İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ

İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ
Son İslam (Osmanlı) medeniyetinin yıkılmasıyla birlikte İslam’ın dünya görüşü arayışı başladı. Osmanlının son dönemlerinde başlayan bu arayış, Osmanlının “nasıl kurtulacağı” sorusu ekseninde dolaştığı için, konjonktürel aksaklıklara sahipti. Cumhuriyet ile birlikte mesele yeniden ele alınırken, topyekun bir dünya görüşü arayışı haline geldi, gelmeye çalıştı. Cumhuriyet döneminde, siyasi rejimin dini “vicdanlara” hapsetme operasyonunun ağır etkisiyle topalladığı ayrı bir vaka olarak karşımıza çıktı.
Osmanlı-İslam medeniyeti yıkılırken, öncesinde ve sonrasında ağır bir kültürel yozlaşma yaşandı. İslam, enkaz halindeki medeniyetin, sosyal ve siyasal tortuları ile zapt altına alınmıştı. Fikir ve ilim adamlarının Cumhuriyet döneminde sebepli-sebepsiz katledilmeleri ile birlikte İslami alametler, halkın, Osmanlı medeniyet enkazından devraldığı tortularla temsil edilme noktasına gelmişti. On dört asırlık tarihinde İslam, hiç bu kadar seviyesiz bir idrak dönemi yaşamamış, bu kadar tortulaşmamış, bu kadar halkın geleneğine teslim olmamıştı.
Cumhuriyetin ilk zamanlarında elde kalan bir avuç fikir ve ilim adamı, bazen konjonktürel ihtiyaçlar içinde kıvranmış bazen zamanüstü (tüm zamanlara şamil) İslami dünya görüşü arayışını devam ettirmiş, her durumda da Müslümanları mevcut baskıcı, zalim, diktatoryal siyasi rejimin kıyıcı etkisinden kurtarmak telaşına düşmüşlerdi. Yaptıkları doğruydu, içinde yaşadıkları dönem o kadar lanetli bir zaman dilimiydi ki, üç-beş Müslümanın imanını kurtarmak bile “büyük iş” cümlesindendi. O cehennemi konjonktürde yaptıklarıyla hatırlanmaları gerekir, yapmadıklarıyla tenkit edilmeleri değil.
Ne var ki ortada devasa bir problem vardı. Medeniyet yıkılmıştı, hayat İslami altyapısını kaybetmişti, İslam’ı dünya görüşü çapında anlayacak fikir ve ilim adamlarının sayısı fevkalade az kalmıştı. Onlar da Müslümanların günlük sıkıntılarıyla kuşatılmışlardı.
Cumhuriyet döneminin ilk İslamcı nesilleri yetişirken, kendilerini, “kitap” ile “hayat” arasındaki devasa uçurumun önünde buldular. Hakikat ile gerçek arasındaki uçurum hiç bu kadar derin olmamıştı, hakikat, nazari çerçevesiyle kitapta zapt altındaydı, gerçek ise hayatı işgal etmişti. Gerçeğin patenti batıya aitti, batı, modern zamanlarda dünyayı işgal etmişti ama esas işgal hamlesi hayata dairdi. Hayatın altyapısı batı düşüncesi ve kültürü tarafından işgal edilmişti. Yeni nesil İslamcılar, bir taraftan medeniyet enkazının kültürel tortuları ile boğuşurken, diğer taraftan batının inşa ettiği hayat altyapısında yaşıyorlardı. Hangi cephede hangi usullerle mücadele edeceğini kestiremeyen bir anlayış, hakikat ile gerçek, fikir ile tatbikat, ideal ile hal arasındaki berzahta çılgına döndü.
İslam medeniyeti, tarihte hiç inkıtaa uğramamıştı. Bir yerde batan medeniyet, başka yerde uç vermiş, dünyada kesintisiz bir İslam medeniyeti varolagelmişti. Müslümanlar tarih boyunca medeniyet inşasında maharet kesbetmişlerdi fakat bir medeniyet düşüşe geçtiğinde başka bir medeniyet inşa sürecine başladığı için, “medeniyet inkıtaı” veya medeniyet fetreti yaşanmamıştı. Tarihte ilk defa Osmanlı-İslam medeniyeti çözülürken, başka bir coğrafyada yeni bir İslam medeniyetinin inşa süreci başlamadığı için, çöküş dehşetengiz oldu. Hakikat ile gerçek arasındaki uçurum bu sebeple dipsiz bir kuyuya dönüştü.
Medeniyet kurmakta maharet sahibi olan Müslümanlar, bu maharetlerini, öndeki medeniyetten tevarüs yoluyla kazandıkları için, sıfırdan medeniyet inşa etmek zorunda kaldıkları yirminci asırda afalladılar. Halkta tezahür eden gelenek ile İslam’ın ana mecrasında oluşan usul geleneğini birbirine karıştırarak, İslam tarihine savaş açan sığlıklarla da karşılaşılan yirminci asır, temelde, hakikat ile gerçek arasındaki uçurumun zihin ve kalp dünyalarını savurmasından kaynaklanıyordu. Çok sayıda İslam medeniyetini kuran “usul geleneği”ni reddedenler, dünya görüşü fikrine, medeniyet ufkuna, terkip maharetine, tecrit istidadına yabancılaştılar.
Mesele, mevcut gerçeklik ile hakikat (İslam) arasındaki mesafenin nasıl aşılacağı sorusunda yoğunlaşıyordu. Sığ kafalar ve küçük akıllar, İslam’ı (hakikati) hayata (gerçeğe) doğru çekiştirmeye başladılar. Doğru yol, hayatı İslam’a taşımak, İslam’ın hayatını inşa etmekti ama bu iş derin bir idrak ve akl-ı selim gerektiriyordu. İslam’ı hayata doğru çekiştirmek ise hafif akıllarla bile gerçekleştirilebilecek bir işti fakat bu yapıldığında elde İslam kalmıyordu.
Yirminci asır, İslami dünya görüşünü kurma çabası ile geçti fakat meselenin dünya görüşü kurmak olduğunu anlayan ne yazık ki çok azdı. Özünde herkes İslami dünya görüşünün peşindeydi ama bunu bilen ve ismini koyan kimse yoktu, Necip Fazıl dışında…
Necip Fazıl bu meseleyi derinliğine anladığı içindir ki, önce dünya görüşünü kurmaya çalışmış, sonra da hakikat ile gerçek arasındaki mesafeyi katetmenin yolu olarak “vasıta sistemi” teklif etmişti. Problemin özü, isimlendirilmiş haliyle “vasıta sistem” idi. Vasıta sistem, hayatı İslam’a taşıyacak “ara sistem”di. Vasıta sistem kurulmadan, vasıta sistem fikri geliştirilmeden yapılacak her iş, sergilenecek her çaba, hayatı İslam’a taşımak istikametinde değil, İslam’ı hayata taşımak istikametinde gelişti.
“Ara sistem”, İslam’ın saffet ve asliyetini muhafaza ederek, hayatı yavaş veya hızlı şekilde (imkanlar nispetinde) İslam’a taşıma ameliyesiydi. Vasıta sistem fikrine sahip olmayanlar veya buna karşı çıkanlar, hakikat ile gerçek arasındaki berzahta bazen bocaladılar bazen saçmaladılar bazen de İslam’da reform yaptılar. Bu gün yaşanan sıkıntıların özünde, ara sistem fikrinin oluşmaması yatıyor.
Türkiye’de İslamcı kadroların iktidarı ve devleti ele geçirmelerine rağmen doğru istikamete yönelememeleri, Arap baharı ekseninde ihtilallerini tamamlayan Arap ülkelerinin (Tunus, Libya, Mısır gibi) İslam’a geçişte patinaj yapmaları “vasıta sistem” fikrinin olmamasındandır. Bu yazı serisi, İslamcılık bahsi etrafındaki tartışmaları, “vasıta sistem” merkezinden değerlendirmek içindir.
Hayrettin Karaman, Ali Bulaç, Mümtaz’er Türköne ve başka yazarların son günlerde gündeme getirdikleri İslamcılık tartışmasını ve Arap ülkelerindeki gelişmeleri bu perspektiften tahlil etmek gerekiyor. Bu perspektif, tartışmalardaki birçok “çıkmazı”, birçok “açmazı” halledecek türden görünüyor. İsmini zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz yazarların yakın dönemdeki yazılarını gözönüne alacağımızı belirtelim. Konu ile ilgili tüm yazılarını tetkik etmediğimiz için eksik ve aksaklıklar olabilir mutlaka fakat yakın dönem yazılarını esas almamızın bir de faydası var, fikri gelişim seyrinin son merhalelerini yansıtması bakımından önemli. Bir yazarın eski bir yazısı üzerinden onu değerlendirmek, sadece nereden nereye geldiğini göstermek bakımından önemli olabilir yoksa fikri seyrinin son halini göstermeyeceği için doğru neticelere ulaşmaya mani olur.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir