İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-6-İSLAM İLİM MECRASI

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-6-İSLAM İLİM MECRASI
İslam, üç ilim mecrası açmıştır. Müspet ilimler, “ilmin maluma tabi olduğu alan”… Ruhi ilimler, “hakikat alanı”… Kur’ani ilimler, “malumun ilme tabi olduğu alan”… Bu bakış, aynı zamanda İslam irfanında ilimlerin tasnifi olarak kullanılabilir.
*
Ruh, “mana dilini” kullanır. Mana dili, kelimesiz lügattir. Bu dili sadece ruh kullanır. Kelimeler (ve başka varlıklar) hakikati taşıyamaz. Hakikat zapt altına alınamaz, sınırlandırılamaz, çerçevelenemez, bu sebeple kelimelerden müteşekkil lügat, hakikati ifade edemez. Bunun tek istisnası, Kur’an-ı Kerim’dir. O da Allah’ın “yaratıcı kudretinin” delilidir. Ne var ki Kur’an-ı Kerim de sadece lafzı ile anlaşılacak olursa, hakikate ulaşılamaz.
Ruhi ilimler (yani tasavvuf) hem temel üç mecradan biridir hem de İslami ilimlerden biridir. Ruhi ilimler, mana ilmi olduğu için kaydı yoktur, tecrübî ilimlerdendir. Tasavvuf mecrası ve tabii ki ruhi ilimler kitap telif etmez, kayıt tutmaz, kelamı zapt etmez. Usul, sohbettir. Bizzat “Mescid-i Nebevi”deki usuldür. Telif edilen kitaplar umumiyetle dışarıdan bakanların yanlış anlamasına mani olmak ve bu mecraya girmek isteyenleri (tasavvufa girmek isteyenleri) sahtelerinden korumak içindir. “Mana dilini” kullanmak zaten kayıt tutmaya mani değil midir? “Mana dili” zapt edilebilir mi?
*
Kur’an-ı Kerim, hakikattir, hakikatin beyanıdır, saf ilimdir. Kur’an-ı Kerim, kesbi ilim değildir, çalışarak elde edilebilecek, ulaşılabilecek, akledilebilecek ilimlerden değildir. Allah, Kur’an-ı Kerim’i, insanlığa merhametinden dolayı ihsan etmiştir. Kur’an-ı Kerim, “ilim maluma tabiidir” ölçüsü çerçevesinde hiçbir varlıktan veya varlık yekunundan elde edilemez. Varlık yekununun (kainatın) tüm sırrı çözülse, Kur’an-ı Kerim’e ulaşılamaz. Varlık, yaratma iradesinin farklı tezahürleridir, Kur’an-ı Kerim ise yaratıcının “doğrudan beyanıdır”. Kur’an-ı Kerim’deki “mana haznesi”, varlık yekununun tüm sırlarından misilsiz ve mukayesesiz daha fazladır.
Kainatı, Kur’an-ı Kerim’in karşısına “kevni ayetler” diye çıkaranlar, ikisini aynı hacim ve kıymette görüyorlarsa, İslam adına misilsiz bir cinayet işliyorlar. Eşyanın hakikati, Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği mana yekunu içinde okyanusta damla mesabesinde bile değildir. Bu çerçevede, kainatı anlamak Kur’an-ı Kerim’i anlamaya katkıda bulunur ama kainatı anlamak asla Kur’an-ı Kerim’i anlamak değildir.
Kur’an-ı Kerim, “malumun ilme tabi olduğu” kitaptır. “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile hakikate ulaşmanın imkansızlığından dolayı Allah insanlara, hakikati, “doğrudan göndermiştir”.
Kur’an-ı Kerim’de mahfuz olan ve keşfini bekleyen mana yekunu, yeni galaksiler inşa etmeyi (yaratmayı değil) mümkün kılacak çaptadır. Kur’ani ilimler, varlık, insan ve hayat inşası için lüzumlu olan her hususu muhtevidir. İstikameti, ilimden maluma doğrudur, yani ilmin malumunu inşa etme imkanını sunar.
*
Müspet ilimler, “ilmin maluma tabi olduğu” alandır. İstikameti ve ahlakı, “malumun ilme tabi olduğu” kitap tarafından tayin edilir. Doğru anlaşılıp anlaşılmadığı ise ruhi ilimler tarafından murakabe altında tutulur. Gerisi bilindiği üzeredir.
*
“İlim maluma tabidir” ölçüsü ile başlayan ilmi faaliyet, varlığı anlamaya çalışır. Varlığı doğru anlamak için “malumun ilme tabi olduğu” kitaba bakılır. Kitabın doğru anlaşılması için de “hakikat ilmine, ruhi ilimlere” danışılır. Veya diğer istikamet takip edilir, ruhi ilimlerin keşfettiği manalar Kur’an-ı Kerim tarafından teyit edilir (tekzip edilirse atılır) ve müspet ilimler tarafından tatbik edilir. Her iki halde de Kur’an-ı Kerim ortada (merkezde) bulunur ve her iki istikameti de murakabe altında tutar. Çünkü O, temel ve nihai mikyastır.
*
Mühim meseledir… Hem üç ana mecranın “usulü” farklıdır hem de İslami ilim mecrasının üç ana kolunun “usulü” farklıdır. Bir bahsin hangi mecrada ve hangi alanda olduğuna bakılmıyor. Bu çok tehlikelidir. Bir mecrada mesafe almaya yarayan usul, diğer bir mecrada mesafe almaya mani olabilir. Bir mecranın usulü diğer mecrada ısrarla kullanılmak istenirse, her iki mecra “aynileştirilir”. Aynileştirildiğinde, usulü kullanılmayan mecra, imha edilmiş olur. Bu günkü manzara tam olarak böyle değil midir?
*
Batı medeniyetinin tek bilim mecrası vardır, pozitif bilim mecrası… “İlmin maluma tabi olduğu alan”… Pozitif bilim mecrası, kaçınılmaz olarak bilgiyi varlığın özelliği veya neticesi olarak anlar. Medeniyetin tek bilim mecrası pozitif bilim mecrasıysa, elde edilen bilgi “manasız”dır, nötrdür. Bilginin “mana” haznesi olmaması onunla “ahlak” inşa edilemeyeceğini gösterir. Ahlak inşa etmeyen bilim (ki pozitif bilim ahlak inşa etmez, edemez, etmemiştir), ahlaksızdır. Batı medeniyetinin tek “tefekkür mecrası” ise pozitif bilimdir. Yirminci asırda felsefenin bitmesi ile tefekkür mecrası sadece “pozitif bilim” mecrası haline gelmiştir. Daha önceki asırlarda felsefe, ahlak inşa etme çabasındadır, bu sebeple batı dünyası yirminci asra kadar ahlak kaygısı çekmiştir. Ahlaklı olamamıştır zira felsefe de kalıcı ahlak inşa edememiştir ama bu kaygıdan da kurtulamamıştır. Yirminci asırda felsefi kriz ile birlikte ahlak da sükuta uğramış ve tek mecra olarak pozitif bilim mecrası kalmıştır. Bu sebeple batı, bir asırdan beri ahlaksızdır ve hızla ahlaksızlaşmaya devam etmektedir.
Ahlaksız bilim, “mümkün olan yapılmalıdır” hükmünü ihdas etmiş ve varlığa bağlı olarak keşfedilen her bilgi tatbik edilmeye çalışılmıştır. İnsanlık tarihi sayısız medeniyet gördü, hepsinin de müşterek hususiyeti dikkatle örülmüş bir ahlak anlayışına sahip olmasıdır. Farklı ahlak anlayışları olduğu, her medeniyetin kendi ahlak anlayışının bulunduğu vakadır fakat ahlaksız medeniyet tespit edilememiştir. Batı dünyası, felsefi krizle birlikte pozitif bilim mecrasına fazla güvenmiş ve aklın meşguliyetini sadece o mecrada teksif etmiştir. Neden hızlı şekilde çöktüğü anlaşılıyor mu?
Pozitif bilim mecrası, sadece aklın alanıdır. Akıldan başka bir idrak merkezi (melekesi) kabul etmeyen, kalb ve ruhu reddeden, insanı maddenin gelişmiş bir terkibi zanneden bir yaklaşım. Bu yaklaşımın Müslümanlara sirayet eden sinsi bir tarafı var. “Her şeyi akılla anlamaya çalışmak…”. İnsanda idrak merkezi olarak sadece akıl olduğunu kabul eden bu düşünce, pozitivizmin Müslümanlara nüfuz etmiş hali. İnsanı böyle anlayan bir Müslüman, İslam’ı yani Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi de “pozitivist akılla” anlamaya çalışıyor. Ne okunduğu tabii ki mühim ama neyle okunduğu da mühim… Eğer pozitif akılla okunuyorsa Kur’an-ı Kerim, İslam ilim mecrasına asla girilmemiş demektir. Akl-ı Selimin ne olduğunu izah etmemiş, dolayısıyla şahsında inşa etmemiş birisinin, Kur’an-ı Kerim’i pozitif akılla okumadığını söylemesi boş iddiadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

“İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-6-İSLAM İLİM MECRASI” için bir yanıt

  1. Ahlaksız bilim,varlığa bağlı olarak keşfedilen her bilgi ile varlık elbisesini parçalamanın(edebsizliğin)yolunu açmış,varlığın manasını arsız bir norma sokmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir