İSLAMCILIK MESELESİ-12-ALİ BULAÇ’IN TARİHİ İTİRAFLARI

İSLAMCILIK MESELESİ-12-ALİ BULAÇ’IN TARİHİ İTİRAFLARI
Ali Bulaç, 26.07.2012 tarih ve “Üçüncü Nesil İslamcılar” başlıklı yazısında, ikinci neslin, üçüncü nesle bıraktığı mirası anlatıyor. Bu mirasın problemli olduğunu tespit edip, kendisinin de içinde bulunduğu ikinci neslin vazifesini iyi yapmadığını söylüyor. Doğrusu cesur bir yazı, aynı zamanda bir özeleştiri. Ki Müslümanların buna şiddetle ihtiyacı var.
Şöyle başlıyor Ali Bulaç, özeleştiriye;
“Bu satırların yazarının da içinde aktığı mecrada hem şahit hem aktör olarak bir parçası olduğu ikinci nesil İslamcılar, kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutabilselerdi şu zaaf noktalarının üçüncü nesle miras olarak devredilmemesi gerektiğini de tespit edebilirlerdi:”
İslamcılığın tarihçesini, “nesil” üzerinden yapmanın bir faydası var. Ali Bulaç’ı bu hususta takdir etmek gerekiyor. Faydası şu; yaşanılan nazari ve tatbiki problemlerin sorumlularını tespit imkanı veriyor. Yanlışın ve hatanın sorumlusunu bulamamak, o problemi havada bırakıyor, muhatapsız hale getiriyor ve çözülmesini de nispeten zorlaştırıyor.
Ali Bulaç, bu girişten sonra zaaf noktalarını madde madde sıralıyor. Yaptığı tespit ve tenkitler mühim hususları ihtiva ediyor. Cumhuriyet tarihindeki ciddi zihni savrulmaları tespit etmek bakımından bu yazı dikkate alınmalı ve mihenk kabul edilmelidir. Tespitlerin birinci ve üçüncü maddesi fevkalade mühim…
“1) İkinci nesil İslamcılar, birinci nesilden “gelenek düşmanlığı”nı kötü bir miras olarak devralmışlardı. Kendini tarih içinde köklerine bağlı kalarak üreten ve sürdüren “ümmetin örfü ve sahih gelenek” ile “gelenekçilik ve bunun ürünü entegrizm” arasında gerekli ayırımı yapmadılar. Bu onları tarihte birer bid’at hareketler şeklinde algılanmalarına, zaman zaman da “radikalizm”e sürüklenmelerine yol açtı. Batı modernizmi oryantalist ve hegemonik varlığını “gelenek düşmanlığı” üzerinden yürütür ki, bunun en erken İslamcıların farkında olması beklenirdi.”
Her ne kadar “dil” meseleyi ifadeye muktedir değilse de (Ki Ali Bulaç’ta dil meselesi başlı başına bir eksiklik), temas ettiği hususlar mühim. Dil bahsi ile ilgili müstakil bir yazı yazdığımıza göre burada üzerinde durmamıza lüzum yok.
Cumhuriyet döneminde “gelenek” meselesi, bazı kesimlerde, halkın sahip olduğu “tortulaşmış” gelenek ile karıştırılacak kadar hafifmeşrep şekilde ele alındı. Oysa gelenekten bahsedildiğinde, İslam’ın her alandaki üretimlerinin usulleri, istikametleri, havzaları, bahisleri sözkonusuydu ki, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan müthiş bir müktesebat vardı. İslam’ın on dört asırdır üretmiş olduğu tüm müktesebatı reddetmek, saf İslam’a yani Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Seniyyeye dönmek değil, ümmetin, bu iki asıl kaynakten on dört asırda hiçbir şey üretememiş olduğunu iddia etmekti. İddianın büyüklüğüne bakın… Garip olan durum, Türkiye’deki Kemalist devrimlerin imha etmek istediği İslam müktesebatının Müslümanlar eliyle yapılmaya çalışılmasıydı. Böyle bir anlayış ve yaklaşıma can mı dayanır?
Doğrudur, Ali Bulaç’ta bu kesim içindeydi. Ali Bulaç’ın bu tespit ve tenkidi (özeleştiriyi) yapmış olması, İslamcılığın tarihi seyri bakımından fevkalade mühim. Yıllardır, İslam’ın dev müktesebatını reddedenlerin o müktesebatın milyonda birini üretememiş olmasından kaynaklanan zafiyet, bu özeleştiriyi zorunlu olarak akıllara ve şuurlara çarptı. On dört asırlık müktesebata savaş açmak çok iddialı bir yaklaşımdı ve savaş açanlar ise müktesebattaki bir eserin hacmini dolduracak çapta fikir üretememişlerdi. Bu itiraf ve nefs muhasebesi (özeleştiri) bir mecburiyetti ama bu mecburiyet yeni ortaya çıkmamıştı, yakın zamana kadar böyle bir nefs muhasebesine direnilmesi dikkat çekiciydi. Geç kalmış olmasına rağmen Ali Bulaç’ı takdir etmek gerekiyor.
Üçüncü maddedeki itiraf ayrıca tarihi mahiyet taşıyor.
“3) Söylemi ve retoriği aşırı biçimde politize edilmiş İslamcılık, tasavvufa, dinin manevî, irfani ve ahlaki boyutuna bigane kaldı. Bu yüzden Aydınlanma felsefesine yeterli düzeyde entelektüel, felsefî ve fikrî cevap verilemedi. Politik öncelik her şeyin önüne geçti, bu da derinliksiz, kültürel bakımdan yoksun siyaset biçimlerini ve siyasetçileri öne çıkardı.”
İtirafın tarihi olan kısmı, tasavvuf, maneviyat, irfani gelenek, ahlaki derinlik meseleleri ile ilgili kısmı. Ali Bulaç bu tespiti İslam’ın politize olmasıyla irtibatlandırıyor ama ondan daha önemli olan sebep, münevver camianın bu hususlardaki cahilliği, hassasiyetsizliği, sığlığıydı. Birinci maddedeki tespit ile birlikte düşünüldüğünde (kendisi böyle yapmamış ama) münevver camia, İslam’ın deruni geleneğinin ürettiği müktesebata karşı çıkarken, tasavvuf, maneviyat, irfani verimler, ahlaki derinlik meselelerinin uzağında kaldı, hatta bu hususlarda reddiyeci oldu. Bu mesele İslam’ın politize olmasından daha derin bir fikir ve ilim zafiyetiyle ilgilidir ki, bu zafiyet, fikir ve ilim adamlarına aittir. Bu hususlardaki zafiyet ve sığlık, fikir dünyamızda, bir ara o kadar yaygınlaşmıştı ki, politikacıların katkısı pek az kalır. Ali Bulaç, bir taraftan nefs muhasebesi yapıyor ama nefs muhasebesini esas mihverinden uzaklaştırıyor ve politikacıları günah keçisi yapıyor. Bu yaklaşım, “nefs muhasebesi” gibi bir meselenin ihtiyaç duyduğu “hassasiyet”ten uzak düşüyor.
Üçüncü maddedeki tespit ve itirafın özü, İslam’ın en derin tefekkür kaynağının irfani gelenek ve tasavvuf mecrası olduğunu gösteriyor. Belki Ali Bulaç tam olarak bunu kastetmiyor ama durum böyledir ve tasavvuf fikir ve ilim adamları tarafından reddedildiğinden beri, İslami tefekkür fevkalade seviye kaybetti. Üretim kısırlaştı, temel meselelerde neredeyse sıfıra yaklaştı ve “Bu yüzden Aydınlanma felsefesine yeterli düzeyde entelektüel, felsefî ve fikrî cevap verilemedi.”
Ne kadar büyük bir zafiyet, ne çapta bir kısırlık, nasıl bir inkıtaadır bu… Müslümanların nazari üretim kaynaklarını kurutan bir yaklaşım… Evet, “entelektüel”, “felsefi” ve “fikri” cevap verilemedi, verilemezdi, zira İslam’ın derinlik boyutunu tasavvuf teşkil ediyordu ve o reddedilmişti. İslam’ın derinlik boyutunu reddedenler, Müslüman fikir ve ilim adamlarıydı, olacak iş değil…
Dördüncü maddede Ali Bulaç, neredeyse meselenin özünü tespit edecek kadar yaklaşmış fakat her nedense çevresinde dolaştığı “özü” bir türlü yakalayamamıştır.
“4) Tanzimat ve Türk modernleşmesinin derin etkisinde İslamcı söylem de, genellikle şair, hikâyeci ve edebiyatçıların inhisarında kaldı. Oysa Abbasi modelinde sanat, edebiyat ve şiirin çevre felsefe, bilgi ve hikmet havzalarıyla kurulan temasta ve sağlanan alışverişte sıfır etkisi söz konusudur. Bugün de özellikle Türkiye İslamcılığının en büyük handikapı ve zaafı hâlâ şairlerin, öykücü ve edebiyatçıların blokajı altında olup kelami ve usuli temeli olmayan, gerçek entelektüellerden ve alimlerden yoksunluğudur.”
Ali Bulaç’ın edebiyatçılardan şikayet etmesi düşünülmez tabii ki, onun itiraz ettiği husus, doğru bir tespit olarak, edebiyatçıların, “merkezden” bağımsızlaşmasıdır. Edebiyat temel alanlardandır ve edebiyata, şiire ve diğer sanat alanlarına karşı çıkmak düşünülemez, Ali Bulaç’ın da böyle bir yaklaşım içinde olduğu düşünülemez. Hayatın herhangi bir alanındaki Müslüman fikir, ilim ve sanat adamlarının, üretimlerini, verimlerini, müktesebatlarını, merkezden uzaklaştırmaları çok ciddi bir problem teşkil eder. Türkiye’de böyle bir problem var, bu cihetten teşhis doğrudur. Ne var ki teşhisin ana çerçevesi, temelleri, kaynakları, nispetleri eksik. Ali Bulaç’ın tam yakalayacakken elinden kaçırdığı “öz” bu noktada kendini gösteriyor.
İslam’ın tevhid merkezli dünya görüşü inşa edilmemişse, her alan kendi içinde merkezden bağımsızlaşıyor. Bir hikayeci nasıl “çerçeve” içinde kalır? Çerçeve (yani dünya görüşü) inşa edilmişse ondan bu mesuliyet beklenir. Aksi takdirde, hikayeciden bile dünya görüşü inşa etmesi beklenir ki bu yaklaşım, en hafif ifadeyle mesuliyetten kaçmaktır.
İslami dünya görüşü, İslami medeniyet tasavvuru oluşturulmalı, bu hacimli çerçeve içinde İslam’ın sanat telakkisi örülmeli ki, bir hikayeciden, “merkeze” bağlı kalması talep edilebilsin. İslamcılık tartışmalarının bazı tariflerden ibaret kalan ama bir türlü “dünya görüşü” ve “medeniyet tasavvuru” gibi temel meseleler gelmemesi, biraz havanda su dövmeye benzemiyor mu? Tartışmanın ana mecrasına girmesi, sıhhatli şekilde devam edebilmesi için, “dünya görüşü” merkezinde devam etmesi gerekiyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir