İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.

Aklın (ve zekanın) keşif ve idraki mahduttur, akla nispetle sınırsız (sonsuz değil) keşif ve idrak istidadı olan kalp ve ruh, tasavvufun merkezi mevzuudur. İnsanın merkezinin kalp ve ruh olması, İslam’ın merkezi bahsinin de bunlara hitap eden mevzular olduğuna delalettir. Böyledir zira iman kalbi bir istikamet kesbidir, aklın kelama dökmesi izhar içindir. İslam’ın merkezi mevzuu iman, imanın meskun mahalli kalp, ona malik olan da ruh olduğuna göre, Müslüman şahsiyetin inşası, kalb-i selimin iktisabı ile başlar. İşte tasavvufun meşgul olduğu merkezi mevzuu budur ve bu mevzuu, imani hakikat bakımından İslam’ın, ruhi hakikat bakımından da insanın esasıdır.

Ruh insandaki her şeyin kaynağıdır, kalp her şeyin ilk tecelli mahallidir. Kalpte tecelli etmeyen, yani ruhi bir hamle veya tezahürden kaynaklanmayan, sadece zihni evrende deveran eden tüm bilgi, intiba, vakıa, basit aklın (akl-ı selimin değil) istikametsiz çalkalanışından ibarettir. Dış dünyadan elde edilen bilgiler, kalbi evrene indirilemezse, ruhun sahip olduğu “faaliyet öncesi bilgi” ile harmanlanamazsa (terkip edilemezse) anlaşılmış olmaz. Ruhtaki ilk bilgi (faaliyet öncesi bilgi), “alem-i ervah”ta kendisine verilmiş olan ilahi bilgidir. Alem-i Ervahta Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin hitabına mazhar ve muhatap olan ruh, orada aldığı uçsuz bucaksız bilgiyle dünyaya gelir ve bedenlenir. Ruhun sahip olduğu bilgiye nispetle aklın bu dünyada iktisap ettiği bilgi çok sınırlıdır. Bunun tek istisnası, sonsuz ilim ve hikmet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’den aldığı bilgidir. Zaten bu sebeple ruh (ve tabii ki kalp), ancak Cenab-ı Allah Azze ve Celle’yi zikretmekle ve Kur’an-ı Kerim okumakla tatmin olur. Çünkü ruhun Alem-i Ervahta iktisap ettiği bilgi ile Kur’an-ı Kerim’de mündemiç bilgi, kaynak ve hakikat cihetiyle aynıdır ve ikisi de ilahi mahiyet taşır.

*
İnsanın iç alemindeki kaos, derinleşmesini zorlaştıracak sayısız engel ve tuzak ile doludur. En büyüğü nefs olan devasa bir müessir merkez tarafından işgal edilmiş olan zihin, kalbe ve ruha geçit vermemek için aklın ötesinde bir maharete sahiptir. Kaldı ki akıl bile (akl-ı selim değil) kaidevi (normatif) cihetiyle manaya nüfuzu engelleyen bir mahiyet taşır ki, akl-ı selimin inşasındaki en büyük engellerden birisi de odur. Bir taraftan akl-ı selimi inşa etmek için diğer taraftan nefsi zapt altına almak için kalbe ve ruha doğru derinliğine bir inkişaf zaruridir. Nefsin terbiyesi ve akl-ı selimin inşası, Müslüman şahsiyetin teşkil ve tertip edilmesi için ön şart olduğuna göre, mevzuu, kalp ve ruh mütehassısları olan mutasavvıfların inhisarında ve tasarrufundadır.

İslam şehri (medeniyet numunesi olan şehir) Müslüman şahsiyetin geniş manada suretidir. Müslüman şahsiyetin üç sütunu olan kalb-i selim, zevk-i selim, akl-ı selim hangi derinlikte gerçekleşmiş ve hangi geniş ufka bakmışsa, onlardan mürekkep şahsiyet terkibinin yaşadığı şehir aynı nispette İslam şehri ve İslam medeniyeti haline gelmiştir. Hal böyleyse, o şehrin kalbi, insan kalbinin mütehassıslarının meskun mahalli ve karargahı olan tekkedir.

*
Yürek insan bedeninin tüm uzuvlarına kan (ve can) pompalar, bunun gibi tekke şehrin en küçük içtimai ve beşeri vahidine kadar ruh pompalar. Tasavvufsuz Şeriat, ruhsuz beden gibidir, ruhsuz beden kadavradır. Ruhu (ve kalbi) sırat-ı müstakim üzere hamle istidadı kazanmamış insanlara Şeriat’ı tatbik cehdi, ölüyü payandalarla ayakta tutmaya benzer. Kalbi iştiyak ve iktidar sahibi olmayan insanlara kaideleri tatbik etme çabası, namludan başka bir tedbir bırakmaz.

İslam’ı namluyla tatbik etme çabası, onu anlamamanın kaçınılmaz neticesidir. Tabii ki İslam da kendi devletine sahip olduğunda hukukunu tatbik eder ve bunun için maddi müeyyideyi (devlet gücünü) kullanır. Ama meseleyi ahlaki çerçevede çözmenin tüm müesseselerini oluşturmuş, insan ve cemiyetin ahlaki altyapısını hazırlamış olmalıdır. İslam devleti, çıplak kaba kuvvetin otoritesi değil, maddi müeyyide olan yumruğa, ahlakı, boks eldiveni gibi giydirerek, rahmet ile adaletin muvazenesini kuran maharete sahiptir. Böylece İslam devleti, nihai maksadının cezalandırmak değil, suç işlenmesine mani olmak, bunun için ahlaki altyapıyı ve müesseseleri kurmak, her şeye rağmen işlenen suçu ise mecburen cezalandırmak durumunda olduğunu ilan eder.

Hukuk aklı zapt altına alır. Mesela ceza vermek, akla hitap eder, ceza tehdidinde bulunur, işlenecek suçun bedelsiz kalmayacağını ilan eder. Akıl, yakalanmayacağını, cezalandırılmayacağını bildiği veya bunun yolunu bulduğu takdirde suç işlemekten çekinmez. Aklın burada yaptığı hesap, kar zarar hesabıdır ve karı fazla olduğu takdirde suça meyleder. Oysa İslam, insanı sadece hukuk ile müeyyide altına almaz, ahlak ve iman ile müeyyide altına alır ve ahiretteki cezayı, dünyadaki cezadan daha fazla önemsemeyi teklif eder, bunun korkusunu kalplere yerleştirir. Hukuk ahlaktan tecrit edildiğinde ortaya çıkan çıplak hukuk (ahlaksız hukuk), kişinin kanuna riayetini, maddi müeyyide ile tehdit etmekten başka bir yol bulamaz. İslam hukuku, derunundaki ahlak, ahlakında derunundaki iman ile mayalanmadığı takdirde, tatbikat bakımından beşeri hukuka benzemeye başlar ve sadece maddi müeyyideye dayanır.

İslam ahlakı, İslam hukukunun birçok hükmünü tatbikatta ihtiyaç olmaktan çıkarmayı hedeflemiştir. İslam hukukunu yok etmek veya tatbikattan kaldırmak hedefi değil, tatbikatta ihtiyaç olmaktan çıkarmak hedefi… Yani, İslam ceza hukuku, İslam cemiyetinin ahlaki derinliğe ulaştığında suç işlenmeyeceği için tatbikatta mahkemeler işsiz kalacaktır. İslam, ceza hukukunu, ceza vermek için iştiyakla suçun işlenmesini bekleyen bir müessese şeklinde ihdas etmemiş, tam aksine, suç işlenmesin de ceza vermeyelim anlayışı ile kurmuştur. Ceza, suçu engelleyen müessirdir mutlaka ama cezadan önce suçu engelleyen esas müessir iman ve ahlaktır. Bu sebeple İslam cemiyeti, dünyadaki cezasından korkarak suç işlemekten imtina eden şahsiyetlerden değil, bir fiilin suç sayılmış olmasından (mesela haram kılınmış olmasından) dolayı suç işlemekten imtina eden şahsiyetlerden müteşekkildir.

*
İnsanı kalbinden kavrayan, nefsini terbiye, kalb-i selimini inşa eden tasavvuf, insanın suça meyletmesini ta kalbi evrenindeki bariyerlerle önleyen bir şahsiyeti hedeflemiştir. Böyle bir müessese, ferd ve cemiyet inşasında ucuz gerekçe ve misallerle reddedilemez. Yozlaşmış misallerinden hareketle müessese itham ve iptal edilemez. Halife olarak seçilen birinin zalim çıkması, hilafet müessesesine karşı olmayı gerektirmez, sadece zalime (kötü misale) karşı olmak kafidir. İslam tarihinde asırlarca muhteşem eserler vermiş bir müessese, ümmetin yıkım çağı olan on dokuzuncu ve yirminci asırlardaki yozlaşmış misallerinden hareketle yok sayılamaz. Son iki asırda medreseler de çok kötü bir imtihan verdi ama onu yok saymıyoruz, yeniden ihya ve inşa etmek için çabalıyoruz.

Bugünün dünyasında, İslam’ın maddi müeyyide uygulama imkanından (devletten) mahrum olması, istismarın zirve yapmasına sebep olmuştur. Laik hukukun, hurafeleri bile “inanç” kabul ederek koruma altına alması, hatta sahih imandan daha fazla koruması, kadimden beri gelen İslami müesseselerin istismar edilmesine, yozlaştırılmasına, menfaat için kullanılmasına fırsat ve vasat hazırlamıştır. Böyle bir vasatta, sahtelerinin, sahtekarlarının, istismarcılarının, hatta ajanlar tarafından kurulan örneklerinin bulunması, asli müesseselerimizden olan tekkeye düşman olmamızı gerektirmez.

Şii, selefi ve sair merkez kaç kuvvetlerin propagandalarına feda edilecek kadar ucuz bir müesseseden bahsetmiyoruz. Müslümanın imanının meskun mahalli olan kalbin mütehassıslarını yetiştiren bir müesseseden bahsediyoruz. Cahil kadınların ağaçlara çaput bağlaması, mezarlara taş yapıştırması gibi ucuz misallerden hareketle tasavvuf hedef alan ucuz ve ucuzlatıcı insanların sinsi propagandalarına teslim olmamız beklenmemeli. Böyle ucuz ve ucuzlatıcı anlayışlar, sığ bir Şeriat tatbikatına bakıp, İslam hukukunu da askıya alabilecek kadar pespaye bir inanç ve anlayışa sahiptir. Bunu da yapmışlardır, mesela İslam’da recm cezası olmadığını apaçık ilan etmişlerdir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir