İSLAMCILIK MESELESİ-10-ALİ BULAÇ’IN “ÜÇ NESİL” FİKRİ VE YANLIŞLARI

İSLAMCILIK MESELESİ-10-ALİ BULAÇ’IN “ÜÇ NESİL” FİKRİ VE YANLIŞLARI
Ali Bulaç, 23.07.2012 tarihli, “İslamcıların Üç Nesli” başlıklı yazısında, İslamcılığın tarihçesine devam ediyor. İslamcılığın tarihçesine, “üç nesil” fikriyle yaklaşmakta ve onu üç ana devreye ayırmakta ısrarlı. Olabilir. Yaptığı devri taksim, esas olarak yanlış değil. Bu tarih taksimini yaparken Türkiye’yi esas aldığı görülüyor. Bu da mümkün…
Üç neslin birincisini anlatırken, kronolojik taksimler bir tarafa, fikri teşhisleri bazen isabet kaydetmiş bazen ise isabet kaydedememiştir. Birinci nesil İslamcıların hedefini tespit ederken isabet etmiştir. Bunların hedefleri, tabii olarak, Osmanlı devletinin kurtarılmasıdır. Zira Osmanlı devletinin son döneminde yaşamışlar, Devlet-i Ali Osmani yıkılmaya yüz tuttuğu için tabii ve mecburi olarak onun kurtarılması merkezinde bir zihni organizasyona sahip olmuşlardır.
“Birinci nesil İslamcıların politik tema ve yönelimleri “devletin kurtarılması” idi ki, söz konusu olan devlet kurucu ideolojisi ve meşruiyet çerçevesi İslam olan ve başında Müslümanların halifesi bulunan Osmanlı devleti idi. Devlet zaafa uğramıştı, onu Batı’yı olduğu gibi taklit ederek kurtarmak mümkün olamazdı, kurtuluş İslam’ın asli kaynaklarına dönmekte yatıyordu.”
Burada dikkat çeken husus, Ali Bulaç gibi insanların, Osmanlı hakkındaki, “…kurucu ideolojisi ve meşruiyet çerçevesi İslam olan ve başında Müslümanların halifesi bulunan Osmanlı devleti idi.” Teşhisini yapabilmesidir. Daha önceleri (yanlış hatırlamıyorsak) Osmanlı hakkında böyle düşünmüyorlardı. Eskiyi deşelemenin tabii ki lüzumu yok, sadece sıhhatli düşünmeye başlamış olmalarından memnuniyetimizi ifade etmek istiyoruz.
Osmanlının son dönemlerinde zuhur eden İslamcılık cereyanı, acil meseleler listesinde (hatta bu listenin başında) Osmanlı devletinin kurtarılması bahsini görüyordu. Bu istikamet tabii ki doğruydu, özellikle de başında “halife”nin olduğu düşünüldüğünde çok doğruydu. Bu yönelişin ne kadar doğru olduğu, hilafetin kaldırılmasıyla Müslümanların nasıl bir savrulmaya duçar olduğunu gördüğümüz bu günden geriye doğru bakıldığında apaçık görülüyor.
Ne var ki Ali Bulaç, yirminci asırdaki gelişmelerin tabiatını doğru teşhis edemiyor. Hadiselerin gelişme seyri doğru anlaşılamadığı takdirde, yanlış fikirler ve teşhisler için malzeme toplamak kabil olabiliyor. Tarihi seyrin yanlış anlaşılmasının hangi noktaya kadar varabileceğini göstermesi bakımından şu tespiti manidardır.
“İçtihat yapılmadığı zaman Batı’dan gelen reformlar olduğu gibi kabul edilecek, bu da laikliğe zihni ve hukuki müsait zemin hazırlayacaktır ki, aynen böyle olmuştur.”
Türkiye’deki gelişmeler, “içtihat yapılamadığı” için mi bu noktaya geldi? Cumhuriyetin zorba tatbikatları, tarihi gelişmeye müdahaleleri, hilafetin kaldırılmasının bir avuç kişi tarafından hile ve zorba yolla gerçekleştirildiği unutulup, bütün bunların tabii-tarihi gelişme olduğunu mu düşünmeliyiz? Atatürk, Müslüman ilim adamları içtihat yapamadığı veya yapmadığı için mi, hilafeti ve Şer’i Şerifi ilga etti? Ali Bulaç bunları bilmez mi, bu kadar sığ olabilir mi? Çok derin olmadığı malum ama bu kadar sığ olmadığı da aşikar. Öyleyse mesele ne? Mesele başka…
Mesele şu; Ali Bulaç gibi bazıları, Müslümanların gerilemesini “içtihat yapılmaması” ile ilişkilendirmektedir. İslami anlayışlarının temeli, içtihat yapılmasıyla ilgili bir tavır alış üzerine kurulmuştur. İçtihat kapısının açık olup olmaması ayrı bir meseledir. Fakat Kemalist devrimlerin gerekçesini içtihat yapılmamasıyla izah etmek, Allah muhafaza, Kemalist devrim ve tatbikatlara meşruiyet kazandırmaktır. Bu şekilde ifade etmek belki ağır kaçabilir, şu şekilde ifade edelim; Kemalist devrimleri ve tatbikatları, içtihat yapılmamasından kaynaklanan tabii neticeler olarak görmektir. En cahil bir Müslüman bile Kemalist devrimleri bu şekilde izah edemez, Ali Bulaç ise asla böyle bir fikir beyan edemez, etmemelidir. Ali Bulaç, içtihat yapmak gerektiği fikrini ispatlamak için, cumhuriyet dönemi tatbikatlarını delil olarak göstermek sinsiliğini sergiliyor. Bunun adı, “fikir hilesi” değil midir?
Ali Bulaç, ilk nesil İslamcıların akıbetini tespit ederken, aslında yukarıdaki ifadeleriyle tenakuza düşüyor. Tabii ve tarihi gelişmelerin ilk nesil İslamcıların “tasfiye” edildiğini söyleyerek inkıtaa uğradığını beyan ediyor.
“İlk nesil İslamcılar Çanakkale savaşının mağduru oldular, 1925 Takrir-i Sükun ve tek parti diktasıyla tasfiye edildiler. Söz konusu radikal tasfiyeden sonra İslamcılık 1950’ye kadar derin bir uykuya yattı.”
Yazının devamında açık şekilde “tasfiye”den söz etmekle, tarihi-tabii gelişme seyrinin inkıtaa uğratıldığını tespit ediyor ama hiçbir “tutarlılık” kaygısı çekmiyor. Yani gelişmeleri görüyor, görmemesi zaten imkansız ama “fikri sabitini” delillendirmek için tarihi gelişmeleri çarpıtıyor. İlk nesil İslamcıların, tek parti diktasının “Takrir-i Sükun” kanunu ile tasfiye edildiğini gören adam, tek parti diktasının tatbikatlarını, fikri sabitinin ispatı için delil olarak sunuyor. Ayıp oluyor ama…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir