İslam’a Muhatap Olan Akl-ı Selim’dir

İSLAM’A MUHATAP OLAN AKL-I SELİMDİR
İslam, insanı, bulduğu hal üzerinde muhatap alır. İslam’ın insanı muhatap almasının ön şartı yoktur. Çünkü İslam yoksa hiçbir “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” yoktur. İslam’a muhatap olmamış insanda bunlardan herhangi birini ön şart olarak istemek, İslam’ın muhtevası ile mütenasip değildir. Bu manada İslam, fahişeyi, katili veya en zararlı insanı bile bulduğu hal üzere muhatap alır. Muhatap almasında ön şart koymaması, aynı zamanda tüm insanlığa hitap ettiğini gösterir.
İslam, her insanı her halde muhatap alır ama asla muhatap aldığı (bulduğu) hal üzere bırakmaz. Zaten bulunduğu hal “güzel” olsa, İslam’a ihtiyaç kalmaz. Öyleyse İslam, her insanı her halde muhatap aldığı gibi muhatap aldığı insan kim olursa olsun onun bulunduğu hali mutlaka değiştirir ve geliştirir. Değiştirmeyecek ve geliştirmeyecekse insanı muhatap alması gerekmez.
Problem şu; İslam’ın her insanı her hal ve şartta muhatap alması, insanların da her halleriyle İslam’a muhatap olabileceği zannını oluşturuyor. Bu zan (ki aslında vehim) büyük felaketleri davet ediyor. İslam’ın kendinde değiştirmek istediğinin neler olduğunu öğrenmeden ve anlamadan, İslam’ın kendinde inşa etmek istediğini anlamadan ve inşa etmeden, İslam’a muhatap olan(!), olduğunu zanneden kişiler, İslam’a muhatap olmadan önceki zihni evrenleri ve akıl terkipleriyle, İslam’ın sağını solunu kırmaya başlıyor.
İslam, insana muhatap olduktan sonra onda, kendine muhatap olacak “idrak merkezini” inşa etmek ister. Çünkü kendi insana muhatap olmakla, insanın da kendine muhatap olmasını talep ve kabul eder. İnsanın kendine muhatap olma çerçevesini ise kayıtsız şartsız kendisi tayin eder. İslam’ın insana “cüz’i irade” bile tanımadığı ender bahislerden biridir, muhatap olma çerçevesi… Bu çerçevenin ismi ve muhtevasıdır, Akl-ı Selim…
Akl-ı Selim gibi kavrayışta ileri, idrakte derin, ihata etmede hacimli, mukavemette kavi, fikir (mana) istihsalinde cevval bir idrak merkezine sahip olmak bir tarafa, bazıları, kadimden beri bilinen “usul ilmini” bile unuttu. Usul olmadan esasa varılmayacağı, varılan bir yer olursa oranın neresi olduğunun bilinmeyeceği anlaşılmaz oldu. İslam’ın on dört asırdır “usul ilminde” devasa bir külliyat oluşturmasına rağmen…
*
Ciddiye alınması gereken bazı insanların makalesini okuyorsunuz, İslam’da recm cezasının olmadığını söylüyor. Hem de aynı makale içinde, İki Cihan Serveri (SAV) Efendimizin bu cezayı tatbik ettiğini, tatbik misalinin de birden fazla olduğunu söyledikten sonra recm cezasının bulunmadığını iddia ediyor. Makaleyi dikkatle tetkik ettiğinizde görülüyor ki, batılı anlayışın cezalarda, “insanilik”(!) esasından etkilenmiş. Dünyadaki recm cezasına karşı oluşan tepkinin tesirinde kalmış. Tamam da be adam, her şeyden etkilendiğin kadar İslam’dan da etkilenir misin lütfen. Allah ve Resulü’nün beyan ve tatbikatları her şeyin en doğru ve en mütekamil hali değil midir? İman da zaten tam olarak bu değil mi, buna inanmak değil mi? Sen Allah ve Resulü’nden daha merhametli olmak iddiasında mısın ki “merhamet” bahsi etrafında oluşan sapkınlıklardan hareketle “recm cezasının olmadığını” iddia edebiliyorsun?
Maalesef akıl her şeyden etkilenir. Etkilenmemesinin yolu, kendini kilitlemektir. Kilitlediğinde ise donar ve ahmaklaşır. Kendini kilitlemediğinde de nelerden etkilenip nelerden etkilenmemesi gerektiğini bilmez. Akl-ı Selim kaynak olarak sadece İslam’dan etkilenir, İslam’dan etkilenmesi ise sınırsızdır. İslam’ın dışındaki herhangi bir kaynaktan etkilenme istidadına sahip olan akıl terkibi, İslam’ı asla doğru anlamaz. Akl-ı Selimin sadece İslam’dan etkilenmesi, hayatta karşılaştığı varlık ve vakıalardan etkilenmeyeceği manasına gelmez. Akl-ı Selim, İslam’dan devşirdiği ve istidat haline getirdiği idrak melekesi ve usul anlayışı ile hayata bakar, onda gördüğü her şeyden etkilenir. Etkiyi, İslam’ın süzgecinden (yani Akl-ı Selimin süzgecinden) geçirmekle, etkilenmenin muhtevasını tayin eder. Mışıl mışıl uyuyan çocuğunu seyreden baba, merhametinden ve sevgisinden dolayı çocuğunu sabah namazına kaldırmadığını söyleyemez. Bunu söylediğinde, merhametin ne olduğunu bilmediği gibi merhamet sahibi olmadığı da anlaşılır fakat en vahimi aynı zamanda Akl-ı Selim sahibi olmadığının anlaşılmasıdır. Merhamet ve sevgi zannettiğinin ise zulüm olduğunu bile bilmez. Recm cezasının merhamete aykırı olduğunu zannetmek gibi… Ve o adam, hasta çocuğunu, elinde neşterle gelen doktordan da merhamet(!) ve sevgisinden(!) dolayı korur ve öldürür. Akl-ı Selim sahibi olmayan Müslümanların İslam’ı anlamaları böyle bir şeydir.
*
Akl-ı Selim sahibi olmadan, Kur’an-ı Kerim’e muhatap olmaya çalışanlar, O’nun dilinin Arapça olduğunu zannediyor. Arapça olduğunu zannedince, mealini açıyor ve Türkçesinden (Türkçesi olabilirmiş gibi) okumaya başlıyor. Dil bahsinin bile ne olduğunu anlamayan adam tabii olarak “dil” bahsi ile “lisan” bahsini birbirine karıştırıyor. Oysa Kur’an-ı Kerim’in lisanı Arapçadır, dili değil… Dil ile lisan bahsini bile birbirinden tefrik edemeyenlere, Kur’an-ı Kerim’in dilinin Arapça olmadığı nasıl anlatılabilir? Kur’an-ı Kerim, Arap lisan havzasında yeni bir dil inşa etmiştir. Öyle ki, Kur’an-ı Kerim’in ilk yaptığı işlerden biri, kendi dilini inşa etmek olmuştur. Lisanın tercümesi, o da kırık dökük ancak olur ama dilin tercümesi asla olmaz. Hususi manada Kur’an-ı Kerim’in dilini, umumi manada İslam’ın dilini öğrenmeden, anlamadan, şuurlaştırmadan (yani Akl-ı Selimi inşa etmeden) Kur’an-ı Kerim’e muhatap olan insanlar, O’nu anladığını zannediyorlar. Cahil cesaretinden kaynaklanan bir de iddiaları var ki, Allah muhafaza…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir