İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ
Ülkenin üniversitelerinde hala batının bilim anlayışı ve onun tasnifi kullanılıyor. Bu o kadar Batının bilim (pozitif bilim) anlayışını esas alan ilahiyat profesörleri, o bilim anlayışına uymadığı için mucizeyi reddetmeye başladılar. Batının bilim anlayışını temel mikyas alınca, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin hangi manaları ihtiva ettiğini değil, o mikyasa uygun olan anlamların neler olduğunu araştırmak esas haline geliyor.
İslam irfan müktesebatındaki ilimlerin neler olduğunu, hangi tasnife tabi tutulduğunu, hangi bilgi disiplinlerine ilim dendiğini unuttuk ve umursamaz hale geldik. Oysa ilimlerin tasnifi, bilginin “nazım planı”dır, ilimlerin tasnifini yapamayan bir kültür iklimi kendi kaynaklarının bilgisini imal edemez hale gelir.
Bilgi üretmeyince üretenlerin bilgisine mahkum olunduğu gibi, ilimlerin tasnifini kendi müktesebatımızdan hareketle yapmayınca, başkalarının tasnifine mecbur oluyoruz. Batı ikliminin yaptığı bilimlerin tasnifi, bizim ilimlerimizi ihtiva etmiyor. Batının yaptığı tasnifi esas alınca, o tasnife uymayan bize has ilimlere karşı da mesafeli davranıyoruz. Oysa batı bilim anlayışının zirvesi, bizim ilim anlayışımızın eteklerine ancak ulaşır. İslam ilim anlayışı ve tefekkür çerçevesi, batı felsefesinin ve bilim anlayışının milyonlarca kat daha üstündedir. Pozitif bilim anlayışı (batı bilim anlayışı), ufku miraç olan ilim anlayışının eteklerine ulaşabilir mi?
İslam İrfan Müktesebatının, münhasıran kendi malı olan ilimler vardır. İslam tarihinde, Müslümanlar tarafından keşfedilen, inşa edilen, tertip edilen bize ait hususi ilim dalları mevcut. İslam ilim anlayışı (başka bir tabirle, İslam ilim mecrası) anlaşılmayınca, bu anlayışla ilimlerin tasnifi yapılmayınca, bize has ilimlerin bir kısmı tamamen unutuldu.
Pozitif bilim anlayışı (ki batının bilim anlayışının gövdesini teşkil eder), İslam ilim anlayışında bir cüzdür, malum olduğu üzere adı, müspet ilimlerdir. Müspet ilimler, İslam ilim anlayışında ancak malzeme mahiyetindedir. Aradaki fark, ölçülebilir miktarın çok üzerindedir.
*
İlmin iki ciheti var, birincisi idrak, ikincisi inşa (irade)… Batının bilim anlayışında sadece idrak var, tek hususiyeti idrak olan ilim, irade vasfını (inşa hususiyetini) kazanamaz. İlim, bidayetinde idrak ve irade vasıflarıyla terkip edilmelidir, ilim anlayışı bu şekilde tertip edilmelidir. Aksi takdirde idrak vasfıyla mahdut ve o vasfa mahkum olur.
İslam’ın ilim telakkisinin ana mikyası, “ilim maluma tabidir” ve “malum ilme tabidir” ölçüleriyle ifade edilmiştir. Birinci ölçü yaygın şekilde bilinir, ikincisi pek bilinmez. “İlim maluma tabidir” ölçüsü, ilmin idrak cihetini, “malum ilme tabidir” ölçüsü ise irade (inşa, terkip, tatbik) cihetini ifade eder. “İlim maluma tabidir” ölçüsü aklın peşinden gideceği mikyastır, “Malum ilme tabidir” ölçüsü ise şuurun (akl-ı selimin) manalar aleminden devşirdiği muhtevanın suretini, şeklini, hayatını inşa etmekte kullandığı mikyastır.
“İlim maluma tabidir” ölçüsüyle mahdut bir ilim telakkisi, tertip edilmiş bilgi yığınından başka bir mana taşımaz. Serazat (hatta kaotik) bilgiye nispetle çok kıymetli olan tertip edilmiş bilgi (disipline edilmiş bilgi), İslam dışında herhangi bir kültür iklimi için kıymetli olabilir ama İslam ilim ve hikmet telakkisi için nakıstır hem de büyük bir nakısadır. Batı, “ilim maluma tabidir” ölçüsünü bilmez ama bu çerçeveyle mahdut bir bilim telakkisine mahkum olmuştur.
İslam ilim telakkisi, “malum ilme tabidir” ölçüsüyle kainatı (kevni ayetleri) okur, anlar. “İlim maluma tabidir” ölçüsüyle de, Rabbani ve Nebevi beyan ve tatbikatlarda mahfuz manaları keşfederek, o manaların her devirde hayatını inşa eder, hayata tatbik eder. Kur’an-ı Kerim, varlık yekununu yaratanın sonsuz ilmindendir ve o ilme yeryüzünde açılan kapıdır. Hal böyle olunca, kainatın (yaratılmış varlık yekununun) bilgi kaynağı ile Kur’an-ı Kerim’in kaynağı aynıdır, aralarındaki fark, Kur’an-ı Kerim’in “saf mana” olarak yeryüzüne indirilmiş olmasıdır. Kainat, Allah Azze ve Celle’nin sonsuz bilgisinin yaratma iradesinin tecellileridir, bu sebeple kainattaki bilgi, “saf mana” halinde bulunmaz.
İslam’ın varlık telakkisinden (ontolojisinden) habersiz olanlar, kainatın kaynağındaki bilginin saf hali olan Kur’an-ı Kerim’in “bilime uygun olup olmadığını” tartışıyorlar. Kur’an-ı Kerim’i, batının ürettiği bilime uydurma çabası veya en azından uygun olup olmadığını araştırma gayreti, onbaşıyı genelkurmay başkanına tabi kılma teşebbüsüdür. Kainat ve ondan elde edilen tüm bilimler, Kur’an-ı Kerim’in ve onun ait olduğu “sonsuz ilim haznesinin” son tecelli halidir. Asıl olanı gölgesine uydurma çabası, Kur’an-ı Kerim’den başka bir kaynağa inanmak anlamına gelir.
“Malum ilme tabidir” ölçüsünü anlamayanların ilimden ve İslam’dan nasibi, ezber ve tekrardan ibarettir. Bu sınıf insanlar için en iyi ihtimal, müktesebatı ezberleyip, yeni nesillere nakletmektir, bunun dışındaki tüm çabalar kalbi ve zihni evrenini, akıl bünyesini, anlayış çerçevesini zehirler.
İslam’ın bilgi telakkisi (batılı jargona alışanlar için epistemolojisi) ile varlık telakkisi (ontolojisi) anlaşılmadan, kendi tefekkür mecramızı anlamayız, bunu anlamadığımızda kendi zaviyemizden ilimlerin tasnifini yapamayız, bunu yapamadığımızda batıya en derin şekilde teslim oluruz.
*
İlahiyat fakültelerinde felsefe derslerinin kaldırılması üzerine başlayan tartışmalar, bir taraftan batı tesirinin derinliğini gösterirken diğer taraftan “ilimlerin tasnifini” yapamamanın ortaya çıkardığı zafiyete işaret ediyor. Kendi müktesebatımızdan hareketle ilimlerin tasnifini yapamadığımız için, felsefenin kaldırılmasını isteyenler doğru mevzii bulamıyor, tenkit edenler de doğru mevzie yerleşemiyor. İki taraf da “parça fikirler” ile kendine doğru mevzi bulma çabasında, “büyük harita” yani müktesebat haritası olmayınca, felsefeyle ilgili doğru tavır geliştirmek mümkün olmuyor. Felsefeyle ilgili en vahim tartışma noktası ise, bazıları bilerek bazıları da farkına varmadan felsefenin tek tefekkür yolu olduğu kanaatidir. Düşünmek için felsefeye ihtiyacımız duyduğumuzu, felsefenin dışında düşünme mecrası olmadığını söyleyen veya ima eden birisi, İslam İrfan Müktesebatı ile ilgili ya bir cümlelik bilgi ve idrak sahibi değildir veya müktesebatı prensip olarak reddetmektedir. Zihni evreni bu noktaya gelmiş birisi, Müslümanlar için “kaybedilmişler” kontenjanındadır.
Dünyada iki tane tefekkür mecrası var; İslam İrfanı ve batı felsefesi… İlimlerin tasnifi meselesinin en mühim noktası da zaten burası, batı, bilimlerin tasnifini, kendi tefekkür mecrasına göre yapmakta, biz ilimlerin tasnifini kendi tefekkür mecramıza göre yapmaktayız. İlimlerin tasnifi, temelde, düşünce mecrasının tertip çabasıdır. Hangi tefekkür mecrasından bahsediyorsanız, ilimlerin tasnifini o mecrada yapıyorsunuz.
İslami tefekkürden ve İslam Tefekkür Mecrasından bahsetmiyorsak, böyle bir şeyin olduğuna inanmıyorsak İslami ilimler zaten yok demektir. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mi olur, fikir yoksa ilim nasıl vücut bulur? Felsefe meselesi bu sebeple mühimdir, felsefeden başka “düşünce yolu” olmadığı iddiası, batının en büyük iddiasıdır ve dünyada en fazla makes bulan, en fazla kabul gören batı tesiridir. Batının bu tesiri, en derin tesiri olduğu için, kolay farkedilemeyen, kolay anlaşılamayan, bu sebeple de kendisine karşı mücadele edilemeyen bir mahiyet taşır. İmam-ı Gazali Hazretlerinin felsefenin hesabını görmesini tenkit eden bir kısım Müslümanlar (müktesebat reddiyecileri), o büyük zatın, düşünceyi öldürdüğünü söylemek gafletinde bulunmuşlardır. Felsefenin hesabını kılıçla görmediğine göre, başka bir tefekkür yoluyla görmüş olan İmam-ı Gazali Hazretlerinin, İslami Tefekkürün (ve tabii ki ilim mecrasının) dev isimlerinden biri olduğunu da anlamamışlardır.
*
İslam medeniyet akademisine olan ihtiyacımız anlaşılıyor olmalı. Böylece Akademinin hangi konulardan başlaması gerektiği de vuzuha kavuşuyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir