İSLAMCI LAİK MÜCADELEDE ADALET

Türkiye’de İslamcı-Laik mücadelenin kaçınılmazlığı üzerine kurulu zihni organizasyonların ürettiği gerilim, temel hak ve hürriyetleri perdelemektedir. İslam’ı gösteren, çağrıştıran ve hatırlatan her alametin (simgenin) önünde ve karşısında duran laikçi anlayışın, “müslümanca hayat” yaşanabilmesinin tüm kaynaklarını kurutmaya ve alanını daraltmaya çalıştığı görülüyor. Temel hak ve hürriyetlerin üzerinde bir anlamı ve değeri olduğu zannı ile hareket edilen “laiklik”, kendini temel hakların üzerinde gören her fikir (sistemi) gibi totaliter bir zulüm aracı haline geliyor. Faşizm ve komünizmin ürettiği sanal değerlerin bazı ülkelerde “halka yeni hükumet değil, hükümete yeni halk” aramak gibi insan zihninin varabileceği en uç noktalardaki çağdaş firavunluk formunu üretmesi gibi laiklik ülkemizde yeni bir halk arayışına girecek noktalara kadar uzanan bir zihni kıvrılma ve kırılma yaşamaktadır.

Laikçilerin temel korkularını biliyoruz. İslamcı gelişmenin önüne geçilmediği takdirde, gelecek zaman içinde ülke laik karakterini kaybederek İslam devletine dönüşecektir. Bu hüküm laikçiler tarafından doğma olarak kabul edilen ve üzerinde asla düşünülmeyen bir “değer” kazanmış durumdadır. Bu değer öngördüğü sonuç itibariyle saf bir korku halinde kendini ifade etmekte ve korkunun insan iç dünyasında üretebileceği tüm hastalıklı düşünce ve davranışlara kaynaklık edebilmektedir. Bu noktada birçok tahlil yapılabilir mutlaka. Fakat biz bir tahlilin üzerinde durmak istiyoruz.

Temel soru şudur: Ülkede bu gün varolan düşünce ve davranış türlerinin tamamı bir arada yaşamalı mıdır yoksa bunların bir kısmı tasfiye edilmeli midir? Sorunun alanını mümkün olduğunca geniş tutarak, rejim ile ilgili ve sınırlı olmaksızın soruyoruz. Bu anlamda daha açık sormak gerekirse şöyle; ülkedeki rejimin değişse bile bu günkü düşünce ve hayat tarzları varlığını devam ettirmeli midir yoksa tasfiye edilmeli midir? Tasfiyeden kastım, hukuk dışı yollarla ve temel hakları ihlal etme pahasına bir tasfiyedir yoksa tartışma yoluyla bir düşüncenin ortadan kalkmış olması tabi bir gelişmedir ve tasfiye anlamına gelmez.

Bu soru laikçiler açısından anlamlı görünmeyebilir. Rejimin laik karakterinin ortadan kalkmış olması ihtimalinde her şeyin biteceğine dair öyle kesin bir inanç vardır ki, ondan sonrasını “kıyamet” olarak anladıkları görülmektedir. Ancak bu soru çok önemlidir.

Yukarıdaki soruya “her türlü düşünce yaşayabilmelidir” diye cevap vermek ile “bazıları tasfiye edilmelidir” şeklinde cevap vermek, rejim ile halk arasında tercih yapmaktır. Rejim ile halk arasında tercih yapmak, “halka göre rejim ya da rejime göre halk seçmek” anlamına gelir.

*

İslam-Laiklik paradoksunun ürettiği mücadelenin neticesi her ne olursa olsun yukarıdaki soruya “evet, beraber yaşayabilmelidirler” diye cevap verilecekse eğer, her iki tarafın da mücadele de bazı ölçülere riayet etmesi şarttır. Aynı ülkede tek halk olarak yaşamak lüzumu ya da mecburiyeti anlaşılabildiği takdirde tarafların birbiri ile ilgili kazanacakları kanaatler hem mücadele sürecinde ve hem de mücadele neticesinde çok önemli etkilere sahip olacaktır.

Bu gün devlet gücünü kullanan laiklerin, mücadele sürecinde “adil” olmadıkları kanaatinin halk nezdinde yaygınlaştığı ve yerleştiği görülmektedir. Adaletsizliğin insan psikolojisindeki ağır baskısının ilk tahribatı “adalet duygusu” üzerinde gerçekleşir. Güçlü olanların adaletli davranma ihtiyacı duymamaları, zayıfladıklarında adalet talep edecekleri şahıs ve mercilerin kalmayacağı anlamına gelir mi? Tarih göstermiştir ki, adaletsizlikten çoğunlukla adaletsizlik doğmuş ve istisna olarak adalet meydana gelmiştir. İnsanlık tarihinin gerçekleştirdiği ihtilallerin tamamına yakınında, ihtilalin sebepleri arasında bulunan adaletsizlik, ihtilallerin neticelerinde de kendini göstermiş ve adaletsizlik yaparak ihtilale sebep olanlar vahşi bir şekilde katledilmişlerdir. İhtilal süreçleri adaletsizlikle ihtilalin sebeplerini üretenleri katlettikten bir müddet sonra ancak sakinleşmiş ve adalete kavuşmaya başlamışlardır.

Ülkede İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğunu ve bunun önüne geçmek için yapılması gerekli (hatta kaçınılmaz) görülen laik mücadele, adaletsiz davranmakla varlık sebebini ve akıbetini tehlikeye atmaktadır. Eğer günün birinde İslam ihtilali gerçekleşirse, ihtilalcilerin laikleri “adil” olarak hatırlamalarında fayda yok mudur?

İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğu istikametindeki laik anlayış, bunu önlemek için adaletsiz değil bilakis adaletle davranmak zorundadır. İslam ihtilalinin kaçınılmazlığına dair bir laik anlayış varsa eğer adil davranmakla bu süreç uzatılabilir. Zulüm yapılarak bu süreç ancak kısalır. Nedense güç sahipleri, varlıklarını ve güçlerini muhafaza etmek için adil olma lüzumunu en son hatırlarlar. Oysaki devlet çapındaki organizasyonun ilk ve hatta yalnız başına yetecek varlık sebebi “adil olmasıdır”. İnsan ırkının yaşadığı tarihi tecrübe göstermiştir ki, hiçbir güç “adalet” kadar büyük ve karşı konulamaz değildir. Ve yine göstermiştir ki, mücadele eden taraflardan hangisi “daha adil” ise neticede mutlaka o kazanmıştır.

* İslam’ın özündeki “adalet” fikri, İslam’ın tüm alanlarını kuşatan tayin edici önemde bir özelliktir. İslam kendisini gayrimüslimlere zorla kabul ettirmeyi kendi mensuplarına yasaklarken, insan tabiatındaki hürriyet duygusunun (fikrinin) nasıl bir enerji kaynağı olduğunu tespit etmektedir. Gönüllere yerleşmeyen bir inanç veya fikrin, zorla veya hile ile insana zerkedilemeyeceğini bilen dâhiyane sosyolojik ve psikolojik tespitlere sahipken, bunun siyasi alanda ortaya çıkarabileceği büyük savaş ve katliamları öngörmüştür.

Müslümanların yirminci asra kadar adil olabildikleri fakat yirminci asırdan itibaren adaletle ünsiyetlerini kaybetmeye başladıkları genel bir tespit olarak doğrudur. Yirminci asırdan itibaren yeryüzünde İslam’ı temsil eden bir siyasi gücün kalmamasından dolayı Müslümanlar için “emin belde” bulma zorluğu ciddi bir “hayatı ve varlığını” devam ettirebilme zafiyeti üretmiştir. “Emin belde” o kadar önemlidir ki, her alanda ve anlamda “varoluşun” gerçekleştirilebilmesinin ilk ve belki de en önemli şartıdır. Varoluşun sosyolojik ve psikolojik labirentlerinde yolunu kaybetmemek için emin belde ihtiyacı aciliyet kazanmıştır.

Müslümanların adaletten uzaklaşma sebebi, dünyada birkaç asırdır ülkemizde ise bir asra yakındır devam eden zulüm ve adaletsizliktir. Mütemadiyen adaletsizliğe maruz kalan insanların iç dünyalarının ne hale geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerekir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir