İSLAM ve TEŞKİLAT

islamveteskilatHayat ferdi gerçeklikten ibaret olsaydı ve içtimai gerçeklik olmasaydı teşkilat denilen yapıya ihtiyacımız olmazdı. Ferdi hayat, teşkilata ihtiyaç duymaz, içtimai havzadaki gerçekliklerden biri değilse. Ferdi hayat, içtimai gerçekliklerden biri olduğu için onun bile teşkilata ihtiyacı var.

Hayat ferdi gerçeklik ile içtimai gerçekliğin toplamından meydana geliyor, çünkü insan mutlak ferdi hayat yaşayamıyor. Özet olarak “insan sosyal varlıktır” şeklinde ifade edilen bu hususiyet, birçok şekilde izah edilebilirse de Müslümanların bilmesi gereken en önemli boyutu, “mutlak ferdiyetin” tevhid mevzuu olduğudur. Sadece insan değil hiçbir varlık, yalnız başına varolabilme ve varlığını devam ettirebilme kudretinde değildir. “Mutlak ferdiyet” uluhiyettir.

Müslümanların teşkilat anlayışı, temelde uluhiyet ile ubudiyet sınırını muhafaza etme çabalarından biridir. İnsan nefsi, yalnız başına yaşayabilme iktidarını talep eder, yalnız başına yaşayamaz ama bu arzudan vazgeçmez. Nefsteki uluhiyet arzusunun bir çeşidi olarak zuhur eder, ferdiyet talebi… İçtimai varlık olma zarureti hem insanın tabiatına yerleştirilmiştir hem de İslam’ın muhtevasına… Muhal-farz insan tabiatında münferid yaşama istidadı ve iktidarı olsaydı, İslam’ın muhtevası gereği yalnız yaşamaktan imtina etmeliydi. Ne var ki bu zaruret, hem tabiatında hem de İslam’ın muhtevasında var. Öyleyse nazari manada bir paradoks ile karşı karşıya değiliz.

Ferdi gerçeklik, kıymetlidir. Mesele ferdi gerçekliğin tenkidi değil, ölçüsüdür. Ferdi oluşlar gerçekleştirilemediğinde, cemiyet inşa edilemez. Cemiyeti ferdler inşa eder. Ferd haline gelemeyenler, cemiyet değil, kalabalık meydana getirirler. Dolayısıyla ferdi gerçeklik ile içtimai gerçeklik arasında kıvamı kamil olan bir muvazene kurulmalıdır. Biri olmadan diğerini gerçekleştirmek mümkün olmadığı için her ikisi de diğerine mecburdur. Herhangi birine yaslanarak diğerini tahfif etmek, ancak insan zekasının ifrat ile tefrit arasında dolaşan sıhhatsiz savrulmalarından zuhur eder. O durumda ortaya çıkan ise sosyalizmi ve liberalizm olur. Hayatı bu gerçekliklerden biri üzerine bina etmeye çalışan ve diğerini manasız ve kıymetsiz kabul eden her anlayış, özü itibariyle hastalıklıdır.

İçtimai gerçeklik, insan kalabalıklarının kendiliğinden oluşturduğu hercümerç değil, aksine merkezinde iman olan akıl ve zeka faaliyetlerinin organize (teşkilatlı) neticesidir. Dikkat edilmesi gereken ilk nokta, içtimai gerçekliğin, fiili bir durum olmaktan önce, kalbi ve zihni bir yöneliş olmasıdır. İnsanın zihni evreni nefs merkezliyse ve kalbi evreni de faal değilse, ferdi gerçeklik, menfaate ayarlı hale geleceği için, içtimai gerçekliği tanımaz, onu sadece menfaatlerini gerçekleştirebileceği bir havza olarak görür. İşte teşkilatın kurulmadan yıkıldığı nokta burasıdır.

Kalbi evren iman ile istikamet kazandığında teşkilatın kaynağı oluşmuştur. İman kalbi evrenden doğup zihni evrene (nefs, akıl ve zeka evrenine) oradan da fiziki (fiili) evrene doğru bir mecra oluşturduğunda, kalbi ve zihni organizasyonun altyapısı meydana gelir. Bundan sonraki safha, aklın, teşkilatın malzemelerini toplaması, oluşturması ve kullanmasıdır.

Teşkilat gibi müşahhas bir bahsin bu konularla ne ilgisi var veya bu kadar mücerred ifade etmenin pratik bir faydası yok diyenler için tespit edelim. Ferdileşmenin haddi kalbi ve zihni evrende aşıldığı için, içtimai gerçeklik ihtiyacı, basit günlük ihtiyaçlardan öteye gidemiyor. İçtimai gerçeklik, sabah kahvaltı yapabilmek için gereken malzemeleri on dakikada bakkaldan alabilmeyi mümkün kılan devasa organizasyondan ibaret değil. Tabii ki yarım saatte kahvaltı yapabilmek için sütü sağmak, peynir yapmak, fırında ekmek pişirmek vesaire gibi bir çok şeyi yalnız başına yapmanın zorluğu malum, bunun için toplum organize olmuş ve kahvaltıyı yarım saatte yapılabilir hale getirmiştir. İçtimai gerçekliği bu şekilde anlamak, içtimai havzayı, menfaatlerini gerçekleştirecek bir imkan alanı olarak görmektir ve İslam ile alakası yoktur. Müslüman şahsiyetin iç alemi içtimai gerçekliği böyle görmez.

İnsanlar fiili dünyada değil, zihni evrenlerinde yalnızlaştılar, ferdileştiler. Zihni evrenlerini organize edemeyenlerin teşkilat kurma arzu ve çabası, ferdi menfaatlerini daha fazla gerçekleştirmektir. Bu durum ve anlayış, teşkilatı değil, istismarı ve suiistimali üretir, günümüzde olduğu gibi.

*

Müslümanların teşkilat anlayışı, ruhtan başlar, kalpte istikamet kazanır, zihinde mecraya dönüşür, akılda tedbir ve malzeme fikri olur, oradan hayata ulaşır. Bu çerçeveden bakıldığında teşkilat, önce ferdi gerçeklik örülürken harcına katılır, sonra küçük içtimai birimlere dönüşerek “cemaat” halini alır, sonra büyük organizasyonlara sıçrayarak “cemiyet” (toplum) olur, daha sonra coğrafyaları çevreleyerek “milleti” inşa eder ve nihayet yeryüzündeki vahdeti gerçekleştirerek “ümmeti” teşkil eder.

Ferd, cemaat, cemiyet, millet, ümmet… Bunların tamamını gerçekleştirecek öz tabii ki imandır. Fakat imanın içtimai gerçeklik haline gelmesi, başka bir ifadeyle imanı içtimai havzada gerçekleştirebilmek teşkilat ile mümkündür. Teşkilat, imanın içtimai gerçeklik kazanmasının sanki tek manivelasıdır. İmanın toplum içinde serazat dolaşması, ona içtimai gerçeklik kazandırmaz. Yani iman, ferdi gerçeklikte kaldığı takdirde içtimai sahaya intikal etmez, orada kendini gerçekleştiremez.

Teşkilatın en küçüğü, ferdi oluşlardır. Ferdi oluşlarda teşkilat, kalbi ve zihni evrenlerde mayalanır. Teşkilatın en büyüğü ise ümmettir. Ümmet çapındaki teşkilat, dünyada sadece Müslümanların ufkunda mevcuttur. Hümanist yaklaşımla “insanlık ailesi” gibi beylik laflar edenlere bakmayın, merkezinde iman olmayan hiçbir fikri çerçeve, pratikte tüm insanlığa hitap edecek bir yapı kuramaz. Dünyanın en büyük çaplı teşkilat ufkuna sahip Müslümanların, bu konuda (teşkilat bahsinde) tökezlemeleri anlaşılır gibi değil.

Üç kişilik teşkilatı kuramayan ve devam ettiremeyen Müslümanların ümmet olmaktan bahsetmesi, gevezelikten başka bir şey değil. Ferdi oluşlarda iman ve İslam bir şekilde gerçekleştirilebilir fakat içtimai oluşlarda iman ve İslam, ancak teşkilat ile gerçekleştirilebilir. Teşkilatsız bir Müslüman, hayatın içtimai gerçekliğini reddetmiş demektir. İçtimai gerçekliği reddetmek, imanı muhafazayı neredeyse imkansız kılar. İmanın içtimai gerçeklikten tecrit etmek, tam olarak laik bir anlayıştır, Müslümanların hatırında olsun.

KİTABI İNDİR İSLAM VE TEŞKİLAT

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir