İSLAM ŞEHRİ-14-ADALET

İSLAM ŞEHRİ-14-ADALET

İslam şehrinin temeli adalettir. İslam şehrinde adalet merhamet ile yoğrulmuştur. Hukuk, ahlak ile sımsıkı sarılmış, muhtevasına edep zerkedilmiştir. Hukuk ahlaktan tecrit edilir, edep mahkemelerden kovulursa adalet tecelli etmez. Hukuk net kaidelerden mürekkeptir ama adalet onun tatbikinde tecelli eder. Hukukun tatbikatı (muhakeme usulü) delil ve ispat demektir. İspat edilemeyen (delillendirilemeyen) hak, hakikatte mevcut olsa bile mahkemede yoktur, zira hüküm zahire göredir. Tam da bu noktada hukukun ahlaka ve edebe olan şiddetli ihtiyacı ortaya çıkar, şahit yalan söylediğinde hukuk adaleti keşfedemez, ilam haline getiremez. Şahidi yalan söylemekten men eden hukuki müeyyideler (cezalar) olsa da, esas olan şahidin ruhi dünyasında yalan söylemeyecek bir derinlik ve kıvam gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan hukuk değil, ahlak ve edeptir. Bu sebeplerledir ki, hukuk medrese tarafından inşa edilir ama adalet tekkesiz tecelli etmez.

Tekke, insana, altından kalkamayacağı borçlanmalara girmemesi için ruhi kıvamı kazandırır, bir şekilde (kaza, hastalık gibi fevkalade hallerde) borcunu ödeyeme zafiyetine düşen borçluyu ise alacaklının ezmemesi için merhamet ve feragat ruhunu cemiyete zerkeder. İslam şehrinin mahkemesinde alacaklı, hukuk ve adaletin tabii neticesi olan hakkını almak için koridorları çınlatırcasına nara atmaz, mahkemeden en fazla, borçlunun ödeme zafiyeti içinde olup olmadığının tespitini ister ve ödeme zafiyeti varsa “hak, hak” diye tepinmek yerine borçluyu rencide etmeden alacağından (hakkından) feragat eder. Tekke (ahlak, edep, feragat) yoksa o şehirde adaletin tevzi ve tecellisi muhaldir.

Muhakemeyi (adaleti) vesikaya (yazılı delile) mahkum etmek, hukuku profesyonelleştirir ve cemiyetten uzaklaştırır. Muhakemeyi ahlaksız (yalan söyleyen) bir cemiyete emanet etmek, adalet arayışını akim kılar. Yazılı delilin lüzumu kadar, şahitliğin ehemmiyeti sabittir. Lakin şahitliğin şartları vardır, mutlaka şahidin şahidi mevcuttur. Şahidin doğru söylediğini tespit için gerekirse en muteber şahide kadar silsile halinde şahidin şahidi şeklinde delil ikamesi şarttır.

Hayatın merkezi adalet değil, şahsiyettir. Çünkü adaleti ikame edecek olan da şahsiyettir, hakimden başlamak üzere, taraflara ve şahitlere kadar “şahsiyet”, adaletin ve tabii ki her şeyin merkezidir. İslam şehrinde adalet aranmaz, şahsiyet aranır. Şahsiyet varsa, adalete ihtiyaç bile hasıl olmaz, adalet ihtiyaç haline geldiğinde de onu ikame edecek olan şahsiyettir.

Şahsiyet, yalnız başına medresede inşa edilebilecek bir insani kıymet değildir. Tasavvuf yoksa şahsiyet inşası muhakkak eksiktir. Terbiye medresede tedrisat usulüne dercedilmelidir muhakkak ama tekkedeki nefs terbiyesi olmadan şahsiyetin inşasını mümkün görmek idrak zafiyetidir.

Hukuk ve adalet tabii ki maddi müeyyideyi (devlet gücüyle infazı) gerektirir. Ama esas olan adaletin, insanların şahsiyet terkibinde iman, edep ve ahlak olarak tecessüm etmesidir. İslam şehrinde insanlar mahkemeye, ihtilafın Şeriat-ı Ahmediye mucibince halledilmesi için müracaat eder, yani aralarındaki ihtilafın Şeriat nezdindeki hükmünü öğrenmek için mahkemeye gider. Mahkemeden çıkan kararın infazı için maddi müeyyideye ihtiyaç duymayacak kadar o hükme hürmet ve itaat etmeye hazırdır. İslam şehrinde mahkeme, bir hesaplaşma meclisi değil, hakların, Allah ve Resulü tarafından nasıl dağıtıldığını öğrenme mahallidir. İnsanlar, “Şeriat’ın kestiği parmağın acısını” hissetmeyecek kadar aşk ve vecd ile Allah’a ve Resulüne sadıktır.

*
İslam şehrinde adalet, mahkemeden önce müftünün huzurunda aranır. Müftü, Şeriat’ın, herhangi bir konudaki hükmünü açıklayan, yeni bir hadise zuhur etmişse fetvasını veren fakihtir (hukukçudur). İnsanlar, aralarındaki meseleyi “ihtilaf” haline getirmeden, o mesele ile ilgili Şeriat’ın hükmünü öğrenmek ve tatbik etmek için, iki taraf birlikte müftüye gider. Müftü muhakeme yapmaz, tarafların beyanlarına göre hükmü açıklar. Taraflar birbirinin beyanlarının bir cümlesini bile tekzip ettiklerinde mesele ihtilaf haline gelmiş ve mahkemelik olmuş demektir.

Müftü, içinde yaşadığımız siyasi ve hukuki sistemin (rejimin) diyanet görevlisi şahıs değildir. İslam şehrinde müftü, kamil manada fakihtir, Şeriat’ın (hukukun) hükmünü temsil ve açıklamaya salahiyettar bir şahsiyettir. Şehrin nüfusu ile mütenasip sayıda mevcuttur ve müracaat edilmesi en kolay mercii olarak teşkilatlanmıştır. Müftülük makamı ve teşkilatı amme müessesesidir ve asla ücretli değildir. Şeriat’ın hükmünün izhar ve izahı, ücretlendirilemez, bir bedele bağlanamaz.

Müftülük teşkilatı ile mahkeme teşkilatı, cemiyetin ahlaki seviyesinin terazisidir. Müftülük makamına müracaatın yüksekliği ahlaki seviyenin yüksekliğine, mahkemeye müracaatın yüksekliği ahlaki seviyenin düşüklüğüne delalettir. İki kişinin aralarındaki meseleyi, birbirini tekzip etmeksizin anlatması, ayrıca delile ihtiyaç duyulmayacak bir meclis teşkilidir, bu halde mahkemeye ihtiyaç yoktur, mesele müftü tarafından halledilebilir. Taraflar birbirinin beyanını tekzip etmeye başladığında, yalan söylemeye başlanmıştır, yalan varsa delil gerekir, yalan söylediği iddiasında bulunan bunu ispatlamak zorundadır. Tarafların arasındaki meselenin “ihtilaf” haline gelmesi, kahir ekseriyet itibariyle en azından taraflardan birinin yalan söylemesiyle mümkündür. Bu durumda meselenin hal mercii mahkemedir.

*
Türkiye’nin yaklaşık iki asırdan beri yaşadığı “yabancılaşma” ve bir asırdan beri yaşadığı kültürel işgal hayatının tüm altyapısını çökertti. Hukuk, adalet, mahkeme, ahlak gibi temel meseleler ve mefhumlar, asli manalarından tecrit edildi ve anlamsız ve ahmakça bir muhteva ile dolduruldu. Mesela mahkeme denildiğinde tam bir kavga arenası anlaşılmaya başlandı. Dolayısıyla adaletin kavgayla elde edilebilecek bir netice olduğu zannı yerleşti. Ülkedeki mahkemeler, ihtilaf çözen merci olmaktan çıktı, ihtilafların alenileştiği, resmi tartışmaya dönüştürüldüğü, çıkan neticelerin (kararların) ise asla tarafları tatmin etmediği bir “kurum” haline geldi.

Türkiye’nin mevcut haline bakınca, İslam Şehri (İslam devleti) ile ilgili yazdıklarımız ütopik gibi görünüyor. Gayrimüslimler için ütopya olabilir ama Müslümanlar için makul bir cemiyet tasavvurudur zira İslam tarihinde böyle bir cemiyet terkibi ve ahlaki kıvam, istisna değil, asırlarca devam etmiş bir vakıadır. Bugünkü şartlara bakıldığında uzak hedef gibi görünen bu hususiyetler yekunu, zaten hedefi işaretlemek için kayda geçmiştir. Hedef, aynı zamanda bir akışın (tefekkürün, hareketin) projektör aletidir. Hedef (projektör), istikameti tayin ettiği gibi, güzergahı da aydınlatır. Bu manada, meselenin esasına dair saf tefekkür cehdinin önünün açılması, nihai hedefe kilitli tefekkür çabalarının artması gerekiyor.

Hedefi tespit ettikten sonra sıra ona nasıl ulaşacağımız meselesine gelir. Bu kitap, bir taraftan hedefi işaretlerken, bir taraftan da güzergahı tespit etmek çabasındaki bir tefekkür çabasının neticesidir.

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-14-ADALET” üzerine bir düşünce

  1. Üslubunuza, ifade gücünüze ve sarahatinize hayran kaldım üstadım.
    Yazılarınızdan çok istifade ediyoruz.
    Cenab-ı Hak ömrünüze ve ecrinize bereket katsın.

    Amin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir