İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞI

İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞI

İslam şehir anlayışı bir büyük terkiptir. İslam’ın mümkün olan ölçülerinin tamamını şehir bahsinde terkip etmek ve tezahürünü mümkün kılmaktır. Şehrin “nazım planı”, İslam’ın tüm farzlarını bariz şekilde tecelli ettirir, tüm haramları kalın duvarlarla perdeler ve imkansızlaştırır. İslam ahlakının ruhu ve kaideleri, şehirde akan hayatın içine derinliğine nüfuz etmiş haldedir, İslam şehri, muhtevasına ahlakın sirayet ettiği hayatın akış güzergahlarını tanzim etmekle mahirdir. Keza İslam şehri, takvanın tecelli edebilmesi için tanzim inceliklerini, zühdün kuşanılması için mahrem mahfilleri sanatkarane bir titizlikle inşa eder.

Şehir, farzların gizlenmesi için değil, ilan edilmesi ve hayata vaziyet eder hale gelmesi için planlanır. Farzlar, Allah Azze ve Celle’nin, tüm kainata nakşedilmesi gereken emirleridir, bu sebepledir ki, cemadat, nebatat, hayvanat ve insan alemine sarahaten tatbiki şarttır. Şehir; taşın yontulmasında, sokağın hendesesinde, evin mimarisinde farzların mührünü taşır, kapının şeklinde, eşyanın tertibinde, araçların teşkilinde farzları ilan eder. Şehirdeki her mesken, her sokak, her cadde, her mahalle, her meydan bir şekilde farzlara işaret eder, farzları hatırlatır.
Farzları izhar ve ilan eden İslam şehri, ahlakı, muhtevasına zerkettiği şahsiyetin tavır ve münasebetinde, cemiyet hayatının deveranında mümkün kılacak ince tertip ve tedbirleri almıştır. Ahlak, hukuk (farz ve haramlar) kadar net değil, mümkün olduğunca müphemdir ve her hal ve şartın farklı bir ahlaki kaideler mecmuası, terkibi ve kıvamı vardır. Bu sebeple ahlakın ana hatları şehirde tecelli etse bile, umumu, şahsiyet ve cemiyette tezahür etmelidir. Şehrin tanzimi, ahlakın tecellisi için ihtiyaç duyulacak naif tedbirlere maliktir ve icbari bir mahiyet taşımaz.
İslam şehri, farzları mermer levhalar halinde parıldatırken, ahlakı naif tezyinatlar halinde pırıldatır. Buna mukabil zühd ve takvayı ilan etmez, bilakis perdeler lakin perdeleme engellemek için değildir. Zühd ve takva, ferdin kalbi derinliğindeki inkişaf mevzuu olduğu için, onun mahrem mahfillerini inşa eder ve perdelerle cemiyetin içinde ferdi varoluş mahalleri tesis eder.
Farzların ve ahlakın kesafeti tüm şehri ve hayatı doldurmuştur, o kadar ki haramları menetmek için ayrıca bir gayret gerekmez, haramlardan hiç bahsedilmez, men etmek için bile haramlar hatırlatılmaz. Şehir, haramların işlenmesi için on santimetre kare alan bırakmayacak bir örgüye sahiptir, harama giden yollar kapatılmış, haramın işlenmesi için hiçbir mekan bırakılmamıştır, bu sebepledir ki haramlardan kalın harflerle bahsedilmez. Haramlar, kitaplardadır, ferdin şuurundadır, şehir, haramı men etmek için bile nazara verecek tüm alametlerden arındırılmıştır. İslam şehrinde haramların işlenmesi için hiç bir mahal, mekan, arz parçası yoktur.
*
İslam, en veciz şekilde (Allahu alem) şöyle anlaşılabilir; merkezinde farzlar olan, ufuk çizgisi haramlarla çizilmiş, içi, helal ve mubah, ahlak ve edep, zühd ve takva ile tezyin edilmiş bir hayat alanıdır. Haramlarla çerçevelenmiş ufuk çizgisi içinde, merkezi manaya (farzlara) kalbinden bağlı şekilde inşa edilecek ve yaşanacak hayat, İslam’ın insana teklif yekunudur.
İslam şehri, bu anlayış haritasının tecessüm etmiş halidir. Maharet bu mana haritasını taşa, toprağa nakşetmektir, sokağa, caddeye, meydana hendesi zevk olarak tatbik etmektir, mühendisliğe, mimariye, sanatkarlığa ruh olarak üflemektir.
*
İslam şehri, İslam’ın ihtiva ettiği mana yekununun vücut bulmuş halidir. İslam şehri, İslam’ın muhtevasındaki “yüksek nizam fikrinin” mahirane ve sanatkarane tecellisidir. “Üstün nizam mefkuresinin”, şehir adı altındaki altyapısıdır. Allah Azze ve Celle’nin yeryüzünde yaşanmasını arzu ettiği hayatın suretidir, siluetidir. İşte o şehir, Allah Azze ve Celle’nin rahmetini celbedecek mekandır.
*
İslam şehri, mananın merkezi örgüsüdür. İslam’da iman tevhiddir, fikir ise vahdet… Fikrin kaynağı tevhid, kendisi ise vahdet üzeredir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin mevcudiyetindeki mana yekunu tevhid üzere cem edilmiştir, O’nun zatındaki tevhidin kainattaki tecellisi ise vahdet üzeredir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin varlığı teklik (ehadiyet) üzeredir ve her daim öyledir. Kainat kesret (çokluk) alemidir lakin kesret, vahdet üzere cem edilmiştir. Kesretteki vahdet ise ancak merkezi bir nizam örgüsüyle tesis edilir. Bu sebepledir ki İslam’ın temel meselelere (varlık telakkisine-ontolojiye, bilgi telakkisine-epistemolojiye, insan telakkisine, hayat telakkisine) bakışı, nizami bir örgüye sahip vahdet anlayışı üzeredir.
İslam şehri, yeryüzünde vahdetin tesis ve tatbik edileceği en görünür eserdir. İslam şehri, “mana parçalarının” gelişigüzel serpildiği, birbiriyle münasebetinin tespit edilemediği, yer yer birbiriyle tenakuz teşkil ettiği arz parçası değildir. Vahdeti idrak, izah ve tatbik edemediğimizde tevhidi anlama imkanına sahip değiliz. Şehir, vahdet mimarisinin büyük terkiplerinden biridir, vahdeti bu çapta bile tahakkuk ettiremediğimizde tevhidi anlama iddiası muhayyel ve muallaktır.
*
İslam şehri, mananın teşkilatlanmış halidir, teşkilatlılık halidir. Şehir, irfan müktesebatımızın tecellisini tabii hale getirmiş bir nizam tertibidir. İslam şehrinin kendisi bir “teşkilatlılık hali”dir, şehirdeki tüm deveran mecralarının bidayeti de nihayeti de İslam’dır. Hayatın İslam üzere akması, çağlaması, yaşanması için müdahalenin ihtiyaç olmaktan çıkarıldığı, en azından asgariye indirildiği bir teşkilatlılık halidir.
*
İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir.
*
İslam şehri, zamanın tecelligahıdır. İslam şehrinde zaman, saat, gün, ay, yıl gibi ölçü birimlerinden ibaret değil, aksine rahmet tecellisinin ritmidir. Her anın, her saatin, her vaktin, her günün, her ayın bir manası vardır, rahmet, o mana üzere tecelli eder. İslam şehri, zamanın akış güzergahıdır, zamanın dünyaya saçtığı manayı kendine cezbeden, kendinde toplayan bir cihazdır. Rahmetin tecellisi için gerektiğinde çığlık çığlığa duaya durur, gerektiğinde hüzünlü bir sabırla derin bir sükûta sarılır. O şehir, hangi vakit secde edeceğini, hangi vakit dua edeceğini, hangi vakit ikramda bulunacağını bilir.
*
İslam şehri, İslam cemiyetinin ve hayatının mekan haritasıdır. İslam’ın teklif ettiği hayatın tüm mecra ve havzaları, inşa etmek istediği cemiyetin varoluş güzergahının her menzili o şehirde mevcuttur. Keskin hatlarıyla İslam hukukunun, naif hatlarıyla İslam ahlakının, zarif hatlarıyla İslam edebinin izhar edeceği her münasebet ve müessesesi, her tavır ve edası, her örgü ve dokusu o şehrin bir caddesinde, bir sokağında, bir meydanında, bir binasında, bir taşın yontulma şeklinde karşılık bulmuştur. İslam şehri, mekanın İslamlaştırılmış halidir, İslam’ın, mekanın her noktasına bir ruh olarak, bir fikir olarak, bir ahlak olarak, bir sanat olarak nüfuz etmesidir.
*
İslam şehri, İslam’ın fertte inşa etmek istediği şahsiyetin, cemiyette pırıldamasını arzu ettiği ahlakın tecelli mekanıdır. İslam şahsiyetinin yaşamasına mani olacak hiçbir münasebet şekli olmadığı gibi, İslam ahlakının tecellisine mani olacak tek bir kıvrım bile yoktur. İslam şahsiyetinin “vakar”ını muhafaza etmesini mümkün kılacak mesafe anlayışı hakim olmuş ve hiçbir telaşa, hiçbir koşuşturmaya mahal bırakmamıştır.
*
İslam şehri, fikir, ilim ve sanat havzasıdır. Her mevzuun fikrinin üretileceği bir havza, mekan, mahfil vardır, orada mayalanmamış bir fikir asla tatbik sahasına sürülmemiştir. Birçok fikir ve ilim adamı tarafından, kısmen veya tamamen imza altına alınmamış bir fikri tatbik etmeye teşebbüs eden idarecilere karşı en şedit muhalefetin yürütüldüğü mekanın adı İslam şehridir. Fikir, ilim ve sanat insanlarının, hakkında ter dökmediği bir fikri tatbik edecek idarecinin yetişmediği, hiçbir idarecinin böyle bir teşebbüse cesaret edemediği, teşebbüs edenin derdest edildiği şehir ancak İslam medeniyeti tarafından inşa edebilir. İslam şehri, sanat eserleriyle teçhiz edilmiş bir şehir değildir, her şeyin sanatkarane inşa edildiği bir şehirdir. Şehri gelişigüzel inşa edip de, bazı meydanlarına veya noktalarına “sanat eseri” dikmek, batı kültürünün alışkanlığıdır. İslam şehrinde de sanat eserleri olur, mesela abideler bulunabilir ama esas olan şehrin her taşının sanatkarane yontulması ve yerleştirilmesidir.
*
İslam şehrinin merkezi camidir. İnsan kulluk etmek için yaratılmıştır, bu sebeple İslami hayatın merkezi ibadettir, ibadetin remzi (sembolü) ise camidir. Camidir çünkü ibadetin zirvesi namaz, namazın zirvesi ise secdedir. Secde, insanın acizliğinin en ileri noktasıdır, öyle ki, normal şartlarda yükseklerde taşıması gereken başını, en aşağıya yani sıfır yükseklik olan toprağa kadar eğmesidir. İslam şehri, bütün ihtişamıyla inşa edilirken, şehrin tamamını topladığı merkezinde, başları yere eğen, secde ettiren, kulluğu teşhir eden bir nizama maliktir.
*
İslam şehrinin şuuru (akl-ı selimi) medresedir. Medrese, İslam’ın ve kainatın muhtevasında mahfuz bulunan fikir, ilim, hikmet ve irfanı keşfedecek, tertip edecek, tatbik edecek müessesedir. İslam, “doğru”, “güzel”, “iyi”nin tek kaynağıdır, bu üç kıymet ölçüsünün başka hiçbir kaynağı yoktur. İslam’ın dışında hiçbir kaynakta temel kıymet ölçüleri aranmaz, başka hiçbir mecra (mesela felsefe) temel kıymet ölçüleri için kaynak olarak kabul edilmez, akıl, zeka, şuur ila ahir idrak melekeleri ise kıymet ölçüsünün kaynağı değil, kıymet ölçülerini tek olan kaynakta (İslam’da) keşfetmenin manivelasıdır. Kainat ise kıymet ölçülerinin kaynağı değil, İslam’ın muhtevasında keşfedilen kıymet ölçülerinin tatbiki için ihtiyaç duyulan imkan alanı, malzeme deposudur.
*
İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana halelerini keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
*
İslam şehrinin aklı idaredir. İdare, tasavvuf ve medresenin keşif ve tertip ettiği hikmetleri “gerçek” kılmak, “gerçekleştirmek” ile mükelleftir. İdare, bir tatbikatı gerçekleştirip de neticesini merak eden derin bir cahillikle malul değil, aksine keşfedilen hikmetin mevcut şartlar manzumesinde nasıl tatbik edileceğini bilen bir akıl bünyesine ve zihni teçhizata sahiptir. İslam şehrinde idare, hikmetin tatbik şartlarını arayan, bulan, tanzim eden bir idrak merkezidir. Hikmet, idarenin önüne saf halinde geldiğinde, önce onu anlar, sonra cemiyetin seviyesine bakar, cemiyetin seviyesi ile mütenasip bir tatbikat şekli geliştirir. Hikmet saf haliyle tatbik edilmez, hikmeti saf haliyle tatbik edebilen, onu saf haliyle taşıyabilen tek kadro Ashab-ı Kiram olmuştur, sebebi de merkezdeki şahsiyettir, yani Risalet’tir.
*
İslam şehrinin temeli adalettir. İslam şehrinde adalet merhamet ile yoğrulmuştur. Hukuk, ahlak ile sımsıkı sarılmış, muhtevasına edep zerkedilmiştir. Hukuk ahlaktan tecrit edilir, edep mahkemelerden kovulursa adalet tecelli etmez. Hukuk net kaidelerden mürekkeptir ama adalet onun tatbikinde tecelli eder. Hukukun tatbikatı (muhakeme usulü) delil ve ispat demektir. İspat edilemeyen (delillendirilemeyen) hak, hakikatte mevcut olsa bile yok hükmündedir, zira hüküm zahire göredir. Tam da bu noktada hukukun ahlaka ve edebe olan şiddetli ihtiyacı ortaya çıkar, şahit yalan söylediğinde hukuk adaleti keşfedemez, ilam haline getiremez. Şahidi yalan söylemekten men eden hukuki müeyyideler (cezalar) olsa da, esas olan şahidin ruhi dünyasında yalan söylemeyecek bir derinlik ve kıvam gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan hukuk değil, ahlak ve edeptir. Bu sebeplerledir ki, hukuk medrese tarafından inşa edilir ama adalet tekkesiz tecelli etmez.
Tekke, insana, altından kalkamayacağı borçlanmalara girmemesi için ruhi kıvamı kazandırır, bir şekilde (kaza, hastalık gibi fevkalade hallerde) borcunu ödeyeme zafiyetine düşen borçluyu ise alacaklının ezmemesi için merhamet ve feragat ruhunu cemiyete zerkeder. İslam şehrinin mahkemesinde alacaklı, hukuk ve adaletin tabii neticesini olan hakkını almak için koridorları çınlatırcasına nara atmaz, mahkemeden en fazla, borçlunun ödeme zafiyeti içinde olup olmadığının tespitini ister ve ödeme zafiyeti varsa “hak, hak” diye tepinmek yerine borçluyu rencide etmeden alacağından (hakkından) feragat eder. Tekke (ahlak, edep, feragat) yoksa o şehirde adaletin tevzi ve tecellisi muhaldir.
OSMAN GAZNELİ osmangazneli@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir