özellikle de zıt görüşlerin bulunduğu zannıyla tefrikanın derinliğine dikkat çekerek İslam İrfanına savaş açan ahmaklar var. İslam İrfanı (itikadi ve ameli mezhepler de dahil) meseleleri, farklı her seviyede çözüme kavuşturmuştur. Bir konunun, idrak safhaları ve havzaları var. Muayyen bir havzada (tabii ki derinlikte) meseleyi vuzuha kavuşturmuş ve beyan etmiştir. O derinliğe kadar inildiğinde görülür ki, tespit ve beyan doğrudur. Başka bir “idrak yiğidi” gelmiş meseleyi daha derin bir havzada ele almış ve o havzada çözmüş. Farklı seviyelerde farklı fikirlerin ortaya çıkması tabiidir, buna zıtlıklar da dahil. Mesele, konuyu “doğru güzergah” üzerinde tetkike devam edilmesidir. Güzergah, istikamet, maksat ve usul doğru ise, meselelerin her seviyede farklı görünmesi, tabiidir. Farklı görünmüyorsa, derinleşme istikametinde patinaj yapılıyor demektir.
Tezat, aynı seviyede, aynı havzada aranır. Derinlik boyutunda tezat aranmaz. Bir konuda farklı görüşlerin hepsine aynı seviye mahsulü muamelesi yapmak, idrak zafiyetindendir ve kişinin konuyu anlamadığına delildir. Özellikle “ilm-i kelam” çerçevesinde birbirine zıt görülen birçok görüş mevcuttur ki, hepsi belli bir derinlikte doğrulanır. Yatay seviyede hiçbiri diğeriyle tezat teşkil etmez.
Gayrimüslimlerin İslam ile ilgili değerlendirmelerinin bizim için bir kıymeti yok. Fakat Müslümanlar, İslam İrfan müktesebatını, “çelişkilerle dolu” türünden sığ ve hassasiyetsiz bir yaklaşımla reddettiklerinde ciddi bir problemimiz var demektir. İslam tarihindeki “allameler”in eserlerine ve görüşlerine, o zamanın ilkokul seviyesindeki bir akılla muhatap olarak elde edilen verilerle İrfan Müktesebatını tenkit ve reddetmek, kültürel intihardır.
*
İslam İrfanı, “iman vahdetini” gerçekleştirmek için tek mecra geliştirmiştir, tasavvuf… Nefsin iman etmesi, tasavvuf mecrasında, tasavvufi usulle, tasavvuf büyüklerinin (mürşitlerinin) murakabesi altında gerçekleşebilmektedir. Nefse iman ettirmek, en zor işlerdendir. Zorluğu, sadece zahmetinden değil aynı zamanda güzergahın giriftliğindendir. O kadar girift bir güzergah ki, insanın her adımda istikameti şaşırması, yoldan çıkması, maksadın dışına savrulması mümkündür. Bu sebeple mürşidin murakabesi şarttır. Tasavvuf mecburiyet değil muhtariyet alanıdır fakat nefsinin iman etmesini isteyenler için başka yolu bulunamamıştır.
İslam maarif anlayışı, tasavvuftan kopar, bağımsızlaşır, uzaklaşırsa geriye sadece “bilgi nakli” kalır. Buna ne maarif denir ne de tedrisat… Müslümanlar maarif nizamı içinde hangi alanda tahsil görürse görsün, paralel maarif müesseseleri olan tasavvuf merkezlerinde tedrisatın tamamlamalıdır. Tasavvuf tabii ki mecburiyet değil, muhtariyet alanındadır ama eğer başka bir yolu bulunana kadar nefs terbiyesinde inhisar sahibidir. Tasavvufa karşı ucuz tenkit ve reddiyeler dizenler, tek bir tenkit cümlesi kurmadan önce, bu yolun (tasavvufun) deruhte ettiği vazifeyi yerine getirecek başka bir mecra açmalıdırlar. Yeni bir mecra açmadan, açamadan yapılacak tenkitler, aynı zamanda tasavvufun işgal ettiği alanı boşaltmakta ve Müslüman şahsiyetinin inşasında dev bir boşluk oluşturmaktadır.
Nefsin iman etmesiyle neticelenecek olan terbiye süreci, aynı zamanda ihlasın iktisap ve ikamesidir. Nefs tüm diriliği ile yerinde durduğu müddetçe, ihlastan bahsetmek ne mümkün… Bir Müslüman, nefsin, her konuya ve bu arada ibadete nüfuz ettiğini görmez mi? Namazda, zihninden kırk tane hesap yapan bir Müslüman, bu meseleyi dert etmez mi? İhlas (ruhi hayat) ile riya (nefsi hayat) arasındaki zıtlığı anlamaz mı? Nefsin, insanın her faaliyetine nüfuz etmesini anlamak, ortalama bir zeka için mümkün. İnsanlar, inat ettikleri için bazı düşüncelere kilitlenmekte, bazılarından özellikle kaçınmaktadır. İhlas ile riya arasındaki sarkaçta sallanan bir Müslüman, nasıl olur da buna bir çare aramaz? Çare arayanlar, nasıl olur da ihlas ile riya meselesinin ruh ile nefs meselesi olduğunu anlamaz? Nasıl olurda, İslam tarihi boyunca nefs terbiyesi için devasa bir müktesebat oluşturmuş olan tasavvufa bigane kalabilir? Bir Müslüman, elli yaşlarına kadar gelir de, hala ihlas sahibi olup olmadığını anlamaz mı? Olamamışsa bunun yolunu aramaz mı?
*
Nefsin iman etmesi, ruhun asli ve hakiki imanına yol açmak içindir. Tabii ki hakiki iman ruhun imanıdır, nefsin imanı değil. Lakin nefs iman etmediği sürece, ruha perde olmakta, ruhun hakiki imanına ulaşmaya mani olmaktadır. Nefs iman ettiğinde ruhtaki hakiki iman tüm asliyeti ve hakikatiyle zuhur edebilmekte, ruh da nefsten, bedenden azade hale gelmektedir. Ruhun bedenden azade hale gelmesi kolay fakat nefsten azade hale gelmesi zordur. Bu durum ruhun güçsüzlüğünden değil, aksine ruh nefsi “bir anda” yere çalacak kadar güçlüdür fakat nefsin ruha ulaşmasına kadar buna müsaade edilmemiştir. Bir manada ruh, gizlenmiş halde keşfedilmesini beklemektedir. Kendini keşfetmeyene, kendini açmamakta, tüm tesirlerini perde arkasından gerçekleştirmektedir.
İmtihan sırrı baki kalmak üzere denebilir ki, ruh, çok kıskançtır. İnsanın, en azından nefse gösterdiği alakayı kendine de göstermesini ister. Kendini pazarlıksız ve bedelsiz vermez, nefs gibi şımarık ve ucuz değildir. Kendine doğru gelmeyene kendisi de yaklaşmaz. Kendini hiç umursamayandan ve kabul etmeyenden intikamını bir şekilde alır ama kendini onlara asla açmaz. İnsanın iç dünyasında dehşet bir boşluk oluşturur ve insanla orada top gibi oynar.

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-” üzerine bir düşünce

  1. Allah razı olsun. Yeni ufuklar açtınız, istifade ediyoruz. Paylaşıyoruz.
    Hakkınızı helal ediniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir