İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR

İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR
İslam şehri, mananın teşkilatlanmış halidir, teşkilatlılık halidir. Şehir, irfan müktesebatımızın tecellisini tabii hale getirmiş bir nizam tertibidir. İslam şehrinin kendisi bir “teşkilatlılık hali”dir, şehirdeki tüm deveran mecralarının bidayeti de nihayeti de İslam’dır. Hayatın İslam üzere akması, çağlaması, yaşanması için müdahalenin ihtiyaç olmaktan çıkarıldığı veya asgariye indirildiği bir teşkilatlılık halidir.
Teşkilatlılık hali, teşkilatın ruhi altyapısıdır. Bir teşkilatın yapması gereken işleri, cemiyetin, ruhi (iman) kaynaklı hamlelerle yani kendiliğinden ve tabii bir akış içinde yapmasıdır. Ezan okunduğunda cemiyetin camiye akması misalinde olduğu gibi, cemiyetin her sahada, kendiliğinden, eksikleri tespit edici, yaraları tedavi edici, açları doyurucu, muhtaçlara yardım edici bir teyakkuz şuur ve rikkati ile hareket halinde olmasıdır.
Teşkilatlılık hali, müdahalenin en fazla hatırlatıcı, gösterici, işaret edici seviyesiyle cemiyetin harekete geçmesidir. İkaz, ihtar, müeyyide tehdidine ihtiyaç duymaksızın, bilinmesi, görülmesi, duyulması, harekete geçmek için kafi hale geldiğinde, teşkilatlılık hali gerçekleşmiş olur.
*
İslam’da üç kaide havzası, bunlara mukabil de üç adet müeyyide çeşidi mevcut. Hukuki kaideler maddi müeyyideye sahiptir ve tatbikatı devlete aittir. Ahlaki kaideler içtimai müeyyideye sahiptir ve tatbikatı cemiyete aittir. Edep kaideleri ruhi müeyyideye sahiptir ve tatbikatı ferde aittir. Hukukun ihlalinde maddi müeyyide mahkemeler tarafından tespit ve zabitan (asker, polis ila ahir) tarafından infaz edilir. Ahlakın ihlali maddi müeyyide ile karşılaşmaz, içtimai müeyyide ise umumiyetle “itibar” şeklinde zuhur eder, ahlaka riayet muteberdir, ahlakı ihlal ise itibarsızlık… Edebin ihlali ise ferdin deruni aleminde imanın harekete geçmesi ve kişinin kendi kendini cezalandırması şeklinde ortaya çıkar.
Bir cemiyetin medeniyet (medenilik) seviyesi, meselelerini ahlakla halledebilme ve hukuka ne kadar az ihtiyaç duyduğuyla ölçülür. Hukuka ihtiyaç arttıkça kuvvet ve iktidar o nispette hayata girer, maddi güç (maddi müeyyide) hayata girdiği nispette medenilikten uzaklaşılır, bedeviliğe ulaşılır.
Hukuk tabii ki zarurettir, hayatın temel ölçülerini tayin etmek, çerçevesini (sınırlarını) tespit, zeminini tesviye etmek için hukuk ile mümkündür. Hukuk yoksa ahlak da yoktur, bu manada hukuka olan ihtiyaç mutlaktır. Meselenin sırrı, hukuki çerçevenin içinde kalmayı temin eden maddi müeyyide tehdidi ve korkusu değil, aksine iman kaynaklı ahlaki hassasiyet olmasıdır. Hukuka riayet, ahlaki kaynakla gerçekleşirse, hukukun çizdiği sınırları namlunun koruması gerekmez. Namluyla korunan hukuk (çerçeve, sınır, ölçü) mutlaka ve hızlı şekilde aşınır ve bir gün gelir mutlaka aşılır.
Ahlaki hassasiyet ve dikkatin derinliği, hukuka riayeti gönüllü hale getirdiği için, hukuk, tatbikatına ihtiyaç duyulmaksızın mer’idir, caridir, kaimdir. Bu durumda cemiyetin devlete olan ihtiyacı, zaruri sahalardadır, savunma, dış siyaset, cihat, tüm ülkeyi ilgilendiren büyük projeler gibi… İslam cemiyetinin hukuka olan ihtiyacı, meşru bir hayat yaşama iştiyakından ve meşruiyet sınırını ihlal etme tedirginliğindendir. Bu sebeple İslam cemiyeti, hukukun kendisine icbar edildiği bir insan topluluğu değil, aksine riayet etmesi için bilmesi kafi olan, bilmeyi de arzulayan bir medeniyet kadrosudur. İşte bu hususiyetler, “tabii teşkilatlılık” halidir.
*
İslam; ferdi, cemiyeti, devleti doğrudan muhatap alır, hiçbirini diğerinin üzerinden muhatap almaz. Cemiyete ve ferde devlet üzerinden hitap etmez, devletin (İslam devletinin) olmaması, Müslümanı mesuliyetlerinden azade kılmaz. İslam’ın bu üç unsura hitap sıralaması ise, önce ferd, sonra cemiyet, ondan sonra ise devlettir. İman, cemiyet ve devlet için sözkonusu değildir, iman münhasıran ferde aittir. İslam, imandan sonraki kaideler manzumesidir, iman eden ferd olduğu için ilk hitap ferdedir. İman en büyük kıymet olduğu için de ferde hitabı, cemiyet ve devlete hitabından misilsiz şekilde daha mühimdir. Hitap sıralamasında ferdi öncelemesi ve öncelikli önem vermesi, cemiyet ve devleti (adaleti) ihmal ettiği manasına gelmez. Buradan hareketle, felsefi manada ferdiyetçilik (liberalizm) çıkarmak mümkün değildir. Ferd, iman ettiği için kıymetlidir, cemiyet, ferdin imanını muhafaza ettiği için ve bu nispette kıymetlidir, devlet ise ferdin imanını, cemiyetin hayatını mümkün kılan adalet terazisinin iki kefesini muvazenede tuttuğu için kıymetlidir. Adalet iman için en sağlam tahkimat, zulüm ise inkar için en büyük mazerettir. Bu manada devletsiz İslam cemiyeti, terazisiz tacir gibidir, iflas etmemesi muhaldir.
İslam, ferd, cemiyet ve devlete doğrudan hitap ettiği için, kimse mesuliyeti üzerinden atamaz, ferd, devlet var diye mesela şehrin nizamın ve asayişine karşı mesuliyetten kurtulamaz, temizliğine bigane kalamaz, eksiklerini görmezden gelemez. Yalnız başına yapabileceklerini yapmakla mesuldür, yalnız yapamayacaklarını salahiyetli mercilere bildirmek, yapılmasını takip etmekle mesuldür. Herhangi bir kanun, kanun gücü (maddi müeyyide) tehdidi olmaksızın bunları yapan ferd, yalnız başına yapamadıkları için cemiyetle veya bir gurup insanla beraber hareket etmek durumundadır. İslam’ın doğrudan hitap etmesinden kaynaklanan teşkilatlılık hali, teşkilatlanma zarureti, mesuliyeti şuuru, şehri, ruhi-manevi nizamın tecessüm etmiş şekline çevirir.
Asr-ı Saadet, insanlık tarihindeki teşkilatlılık halinin şahikasıdır. Müessesenin ve teşkilatın en az olduğu fakat “teşkilatlılık halinin” zirveye çıktığı bir devirdir. Polis yok, asker yok, belediye yok, mahkeme yok ila ahir… Fakat Medine en temiz şehir, en nizami şehir, en ahlaklı şehir… Cihat ilan edildiğinde savaşacak tüm erkeklerin anında sıraya girdiği, başlarına her kim kumandan tayin edilirse ona itaat ettiği, erzak ve sair ihtiyaçlarını kendilerinin karşıladığı bir teşkilatlılık hali mevcut. Şehrin herhangi bir ihtiyacı olduğunda, o ihtiyacı ilk görenden başlamak üzere gücü yettiğince her ferdin o ihtiyacı karşıladığı bir medeniyet timsali… Ender de olsa suç işleyen olduğunda, suçu işleyenin bizzat kendisinin gelerek, “günah-suç işledim, beni temizle Ya Resulallah” diye müracaat ettiği, yapılan muhakeme neticesinde verilen karara itiraz etmeden infazına razı olduğu, suçlusunun bile ulaşılmaz bir irtifaya çıktığı medeniyet şehridir. İslam şehri budur…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir