İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-2-ÜÇ MECRA

İslam İrfanı iki mecra açmıştır. Tasavvuf ve ilim mecraları… Üçüncü mecra olan tefekkür (hikmet) mecrası yer yer yalpalamış, zaman zaman kesilmiş, yatağını mütemadi kılamamış en zayıf mecradır ki bu gün şiddetle ihtiyacımız olan bu mecranın açılması ve sulanması gerekiyor. İslam İrfanının açmış olduğu mecra üç tane değildir tabii ki, bunlar ana mecralardır. Bunların dışında sayısız mecra açılmış, eserlerini vermiş, hayatta yerini almıştır.
Tasavvuf mecrası, ruhi-kalbi mecradır. Şahsi-ferdi-enfüsi mecra… İlim mecrası, zihni-akli mecradır. Afaki-içtimai mecra… Tefekkür mecrası da zihni-akli mecradır fakat “zamani” (aktüel) mecradır. Üç mecra ile ilgili tavsif çabamız, ana hatlarını tespit bakımındandır, yoksa birbirinden kesin hatlarla ayrılan ve müstakil hale gelen mecralardan bahsediyor değiliz. Nihayetinde bu üç mecra, İslam İrfan bahçesinin farklı yemişlerindendir ama hepsi tek bahçenin çiçekleridir.
*
İlim mecrası, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gider, uzun bir güzergahtır ve müntehasına ulaşmak kabil değildir. Zira “malum yekunu” (yani kainat), sonsuz değildir ama bitmez tükenmez sayı ve çeşide sahiptir. İlim maluma tabii ise, bu güzergahın kıyamete kadar bitmesi beklenmez. Öyleyse bu güzergah hakikate ulaşamaz. Gerçekten böyledir çünkü varlığın Allah’a mesafesi sonsuz uzaklıktadır.
Kıyamete kadar müntehasına ulaşılamayacak olan mecra (ve bu mecradaki ilimler), hakikatin keşfini değil, hayatın yaşanmasını mümkün kılar. Ariflerden birinin sözü bu hususta istikamet tayin edicidir; “bir ilmin faydalı mı zararlı mı olduğu müntehasında belli olur”. Kıyamete kadar müntehasına ulaşmak kabil değilse, ne olduğunu anlamak imkansızdır. Kaldı ki, kıyamete kadar müntehasına ulaşılması ihtimal dairesinde görülse bile, müntehasına ulaşana kadar geçen zaman ve o zamanlarda yaşayan insanlar için netice aynı olacaktır. Hakikat nedir? Hakikat, belli bir seviyede, anlaşılır şekilde ifade edilmek istenirse, “ilahi murad”dır. İlahi murada kıyamete kadar ulaşmak kabil değilse, bunun başka bir yolu olsa gerektir.
*
Varlığın ve (tabii ki insanın) Allah’a uzaklığı sonsuzdur ama Allah insana “şahdamarından daha yakın”dır. Hakikaten hiçbir varlık Allah’a ulaşamaz, asla ulaşamaz. Eğer Allah, insana ihsanda bulunup da, şahdamarından daha yakın olmasaydı, hakikat muhal olurdu ve agnostikler de haklı çıkardı. Varlık Allah’a o kadar uzak fakat Allah insana (sadece insana) bu kadar yakın… Aslında insan da Allah’a ulaşamaz fakat kalb-i evrenini temiz tutarak (tesviye ve tasfiye ederek) Allah’ın tecellisine mazhar olabilir, tecelliyi celp edebilir. Allah ise mümin kulunun kalbine tecelli etmek arzusundadır. Tasavvuf mecrası bu cihetle, “kestirme yol”dur. İlim mecrasındaki namütenahi yol, tasavvuf mecrasında bir insan ömrüne indirilmiştir. İlim mecrasındaki hız yürümeye muadilse, tasavvuf mecrasındaki hız ışık hızına muadildir.
İnsana bu kadar yakın olan Allah’a ulaşmanın yolu, tasavvuf mecrasıdır. Bu yolun altyapısı, kalp ve ruhtur. Ruh Allah’ın hitabına, “alem-i ervahta” doğrudan muhatap olabildiği için, ona ulaşma imkan ve istidadına sahiptir. Bu imkan ve istidat için bir hususi yol gerekir ki o da tasavvuftur. Tasavvuf hakikati kainatta aramaz, insanın derununda, kalbi evreninde, ruhunda arar. “Rabbini bilmek için kendini bilme” çabasındadır. Kainattaki hiçbir varlık çeşidi, ruh kadar Allah’a yaklaşma istidadına sahip kılınmamıştır. Bu sebeple ilim mecrası uçsuz bucaksız kainatı tararken, tasavvuf mecrası kainattaki mevcut varlık çeşitleri içinde Allah’a ulaşma istidadına sahip tek varlık olan ruh ile ilgilenmektedir.
*
Tefekkür-hikmet mecrası, tasavvuf mecrasında keşfedilen “saf manalar” ile ilim mecrasında keşfedilen ölçüler (bir cihetten suretler) arasında köprü kurar. Her iki mecranın verimlerini telif ve tatbik eder. Zamani boyut zaten tam bu noktada ortaya çıkar, tatbikat, zamani bir idrak gerektirir. Tasavvuf mecrasında keşfedilen “mana haznesi” zaman üstüdür, ilim mecrasında keşfedilen ölçüler de nispeten öyledir. Tefekkür ve hikmet ise doğrudan doğruya zamanîdır. Tefekkürün zamani olması, “donmalara”, “tortulaşmalara” sebep olabiliyor, tarihte de bunun birçok misali var. Bu sebeple tefekkür mecrası diğer mecralarla münasebetini kesmemelidir.
Tefekkür mecrası, hayatın “gerçeklik altyapısını” inşa eder. İslam’ı hayata tatbik etmenin, hayat cihetinden lazım olan malzemelerini, müesseselerini, vasıtalarını temin ve inşa etmelidir. İslam’ın muhtevasını keşfetmenin, izah ve ifade etmenin yalnız başına bir kıymeti muhakkak ki var ama bu kıymet tatbiki bir kıymet değil. İslam’ın muhtevasının hayatta “gerçekleştirilmesi” lüzumu apaçık orta yerde duruyor. Muhtevada mahfuz olan her bir ölçü, hayatta bir münasebete, bir müesseseye, bir tatbikata tekabül eder. Faizin haram olması, helal olan faizsiz borçlanmanın müessesesini inşa etmeyi gerektirir. Faizin haram olmasıyla ilgili ne kadar hikmet keşfedilirse keşfedilsin, faizsiz borçlanma müessesesi inşa ve ihdas edilmedikten sonra tatbiki bir kıymet üretilememiş demektir. Fikir ile fiil terkip olunamamışsa İslam, (haşa) entelektüel bir meşgale haline getirilmiş olmaz mı?
Akıl, hayat ile hiçbir zaman münasebetini kesmediği için, İslam’ın ihtiva ettiği mana haznesini tatbik etme mesuliyetine sahiptir. Tefekkür mecrası (dolayısıyla akıl) muhtevanın hayattaki malzemelerini temin etmek, gerektiğinde inşa etmek durumundadır. Aksi takdirde ilim mecrası ne kadar ilerlerse ilerlesin, hayat ile irtibatı kesilir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

“İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-2-ÜÇ MECRA” için bir yanıt

  1. Öncelikle hakiki ferdi oluşların,oldukları kadar,İslamın gecesine aynı Hilal’in sızdığı gibi Rahîm kapısından zalim cebbarların aleyhine olarak dühul etmesi gerektiğini düşünüyorumiyor.Allahualam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir