İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ

İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ
İslam şehri, mananın merkezi örgüsüdür. İslam’da iman tevhid üzeredir, fikir ise vahdet üzere… Fikrin kaynağı tevhid, kendisi ise vahdet üzeredir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin mevcudiyetindeki mana yekunu tevhid üzere cem edilmiştir, O’nun zatındaki tevhidin kainattaki tecellisi ise vahdet üzere olsa gerektir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin varlığı teklik (ehadiyet) üzeredir ve her daim öyledir. Kainat, kesret (çokluk) alemidir lakin kesret, vahdet üzere bina edilmiştir. Kesretteki vahdet ise ancak merkezi bir nizam örgüsüyle tesis edilir. Bu sebepledir ki İslam’ın temel meselelere (varlık telakkisine-ontolojiye, bilgi telakkisine-epistemolojiye, insan telakkisine, hayat telakkisine) bakışı, nizami bir örgüye sahip vahdet anlayışı üzeredir.
İslam şehri, yeryüzünde vahdetin tesis ve tatbik edileceği en görünür eserdir. İslam şehri, “mana parçalarının” gelişigüzel serpildiği, birbiriyle münasebetinin tespit edilemediği, yer yer birbiriyle tenakuz teşkil ettiği arz parçası değildir. Vahdeti idrak, izah ve tatbik edemediğimizde tevhidi anlama imkanına sahip değiliz. Şehir, vahdet mimarisinin büyük terkiplerinden biridir, vahdeti bu çapta bile tahakkuk ettiremediğimizde tevhidi anlama iddiası muhayyel ve muallaktır.
İslam şehri, İslam’ı doğru ve derinliğine anlamış olmanın eseridir. İslam’ı parçalar halinde anlayan, anladığı (veya anladığını zannettiği) parçaları terkip edemeyen sığ akıllar İslam şehri inşa edemezler. Tüm ümmetin meselelerini halledecek uçsuz bucaksız bir anlayış ufkuna sahip olmak gerekiyor, ne var ki, orta büyüklükteki bir şehri inşa edemeyecek dar ufuk ve sığ idraklerin utanmadan “büyük iddialarda” bulunabildiği bir çağda yaşıyoruz. İslam’ın ihtiva ettiği mananın (hikmetin) merkezi örgüsünün nazari çerçevede anlaşılmış olması şarttır. Nazari çerçevede ve merkezi örgüyle anlaşılmayan İslam’ın, her sahada tatbik edilebilmesi, hele de şehir gibi büyük inşa faaliyetini gerçekleştirebilmesi beklenmez.
Vahdet ve vahdeti mümkün kılan merkezi örgü, hem kainatın tabiatında hem de İslam’ın mana yekununda mevcuttur. Mikro kozmostaki atomun yapısından, makro kozmostaki galaksilerin tabiatına kadar vahdet her varlıkta ve tüm varlık yekununda görünür. Hiçbir varlık diğerlerinden müstakil değildir, müstakilleşen varlıkların varolmaya devam etme imkanı ve iktidarı yoktur. Kainatın tabiatındaki bu hakikate mukabil, İslam, hikmet yekununu bu esas (vahdet) üzere bina etmiştir. Kadın ile erkeği ailede terkip etmiştir, aileleri mahallede (cemaatte) terkip etmiştir, cemaatleri cemiyette terkip etmiştir, cemiyetleri ümmette terkip etmiştir. İslam, her meseleyi önce içinde bulunduğu sahada belli bir merkeze bağlayarak vahdete ulaştırmış, sonra da tüm meseleleri bizzat vahdet merkezinde terkip etmiş, oradan da tevhide yol açmıştır. İslam şehri, bu temel anlayıştan müstağni değildir.
Vahdeti tesis eden nihai terkibin insanı götüreceği yer secdedir. Bu sebepledir ki İslam şehrinin merkezi camidir. İslam’ın hayata dair tüm teklif ve tavsiyeleri, nihayetinde secdeyi hakkıyla mümkün kılmak içindir. Bu sebeple İslam şehrinin mekan ölçüsüyle merkezi karargahı, camidir. Mescid ise merkezi örgünün her mahalledeki, ana karargaha bağlı mevzii karargahlardır.
Cami ve mescidin ferdi çerçevedeki manası anlaşılmadan, içtimai çerçevedeki tezahürleri mümkün kılınmadan İslam cemiyeti ve İslam şehri inşa edilemez. Secde, insan fiillerinin şahikasıdır, zirvesidir. Bu zirveye çıkamamış veya bu zirveyi hedef edinmemiş bir toplum, insan olmanın haysiyetini, Müslüman olmanın asaletini elde edememiştir. Öyle bir insan kalabalığı üzerine hiçbir şey inşa edilemez.
Ne var ki şehir aynı zamanda “suret” nizamıdır. Manasız suretin hiçbir kıymeti olmadığı doğrudur ama suret olmadan mananın tecelli etmeyeceği hakikati, sureti başlı başına bir mevzu haline getirir. Suret inşası, mananın tecelli etmesi için davetiyedir, davet yoksa tabii ki tecelli yoktur. Davet edecek kadar hassaslaşmamış kalp, tecelli gerçekleşmiş olsa bile onu farketmeyecek, faydalanamayacaktır. İslam cemiyeti olmadan İslam şehrinin olamayacağı ölçüsü doğrudur ama şehrin, cemiyet hazır olmasa da inşa edilmesi gerektiği nokta burasıdır. Mananın surete, tecelli etmek için ihtiyacı olması nispetinde, cemiyet hazır olmasa bile şehrin inşası lüzumludur.
İslam şehri inşa edilmediğinde, tecelliye gelmek isteyen mana çamura düşer. Dikkat, mana her zaman tecelli eder, zira mümin kalplerin daveti, tecelli için kafidir. Kalplere, ferdi çerçevede şahsiyetlere inen “mana”, kendine, şehir çapında bir “hayat alanı” bulamadığı için içtimai tezahürleri görülmüyor. Müminlerin kalplerine, Müslümanların evlerine, bazı hamiyetlilerin oluşturduğu küçük mevzilere kadar inen rahmet, buralarda mahpus ve mahkum kalıyor, şehre ve cemiyete dağılamıyor.
Rahmet (mana), şehrin merkezi örgüsündeki ana karargaha inmez olduğundan beri tüm şehre ve cemiyete dağılmıyor. İndiği merkezler küçük bir sahaya tasarruf ediyor. Bir taraftan cemiyet ile diğer taraftan şehir ile ilgisi olan bir durum var. Cemiyet haketmediği rahmete nail olamıyor, şehir ise rahmeti celbedecek bir paklığa ve nizama kavuşamıyor.
*
Trafiğin akışını bile merkezi bir nizam ile tesis eden insanlık, liberalizm felaketinden sonra “mana-fikir nizamını” unuttu. Merkezi nizam örgüsü dendiğinde akla faşizm gibi ideolojilerin gelmesi, liberalizmin, “fikir serkeşliği” için kullandığı bir “Demokles kılıcı”dır. Batı kültür dünyasındaki felaket tecrübelerini, bizim tarihimizdeki muhteşem fikir mimarisi misalleri için de geçerli saymak, batılılaşmanın en derin hallerinden birisidir. Batı düşünce şablonunun dışına çıkamadığımızın hazin misali olan bu durum, kendi fikriyatımızı bir türlü üretemediğimizi gösteriyor.
Şehir, cemiyet hayatının merkezi örgü içinde teşkilatlatlanmış halinin mekan altyapısıdır. Şehrin her köşesi, her sokağı, her caddesi, her binası, her meydanı İslam’ın bir emrini, bir tavsiyesini, bir farzını, bir sünnetini, bazen sarahaten, bazen girift şekilde, bazen mermer sütunlarla müşahhas, bazen naif ve zarif bir kıvrımla mücerred şekilde izhar etmeli, ima etmeli, ifade etmeli, ikaz etmelidir. Umumi bakışa hitap eden siluetinden başlamak üzere, her metre karesinin İslam’ı ihsas etmesi, hatırlatması gerekir.
Şehrin İslam’ı hatırlatması, Türkiye’deki Atatürk heykelleri veya İran’daki Humeyni resimleri gibi kaba ve itici bir kompozisyonla değil, mimarisine zerkedilen İslami mana, planlarında görülen nizami anlayış, abidelerine sirayet etmiş ince kavrayış ile birlikte tüm şehre hakim bir sanatkarlıkla teçhiz edilmelidir. Batı tarzı modern binaları sokak ve caddelere sırayla dizdikten sonra, birkaç afiş, birkaç fotoğraf, birkaç cami ile İslam şehri kurmak muhaldir.
*
Şehrin merkezi örgüsü, ilmin mümessilinin nerede duracağı, fikrin nerede temsil edileceği, sanat mahfillerinin hangi mevkii hakettiği, adalet müessesesi ile idare müessesesinin birbirine ve diğer unsurlara karşı nasıl mevzileneceği meselelerini nizami anlayışla tertip etmeyi gerektirir. Hükümet binasının yan tarafına yapılan adliye binası, adaletin, hükümetin bir manivelası olmaktan kurtulamayacağına işarettir. Şehrin merkezini teşkil ve işaret eden binanın “hükümet konağı” olması, ceberrut bir devlet anlamına gelir. Sanat galerilerini tapınak haline getirerek, şehri onların ekseninde kurmak, “doğru” olmadan “güzel” olmayacağı temel anlayışını hazmetmemiş çılgınlara sanatkar muamelesi yapmaktır.
Şehrin merkezi örgüsü, İslam’ın mana haritasının mekanda vücut bulmasıdır. Merkez nedir, muhit nedir, kim önde kim yanda, kim arkada olacak sorularının cevabı, İslam’ın mana haznesinde mahfuzdur, bilinmeli, anlaşılmalı ve tatbik edilmelidir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir