İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İman tevhide, insan vahdete, hayat nizama bağlıdır. Muhtemel ki meseleler nihai tecritte bu üçünden ibarettir. İmanımızla tevhide, insanımızla vahdete, hayatımızla nizama bağlıyız ama kesret aleminde yaşıyoruz. Muhtemeldir ki temel paradoks da bundan ibarettir. Muhtemeldir ki dünyadaki hilafet vazifesi; hayatın üstün nizamını, cemiyetin asli mihraka bağlı vahdetini, insanın kalbi ve ruhi evrenindeki tevhid imanını idrak ve inşa etmekten ibarettir.
İman, ruhi yönelişin aynı zamanda en güzelidir. İmanın en güzeli ise İslam’ın teklif ettiği imandır. Vahdetin en güzeli, insanın iç alemini ruhi merkezde tertip ve terkip etmektir. Nizamın en güzeli ise, Allah’ın rızasını asli mihrak kabul eden içtimai terkiptir. İslam sanat telakkisinin aranacağı havza, burası olsa gerektir.
Bu havza, “doğru”nun hukuk (fıkıh) tarafından, “iyi”nin ahlak tarafından, “güzel”in edep tarafından temsil ettiği bir çerçeveye sahiptir. İslam; doğru, iyi, güzel mikyasının, kainattaki yaratıcı mülkiyet sahibi olan Allah Azze ve Celle tarafından insanlara bildirilmiş külli manzumesidir. İslam’ın tevhid ve vahdet esasları, doğru, iyi, güzel ölçülerinin birbirinden tefrik edilmesine müsaade etmez, tefrik teşebbüsü ancak idrak ve izah meselesine (yani tedrisata) mebnidir ve bu cihetle zaruret ifade eder. Ne var ki hikmet, üçünü muhtevidir ve üçünün terkibi bünyesini idrak etmeyi gerektirir.

Sanatın mevzuu muhakkak ki hakikatin (ve hikmetin) “güzel” tezahürüdür. Ne var ki sanat; doğru ve iyiden müstakil hale getirilen “güzel” ile ilgili ve sınırlı değildir, böyle anlamaya başladığımız andan itibaren en hafif ifadesiyle parçaya bütün muamelesi yapmaya başlamış oluruz. Necip Fazıl’ın ifade ettiği gibi, “Doğrunun olmadığı yerde güzel yoktur”, ne var ki mesele bundan ibaret değildir, iyinin olmadığı yerde de güzel yoktur. “Doğrunun olmadığı yerde güzel yoktur” ifadesi doğrudur ama eksiktir. Necip Fazıl büyük dehadır, özellikle de terkip istidadında zirvedir, bu sebeple “Doğrunun olmadığı yerde güzel yoktur” sözünü, felsefeyle ilgili olarak söylemiş, devamını, yani “iyinin olmadığı yerde de güzel yoktur”, kısmını reddetmiş değildir.
Meselenin özü, tevhidin, kesret alemi olan kainattaki tecelli ve tezahüründen ibarettir. Doğru, iyi, güzel de yalnız başına bir mana ifade etmez, yani terazi yalnız başına bir kıymet arz etmez, “neyin doğrusu?” sorusu “doğru” mikyasını asli mihrakına bağlar ve kıymetli hale getirir. Bu cihetle mesele, “niçin” ve “nasıl” sorularına mukaddem olan “ne” sorusudur. “Ne” sorusu, aradığımız eşya olmadığı için “kim” sorusudur. “Kim” sorusu ise silsile halinde “Mutlak Varlık” a kadar gider, nihai soru sorulup, nihai cevap alınana kadar, niçin ve nasıl sorularını sormak, müessiri umursamadan eserle meşgul olmaktır. Batı sanat telakkisi ile İslam sanat telakkisi arasındaki temel farklardan birisi, “Ne” sorusunda mahfuzdur. Felsefe, “ne” sorusuna devam etmiş, “kim” sorusuna sıçrayamamış, “Mutlak Varlık” tasavvurunu maddeye (materyalizme) mahkum etmiştir. İslam, hakikat arayışında, yani nihai varlık telakkisinin peşindeki insana, belli bir menzilden sonra “kim” sorusunu sormanın ruhi ve akli çerçevesini teklif etmiştir. Felsefe, her ne kadar birçok güzergahı denemişse de, nihayetinde mutlak varlık arayışını maddede ve onun sonsuzluğunda bulan, bundan başka tüm yolları kendine kapatan, bu sebeple “ne” sorusunda ısrar eden kısır ve sığ bir tefekkür yoludur. İnsanın sonsuz hayat sahibi olmadığına inanan, buna mukabil madde gibi, varlığın en alt derecesine sonsuzluk atfeden felsefe, muhakkak ki tefekkürün her sahasında ve tezahüründe mutlak varlık kabul ettiği maddeyi esas alır.
*
“Ne” sorusunda takılıp kalan, bu sorunun cevabını madde olarak veren felsefe, sanat telakkisi geliştirirken, muhakkak ki resim ve heykel gibi maddenin şekil terkibine mahkum olmaktan kurtulamayacaktı. Mesela kainatta müellifi insan olan en büyük sanat eserinin “vakar” olduğunu asla anlamayacaktı. Vakarın her an yeniden terkip edilen harikulade sanat tezahürü olduğunu, “kim” sorusunu sormayı akledemeyen batının anlaması, keşfetmesi, terkip etmesi muhaldir. Vakar; “kim” sorusunun nihai menzilinde “Mutlak Varlık” telakkisine ulaştıktan sonra, O’nun tebliğ ve teklif ettiği hakikatin yeryüzündeki halifesi için sorulan “kim” sorusunun cevabıdır. Vakar, insanı ifade etmez, Müslümanı temsil eder.
“Ne” sorusunun peşinden koşanlar, sanatı insanda aramaz. İslam; hukuk (fıkıh) ile doğruyu tayin ve tanzim etmiş, ahlak ile iyiyi teklif ve tedvin etmiş, edep ile güzeli tertip ve terkip etmiştir. Güzel, insanda zuhur etmediğinde hiçbir yaratılmış varlıkta anlam kazanamaz. Muhakkak ki Allah Azze ve Celle “Sani-i Kainat”tır, her fiili sanatkaranedir. Bu cümleden olarak Allah Azze ve Celle, eşref-i mahlukat olan insanı, ahsen-i takvim üzere yaratmıştır. Öyleyse Allah Azze ve Celle’nin sanatkarlığının kainattaki en yüksek tecellisi, insandır, insandadır. Bu cihetle, sanat her şeyde aranır ama insanda öncelikle aranır. Demek ki insanın inşa ve terkip edeceği sanatın zirvesi, kendisidir. Allah Azze ve Celle, sanatkarane yarattığı insan tabiatını, vahiy ve tebliğ ettiği ölçüler manzumesiyle terkip ve tezyin edilmesini ister. İşte insanın en büyük sanat eseri, vehbi (fıtri) olan mizacını, kesbi olan ahlak ile mütekamil terkip kıvamına kavuşturması, yani şahsiyet inşasıdır.
*
İslam sanat telakkisi, sanat eserleriyle meşgul olmaktan önce bizzat hayatı sanatkarane yaşamaktır. En büyük sanatçı, tüm ömrünü sanatkarane yaşayan şahsiyettir. Hayatın bizzat kendisi tüm sanat dallarını ve faaliyetlerini ihtiva eden sanat vahasıdır. Hayatı sanatkarane yaşayamayan, dahası böyle bir meselesi olmayan insanın, bir taşı yontarak şekil vermesinin ne manası olabilir ki? Resim ve heykel gibi faaliyet alanları, mesela insanın bir anının tezahüründeki güzelliğin peşinde koşmak değil midir? Bir an, yani insanın bir saniyelik hayat kesiti… İslam, insanın her anını sanatkarane yaşamayı teklif ettiği gibi, vazettiği ölçüler manzumesiyle o insanı inşa etmiştir. Bir ömre nispetle bir saniye… Böyle bir mukayese öncelikle ayıptır. Bu sebeple İslam irfanı, ümmi bir insana bile adabını zerk ettiğinde, ömür boyu sürecek sanatkarane bir hayatı ve onun faili olan şahsiyeti inşa etmektedir. Asli misallerini esas alarak söylemek gerekirse, tekkedeki bir dervişin sanatkarlığı ömür boyu sürmekte, buna mukabil Leonardo Da Vinci’nin sanatkarlığı ise bir eserini terkip ve inşa etmesi kadar sürmektedir. İslam, vakar marifetiyle, zeka ve istidat seviyeleri farklı olmasına rağmen her Müslümanı sanatkar yapmıştır.
Misal menkıbelerden; “Bir kadın, meşayıh-ı kiramdan birinin huzuruna çıkar, arz edeceği bir meselesi vardır. Bir gaflet anında sesli şekilde yellenir, tabii olarak yaptığı edepsizlikten dolayı yerin dibine girer. Huzurundaki veli, kadının ayıbını setretmek için; “evladım yüksek sesle konuş, kulağım ağır işitiyor” der. Kadın konuşmasındaki sesten daha hafif bir sesle yellendiği için veli zatın, ayıbını duymadığına kanaat getirir ve rahatlar. O veli zat, o kadın vefat edene kadar sağır şekilde yaşamaya devam eder, kadının vefatını duyduktan sonra eski haline döner.” Bir ömür boyu sanatkarane yaşamak… İnsanın en büyük eseri hayatıdır, hayatını sanatkarane yaşamayan, böyle bir meselesi bile olmayan kişiler, İslam’da sanat var mı, yok mu, İslami sanat olur mu, olmaz mı türünden tartışmalarda otorite muamelesi görüyor.
*
Maddenin terkip edilmesi, maddede sanatkarane terkip kıvamının yakalanması kolaydır. İnsan ve hayatta sanatkarane terkip ve nizam inşası misilsiz daha zordur. Batı sanatı maddeye yönelmek, orada karar kılmakla bir maharet sergilemiş değil, tam aksine zor olandan, büyük sanattan kaçmıştır. Maddedeki zapt edilebilirlik ve üzerinde kolaylıkla tasarruf edilebilirlik, onun sabit terkip denklemlerine mevzu edinilmesini mümkün kılmakta, böylece madde üzerindeki sanat faaliyetlerini kolaylaştırmaktadır. İnsan ise her an değişen kalbi ve zihni evreniyle, terkibin inşasını ve muhafazasını fevkalade zor ve çetin hale getirmektedir. Batı; zor, girift ve çetin olan mevzudan kaçmakta, kolay olana yönelmekte, mesela insanın maddesine hatta kılık-kıyafetine harcadığı kaynak ve emeğin milyonda birini şahsiyet için seferber edememektedir.
Öncelikle insanın kendisi eserdir. Ne var ki insan, eser ile müessirin birleştiği varlıktır. İnsan, hem Allah Azze ve Celle’nin sanatının şahikalarından birisidir hem de kendinin iktisabıyla inşasına devam edilen bir eserdir. İnsanın kendisi sanatın ana mevzuudur, böyle olmalıdır. İnsanı sanatın ana mevzuu olmaktan çıkaran anlayış, müessirini sanat eseri haline getirmeksizin o müessiri sanatçı yapmak çabasındadır. Bu sebepledir ki sanatkar şahsiyet inşa edilmeden sanat faaliyetinin gerçekleştirilmesi, akıl çarpılması ve savrulmasıdır ki, çok komiktir.
İnsanın sanatın ana mevzuu olması, sanatkarane yaratılan tabiatını, doğru, iyi, güzel ile terkip ederek şahsiyet inşa etmektir. Mesele sanat ise sanatkar şahsiyet inşa edilmelidir. Sanatkar şahsiyet, bazı istidatlara sahip olmak ve o istidatların verdiği imkanlarla sanat eserleri terkip ve inşa etmek değildir. Sanatkar şahsiyet; kendini sanat eseri haline getirmektir, o kadar ki tek kelimelik konuşması, tek anlık edası bile buram buram sanat koksun… Bu sebeple batıda sanat ve sanatkar olduğu vehmine kapılanlar, sanatçının her türlü ahlaksızlığı yapacak kadar hür, her türlü saçmalığa sanat muamelesi yapacak kadar savruk olmaya mahkumdur. Maddenin herhangi bir terkip kıvamının da sanat eseri olduğu tespiti muhakkak ki doğrudur ama müessirinin kendisini sanat eseri haline getirmediği her türlü anlayış ve temayül sanat galerisini çöplüğe çevirir.
*
İslam sanat telakkisi; doğru, iyi ve güzelin mütekamil terkip kıvamını aramak, keşfetmek, inşa etmektir. İslam sanat telakkisinin ana mevzuu insan, ana tezahürü ise bizzat hayattır. Sanat telakkimizin maddedeki tezahürü, insan ve hayat meselelerinin mütemmimidir ve son tezahür safhasıdır.
İslam sanat telakkisi, bir sanat sahası tespit ve tahsis etmemiştir. İnsan ve hayata dair her mesele, sanatın mevzuudur. Kadimde bu mesele o kadar derinliğine idrak edilmiş ve o kadar yüksek bir maharet kesbedilmiştir ki, mesela hukuki metinler, siyasi metinler bile şairanedir. O kadar yaygınlaşmıştır ki atasözlerimiz bile birer nazım eseridir, birer mısra halinde ifade edilmiştir. Darb-ı mesellerimizdeki dil ve üslup, bugünün ilim ve fikir adamlarımızın hatta şairlerimizin eserlerinden daha sanatkaranedir. Mecellenin metnine muadil bir edebiyat eseri, ondan sonra telif edilememiştir. Kadimdeki en büyük sanat eserimiz ise Osmanlıcadır, sanat Osmanlıca da o kadar zirveye çıkmıştır ki, o dile aşina olan insanların sanatkar olmaması kabil değildir. Sanatın keşif ve inşa vasıtası olan dil, bizzat sanat eseri olunca, kendisiyle sanat eseri telif etmek kolaylaşmaktadır.
İslam sanat telakkisi; insanda ahlak ve edep olarak tezahür ederken, hayatta nizam olarak tezahür etmiştir. Hayatın her sahası; ahlak, iktisat, siyaset, içtimaiyat ila ahir mütekamil bir terkip kıvamına sahiptir. Terkip, kesret aleminde vahdet inşasıdır. Kesret aleminin (dünyanın) nihai menzili vahdettir, vahdetin hakikati ise tevhiddir. İnsan, varlık ve hayattaki nizamın nihai terkip ölçüsü vahdettir. Terkip silsilesi vahdet menziline kadar ulaşmıyor, ara menzillerde kalıyor veya istikametini şaşırıp başka menzillere gidiyorsa, nizam inşa edilemez. Nizam, kesret alemini nihayetinde tek mihraka bağlamanın, yani vahdetin terkip kıvamıdır. Nizamın terkip ve inşası, kesretten müteşekkil hayatın muhtevasına üflenen vahdet ruhudur. Zannedildiği gibi nizam, doğruları (ölçüleri) ortaya koymak, söylemek, bildirmekle kabil değil, nizam; doğru, iyi, güzel ölçülerini ferdi sahada şahsiyet, içtimai sahada cemiyet, siyasi sahada devlet gibi büyük terkip hamurunu yoğurmakla kabildir. Bu iş, sanatın ta kendisidir.
*
Varlık mertebeleri müşahhastan mücerrede doğru irtifa kesbeder. Muhakkak ki mücerret varlık ve mertebe, müşahhastan daha muhteşemdir, daha sanatkaranedir, daha kıymetlidir. Sanat, Allah Azze ve Celle’nin yaratma fiilindeki kıvamdır. Öyleyse sanatın ve Müslüman sanatkarın maksadı, tecrit güzergahında Allah Azze ve Celle’nin yaratma fiilindeki kıvam ve ahengi aramak, tenzih güzergahında mahlukattan kurtulup “Mutlak Güzel” olana doğru yol almak, tevhid güzergahında ise “Mutlak Güzel”e vuslatı ümit etmektir. Öyleyse sanatın ve sanatkarın nihai maksadı, Mutlak Güzele vuslattan başka bir şey değildir.
Müslüman sanatkar; tecrit, tenzih, tevhid güzergahlarında mesafe aldıkça, Mutlak Güzel olana yaklaşması nispetinde kesret aleminden ve masivanın kirinden kurtularak önce saf güzelliği (Mutlak Güzellik değil) iktisap etmek cehdindedir. Tevhide ulaşmış veya ciddi nispette yaklaşmış bir şahsiyetin ilk iktisap edeceği hususiyet, güzelliktir. Kendisi güzelleşmeyenin güzeli idrak ve yeryüzünde inşa edeceği vehmi, şeytan ile felsefenin müşterek eseridir. Güzeli, güzel olan keşif, terkip ve inşa edebilir. Bunun aksini iddia etmek; ilim, irfan, hikmet ve tefekkürü temelden reddetmektir.
Tecrit ve tenzih güzergahını aşıp tevhid güzergahına giren ve orada mesafe alan ehl-i tasavvuf, Mutlak Güzel olana yaklaşmış, o güzergahta keşfettiği mana ve hikmetleri ise maddeye bulaştırmamış, maddi suret inşasına tevessül etmemiştir. Zira madde o irtifaa kadar çıkamaz, o irtifada keşfedilen mana ve hikmet de madde ile çerçevelenemez. Buna mukabil o zatlar, hakikati yeryüzünde kabul eden, kabul etme istidadıyla yaratılan insan isimli varlık çeşidini, tam bir sanat abidesi haline getirmiş, Mutlak Güzele yaklaşma nispetinde saf güzelliğe sahip şahsiyetler inşa etmiştir. Sanatın ve Müslüman sanatçının maksadı, Mutlak Güzele yaklaşmak, yaklaştığı nispette saf güzellik abideleri halinde şahsiyetler inşa etmek, sonra da o yolculukta keşfettiği mana ve hikmetlerin mümkün olanını eşyaya resmetmektir.
*
Sanatı, sadece bir çeşit tecrit cehdi ve o cehdin gelişigüzel arayışından ibaret görmeye başladığımız günden beri, hem kendimizi hem Allah Azze ve Celle’yi unuttuk. Böylece sanatı insandan ve Allah Azze ve Celle’den bağımsız şekilde aramaya başladık. Bu şekilde aranan sanat ise mesela heykeldi, heykel ise İslam’da yasaklandığı için aciz kaldık. Kimse meseleyi heykel üzerinden konuşmadı ama heykelin temelindeki anlayışa savruldu ve bu sebeple İslami sanat olur mu olmaz mı tartışmasına bir şekilde taraf oldu. Çok hazin…
Müslüman aklının (akl-ı selimin) sadece tecrit güzergahında bile dünyanın hayretle önünde diz çökeceği sanat eserleri keşif, terkip ve inşa edeceği malum. Tecrit güzergahı muhakkak ki çok uzun bir yoldur ve binlerce yıl mana ve hikmet keşfini mümkün kılar. Ne var ki güzergahın nihai menzilini ve maksadını unutmak veya anlamamak, doğru güzergahta ilerlemekten ümit edilen hasılayı elde etmeye mani oluyor. Kaldı ki sanatı, tecrit güzergahında mesafe almak şeklinde anlamayanların kahir ekseriyeti oluşturduğu bir devirde yaşamak ayrıca hazindir.
*
Batının da tesiriyle sanatın şekil terkip ve nizamına mahkum edildiği bugün, yüksek sanat kıymetinde olan mana nizamı, iklim şartlarını tamamen kaybetti. Misali yine tasavvuftan; bir veliyi ziyarete gitmişler, huzurunda oturmuşlar, veli zat hiç konuşmamış, huzurdan ayrılınca şikayet etmişler kendilerini götüren müride, “böyle veli mi olur, hiç konuşmuyor” diye. Veli zata mesele intikal ettirilince, “Sükutumuzdan bir şey anlamayan, sözümüzden ne anlar” buyurmuş. Boşboğaz insanlar, velinin sükutundan bir şey anlamak bir tarafa, edepli şekilde bir saat oturmayı bile becerememektedir. Bir saat edepli şekilde oturmaktan aciz insanların gözleri hoyrat bir şekilde “tezahür” arıyor. Hayatında bir saat sükut etmemiş insanlar kelamdan ne anlar? Konuşma şehvetine kapılan insanlar, edepli (sanatkarane) şekilde bir saat sükut ederek oturmaktaki sanatı nasıl anlayabilir ki.
Mana nizamı, diğer adıyla ruhi nizam, sadece suret ve suretteki tezahürlerinden anlaşılabiliyorsa tecrit güzergahında fazla mesafe alınamamıştır. Bu seviyedeki insanlar, ancak sanatın seyircisidir, üstelik kötü bir seyircisi… Oysa İslam, ümmi bir Müslümana bile en azından edebiyle nüfuz eder ve her Müslümanı bir sanatkar yapar. Kadimdeki “insan seyri” bu cihetle muhteşemdir. Kendisi sanat abidesi haline gelen, hayatı da sanatkarane yaşayan insanları, yani büyük zatları seyretmek, İslam sanat telakkisinin inceliğini ve derinliğini gösteriyor. Sanat galerisi denilen ahırda saatlerce, bir çerçeveye hapsedilmiş şekil kompozisyonunu tuhaf edalarla seyredenler, sanat eseri olan insanları, yani hakiki sanatkarları seyretmez oldular. Nasıl bir nasiptir ki, bu gelenek de sadece tasavvufta devam ediyor.
Müslümanlar, İslam’ın tecessüm etmiş hali olan alim, arif ve mütefekkirleri seyretmeyi bıraktı, batının, ahlaksızlığın zirvesini göstermekte yarışan adamlarına sanatçı, onların hezeyanlarına sanat eseri muamelesi yapmaya başladı. Orada hızını alamadı, onları mikyas kabul ederek “İslami sanat olur mu?” cinsinden tartışmalara başladı. Bir Müslüman, Hz. Ebubekir (ra) Efendimizin sadakatindeki sanatı, Hz. Ömer (ra) Efendimizin adaletindeki sanatı, Hz. Osman (ra) Efendimizin edep ve hayadaki sanatı, Hz. Ali (ra) Efendimizin idrak ve hikmetindeki sanatı anlamamış olacak ama sanattan bahsedecek. Olmaz böyle şey… Gaflet bu kadar derin olamaz.
HAKİ DEMİR demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir