İSLAMCILIK MESELESİ-14-NECİP FAZIL

İSLAMCILIK MESELESİ-14-NECİP FAZIL
Yirminci asrın Türkiye’sinde İslamcılık meselesini Necip Fazıl’dan bağımsız tartışmak anlaşılabilir bir durum değil. Mesele tabii ki sadece Necip Fazıl değil fakat Necip Fazıl hususiyetle mühim. Necip Fazıl’sız İslamcılık tartışmasının hangi noktalardan eksik kaldığına bakalım.
Necip Fazıl ile ilgili en dikkat çekici teşhisi, Haki Demir yapmıştır. Ona göre Necip Fazıl, “İslam tefekkür mecrasını” açan adamdır. Ona göre İslam tefekkür mecrası, üç ana mecradan biridir, “İlim mecrası”, “tasavvuf mecrası” ve “tefekkür mecrası”…
İslam tarihine bakıldığında, “İslami Tefekkürün” olmadığını söylemek tabii ki mümkün değil, İslami tefekkür alanında dev isimler mevcut. Fakat bir alanda büyük şahsiyetlerin yetişmesi başka bir şey, o alanda sürekli bir akışı gerçekleştirecek bir mecra açmak başka bir şey… İlim ve tasavvuf mecralarındaki “silsile anlayış ve geleneği”, bu havzaları mecra haline getirmiş, sürekli akışı mümkün kılmış, mecra yüksek debiyle akmayı sürdürmüştür. Fakat İslami tefekkür alanında “silsile” gerçekleşmemiş, gelenek haline gelememiş, bu sahada yetişen dev isimler de kendi zamanlarının “büyük adaları” halinde kalmıştır. Bunun en mühim sebeplerinden biri, tefekkür alanının, diğer iki havza ile irtibatlı olmak şartıyla muhtariyetini ilan edecek hale getirilememesidir. İslami tefekkür, eserlerini vermiş fakat muhtariyetini ilan edecek bir çerçeve, mecra, kaynak, nispet oluşturamamıştır.
İslam tarihindeki dev mütefekkirlerin yapamadığını Necip Fazıl’ın yaptığını mı söylüyoruz? Doğrusu bu tür bir yaklaşım ve iddia, kastı aşar. Necip Fazıl’ın eski dev isimlerden daha büyük olduğunu söylemek, pek sıhhatli olmaz. Öyleyse meramımız, kastımız nedir? İfade etmeye çalıştığımız husus, İslam tarihinin “seyri” ile ilgili bir durumdur.
İslam irfan tarihi, tasavvuf ve ilim mecraları tarafından yazılmış, yer yer de İslami tefekkür sahipleri tarafından verilen eserlerle beslenmiştir. Başka bir ifadeyle, İslam tefekkür havzası da, ilim ve tasavvuf mecraları tarafından işgal edilmiş, “veli-mütefekkir” ile “alim-mütefekkir” tarafından İslami tefekkür faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Şeyh’ül Ekber Muhiddin-i Arabi hazretleri tasavvuf mecrasına mensuptur ama İslami tefekkür sahasında verdiği eserler hala mütefekkirler tarafından ulaşılabilen, mana mimarisi çözülen, tam istifade edilebilir hale getirilen bir külliyat çerçevesine kavuşturulamamıştır. İslami tefekkürün dev şahsiyetleri yetişmesine rağmen, bu mecra diğer iki mecranın mütemmimi olarak devam ettiği için, “tefekkür mecrası” haline gelememiş, muhtariyetini ilan edememiştir. Bu husus, bir tenkit değil, bir tespittir, zira tarih, İslami tefekkürün muhtariyetini ilan etmesinin şartlarını oluşturmamış, buna ihtiyaç da hasıl olmamıştır. Yirminci asır (aslında daha önceki iki asır), bu ihtiyacı zirveye çıkarmış, muhtar bir mecra haline gelmesi için hem dünyada hem de İslam aleminde şartları zuhur etmiştir. Necip Fazıl’ın payına düşen şeref, bu ihtiyacı, ihtiyacın şartlarını ilk gören, gereğini yerine getiren adam olmasıdır. Üstadın diğer mütefekkirlerden farkı da, budur.
İslamcılık tartışmasının mihver konusu, “İslam Tefekkür Mecrası” olmalı değil midir? Zaten İslamcılık, “İslam Tefekkür Mecrasını” açma çabasıdır, böyle olmalıdır. Tartışmanın tamamı, ismi konulmamış şekilde İslam Tefekkür Mecrası üzerinedir ama ne bir türlü ismi konulabiliyor ne de o mecranın çağdaş faili zikrediliyor. Neden? Çünkü meselenin künhüne bir türlü inilemiyor. Necip Fazıl anlaşılamadığı için de, İslam Tefekkür Mecrası bahsi açılamıyor.
İslam Tefekkür Mecrası, “kuşatıcı bir isimlendirme”. Mesele bu başlık altında tartışılsa, tartışma konularından birçoğu zeminini ve gerekçesini kaybeder, yani tartışma başlamadan biter, yani problem çözülmüş olur. İslami tefekkürle ilgili tüm çabaları ihtiva edecek bir mecra, havza ve isimlendirme oluşturur. Bazı yazarların sadece “isimlendirmeye” takılarak kendini hariçte tutma çabası (İslamcı olmadığını beyan gayreti), izahsız kalır ki, bu durumda zaten onlar da mecraya dahil olurlar.
İslamcılığın tekçi (monist) mi yoksa çoğulcu mu olduğu, olması gerektiği istikametindeki tartışmalar ise tamamen tefekkür mecrası kavrayışından uzak olmakla ilgili bir durum. İslam Tefekkür Mecrası isimlendirmesi ve çerçevesi, İslam’ın tartışmasız temel kaynaklarını esas alan bir tefekkür akışını mümkün kılar ama kendi içinde anlayış farklılıklarını ve zenginliklerini barındırabilir. Tüm Müslümanların içinde akabileceği, ana çerçeveye tecavüz etmeksizin tüm fikir farklılıklarını ihtiva edebilecek, beslendiği kaynak aynı olmak üzere farklı tatlarda suların çağlayabileceği bir mecra… Var mı daha iyi bir teklif?
Bazı yazarların, İslamcılık ismine veya muhtevasına itiraz etmeleri anlaşılabilir belki ama anlaşılmaz ve kabul edilemez olan yaklaşım, her şeye rağmen bir ortak çerçeve teklif edilmemesi, edilememesi… Farklı düşünüyor olabilirsiniz ama müşterek bir çerçeve tespit edip, o çerçevede beraber olduğunuzu ifade etmelisiniz. Farklı düşünebilirsiniz fakat “ayrışamazsınız”. Müslümanların ayrışmasını mazur gösterecek bir gerekçe olamaz, ayrışmamak için de mümkün olan en geniş çerçeve bulunmalı, teklif edilmeli, üzerinde çalışılmalıdır. Aklımıza gelen ise “İslam Tefekkür Mecrasıdır” ama tekliflere açığız.
*
Reform ve Rönesans’tan sonra batıda tekrar felsefe (batı tefekkür) çağı başladı. Ve o devirde batı, Osmanlıya karşı direnmenin yolunu arıyordu. Ne tevafuktur ki, Reform ve Rönesans’ın başlamasından bir müddet sonra Osmanlıda medeniyet üretimlerinde yavaşlama ve bir müddet sonra da çürüme başladı. Müslümanlar büyük tefekkür patlamasını daha önce yaşamışlar, o patlamadan elde ettikleri verimlerle medeniyetlerini inşa etmişler, son İslam medeniyeti olan Osmanlı medeniyetiyle de zirveye çıkmışlardı.
İslam dünyası, büyük tefekkür patlamasını, mezheplerin (özellikle de itikadi mezheplerin) oluşma sürecinde yaşamıştı. İnsanlık tarihi o çapta bir düşünce patlaması yaşamamıştı, Müslümanların gerçekleştirdiği o düşünce patlaması, kaç tane medeniyetin kuluçka makinası olmuştu. O düşünce patlamasının büyüklüğü, verimleriyle inşa ettiği medeniyet sayısıyla ölçülebilir. Batıdaki Reform ve Rönesans ise tek bir medeniyete babalık etti ve o medeniyet de, insanlığın canavarı oldu. Müslümanların psikolojik yenilgiye uğramaları için hiçbir sebep yoktu ama insan “nisyan ile maluldü”. (Referans Haki Demir)
Öyle ya da böyle batıda Reform ve Rönesans ile birlikte bir düşünce patlaması yaşandı. Dünyada yeni bir tefekkür çağı başladı. Osmanlı medeniyet üretimlerini tüketirken, batı, yeni düşünce patlamasının heyecanı içinde deviniyordu. Bu durum görülemedi, anlaşılamadı. Müslümanlar bu yeni durumu anlamamakta masum ve mazurdu, çünkü zirveye çıkmış bir medeniyet havzasında yaşıyorlardı. Mazurlardı ama aynı zamanda mesullerdi, çünkü hayat, tüketmekle değil üretmekle galip geliyordu. Üretimin esası ise düşünce üretimiydi, düşüncenin maddi ve pratik verime dönmüş neticeleri değil.
Yirminci asra gelene kadar mesele farkedilemedi. Her şey söylendi ama meselenin “düşünce patlaması” olduğu görülemedi. Tefekkürün ilacı tefekkürdü, tefekkürün verimleri değil. Tüm çözüm teklifleri her nedense tefekkür ile ilgili değil, tefekkürün neticeleri ve verimlerine dairdi. Sayısız kitap yazıldı ama “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli müthiş eser Necip Fazıl’a nasip oldu. Çünkü meseleyi anlamıştı, işin ilginç tarafı da anlayan tek adamdı.
*
Yirminci asırdaki bütün Müslüman fikir ve ilim adamları, farkına varsın veya varmasın, İslami tefekkür ile meşguldüler. Özellikle ilim adamlarının bile tefekkür ile meşgul olması dikkat çekiciydi. Mesela Bediüzzaman ilim mecrasından geliyordu ama “Risale-i Nur” külliyatı da “fikir” eserleriydi. Herkes bir şekilde meselenin “fikir” olduğunu hissetmiş, eserlerini bu alanda vermişti ama “mevzuu”, kalbinden teşhis edilememişti.
On dokuzuncu asır ile yirminci asırda yazılan kitapların çoğunluğu fikir eserleriydi, ilmi eserlerde yazılıyordu ama dikkat çekici olan okunan eserlerin tamamı fikir eserleriydi. Meselenin özü anlaşılmamış fakat insiyaki şekilde hissedilmişti. Cilt cilt ilmi eserlere rağbet yoktu, “okuyucu”, fikir eserlerini arıyor, onları okuyordu. Bütün bunlara rağmen, “İslam Tefekkür Mecrasından” bahseden yoktu, tefekkür patlamasından bahseden yoktu, hala durum bu merkezde devam ediyor.
İslamcılık cereyanı, baştan beri “tefekkür patlamasını” arıyor, bu günkü İslamcılık tartışması da bu mihverde gelişiyor ama kimse İslam Tefekkür Mecrasından bahsetmiyor. İslam Tefekkür Mecrasının bahsi açılmadığı için de “büyük tefekkür patlaması” gerçekleşmiyor ve bu ihtiyaç zuhur etmiyor. Mesele “has mecrasına” dökülmediği için de Necip Fazıl keşfedilemiyor. Kamuoyunda İslamcılık meselesini tartışanların tamamı Necip Fazıl’ı tanıyan adamlar ama meseleyi tefekkür patlaması merkezinde ve tefekkür mecrasında göremedikleri için, Necip Fazıl’ı da anlamıyorlar.
*
Mesele Necip Fazıl değil. Şahıslara takılacak kadar bol vaktimiz yok, ümmetin acil problemleri var. Fakat devasa büyüklüğe ulaşmış problemlerin hem de acilen çözülebilmesi için, sonraki neslin önceki neslin bıraktığı yerden devam etmesi gerekiyor. Bir insan ömrüne sığacak fikri ve ilmi çabalar, ancak küçük problemleri çözebilir. Süregiden bir fikir hareketi ve hareketliliği gerekiyor ki müktesebat oluşsun. Herkesin baştan başlaması gibi bir “entelektüel bedevilik” ile mesafe almak kabil değil. Bu manada sadece Necip Fazıl değil, diğer fikir adamlarının da külliyatlarından faydalanmak zarureti açık. Necip Fazıl meselesi, İslam Tefekkür Mecrasını yirminci asırda açan adam olması bakımından mühim, Müslümanların acil tefekkür ihtiyacı da tam olarak bu… Değil mi yoksa, yanılıyor muyuz?
*
Bir kişiyle tabii ki mecra oluşmaz, bir kişi, olsa olsa küçük bir ark açar. Ama büyük dâhinin mahareti, küçük arkın mimari planını büyük bir mecra için hazırlamış olmasıydı. Çevresindekiler ve sonra gelenler o mimari plana uygun şekilde katkıda bulunsalardı, İslam Tefekkür Mecrası açılmış olurdu. Necip Fazıl, büyük tefekkür patlamasını ateşlemişti, kimse odun taşımadı, ateşi büyütmedi.
İbda hareketi ve Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu’ya mensubiyetini ilan etmeye çalışırken, onun üzerinde “mülkiyet” kurmaya kalkıştı. Tapusunu üzerine geçirmek için bloke etti ve “ark” büyük bir mecraya dönüşemedi. Necip Fazıl ismi etrafındaki “derin sükut”un en büyük sebebi, İbda’nın mülkiyet iddiası, tavrı ve eylemleriydi. Yirminci asır Türkiye’sinde, İbda’da görülen “fikir hasisliği” hiçbir hareket, cemaat ve gurupta zuhur etmedi. Tefekkür mecrasının pınarı etrafına ördükleri “mülkiyet duvarı”, Necip Fazıl’ı tarihe gömdü. Üstadın vefatından yaklaşık otuz sene sonra, bugün, onun açtığı ark bile kurudu.
İbda’nın tavrına bakınca, İslamcılık tartışmasının neden Necip Fazıl’sız yürütüldüğü anlaşılıyor. Ne var ki bu durum İbda’nın mesuliyetini tespit içindir, yoksa kimsenin böyle bir mazerete iltica etme hakkı yok.

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-14-NECİP FAZIL” üzerine 12 düşünce

  1. İbrahim Bey, yazınızı bir arkadaşımın haber vermesiyle okudum. Açıkcası İbda Külliyatında ortaya konulan fikir örgüsünün Büyük Doğu üzerinde tekel oluşturduğu şeklindeki tenkidiniz, mezheplerin İslam üzerinde tekel oluşturduğu şeklindeki mantıktan farksız… Haksız ve bence hatalı bir değerlendirme olmuş..

  2. Böyle bir değerlendirme yapmanız, içinde bulunduğunuz çerçevenin tabii neticesidir. Bu tespite katılmanız, mevzinizi inkar etmek manasına gelir. Lakin dostum, dışarıdan nasıl göründüğünü “merak” ediyorsanız, cevabı yazıda. Hoşçakalın

  3. Bugün hala Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Onun temellendirdiği Büyük Doğu Başyücelik ideali konuşuluyorsa bunu İBDA fikir ve aksiyonunu borçlusunuz…Üstad’ın biricik talebesi Salih Mirzabeyoğlu’na Üstad’ın nasıl sahib çıktığına tarih şahiddir..Eserleri ve takdimi ile…Salih Mirzabeyoğlu’nun yazdığı Necip Fazıl’la Başbaşa kitabına Üstad Necip Fazıl kısakürek’in takdimi…- “Bu kitap, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin İLK CİDDİ FİKİR SESİ ve İLK ÇİLELİ NEFS MURAKABESİ eseridir.”

    -“FİKİR ÇİLESİ haysiyetinin MÜSTESNA GENCİ Salih Mirzabeyoğlu’na!.

  4. Sizin ölçünüz dışarıdan nasıl gözüktüğümü, siz bir tasvir yazısı yazmamışsınız ki; bir kanaat belirtmişsiniz.. Misal bugünki müslümanlığın seviyesi İslam’a gelişi zorlaştırmaktadır desek, bu “ben müslümanım” diyene yönelmiş bir tenkiddir.. İbda külliyat olarak ortaya konmuş ve Büyük Doğu’nun tafsili olan bir fikriyât.. Bu tespitinizi fikriyât üzerinden izah ederseniz bu daha sağlıklı olur.. Aksi durumda sizin bana cevab olmak üzere yazdıklarınızı, tersine çevirip sizin durumunuzu “normal”leştirmek adına da kullanabilirim. Fakat bu nedir ki?!.. İşte siz de böyle görünüyorsunuz der gibi.. Şimdi tasavvufta Alice harikalar Diyarı şeklinde menfiileştiriliyor ve genelleşiyorsa, bu ölçüyle.. Ya meramınızı maksadını aşan bir genelleme içinde ifade etmek hatasındasınız veya anlayışınız yanlış.. Siz de hoşçakalın!..

  5. Geçelim Salih Mirzabeyoğlu’nu, Üstadın sağlığında ve agorada ortaya koyduğu mücadelesinin şahitleri olmak üzere yazdığı bir çok eserde, çevrenin kapasitesizliğine ve yaşattığı “hayal kırıklıklarına” dair olaylar ve kişiler ortada.. Büyük Doğu çıtayı o kadar yükselttiki, çevre “idraklerin iğdiş” edilmesina bağlı öylesine bir zaaf içinde idi ki bunun etkisiyle kaldıramadı.. Büyük Doğu tarihi müstakilen bunun tarihidir. Eğri oturup doğru konuşalım, Büyük Doğu diyenler bile “BİZDEN” olmak keyfiyetine abana abana şiirlerinden ve nükteli hikâylerinden ibaret bir muhattaplık misalini mi getirdiler İDEOLOJİSİNE?!.. Salih Mirzabeyoğlu, meşhur ederek İDEOLOJİSİ kat kat toprağın altında gömülmek istenen bir MÜTEFEKKİRİ olduğu gibi görmek imkânını verdi.. Bu tür ucuz el atışların önüne geçti. İnanın eğer bu çaba olmasaydı Üstad bugün MEVLANA figürüne döndürülmüştü!.. Sevgi, çiçek ve böcek edebiyatının çeşnisine.. Kaldı ki İBDA külliyatı hangi soylu el atışa manî olmuştur.. Sizin kastınız çevre ve bağlılarının “hatalı ve keskin” tavırları ise, bu bizzat o bağlılar tarafından da tenkide konu olmuştur.. Şikâyet kastıyla söylemiyorum ama madem bu yönde bir sıkıntı yaşayanlar vardı, bu yönde sağlıklı gördükleri bu bağlılar zümresine destek verselerdi veya canından alâ bildikleri Üstadlarının mülkiyet konusu edilmesine manî olucu “doğru anlayış”ı ortaya koysalardı.. Bu da tersinden diğerlerinin aşk ve fikrine dair bir zaafiyet teşhisi olsun..

  6. Mecranın açılamamasına bir de bu zaafiyet açısından bakmak lazım… Ortaya konan fikriyattan müşahhas misaller getirmeniz gerekiyor.

  7. İslam medeniyet tasavvuru ve onun inşası, onbinlerce Necip Fazıl gerektirir, son İslam-Osmanlı medeniyeti, evvelki müktesebatın toplamından meydana gelmiştir. Üstada hakkını teslim etmek, hürmetimizi ifade etmek, bağlılığımızı da izhar etmek mesuliyetimiz var fakat dostum, son medeniyetin kaynaklarına bakınca ne kadar çok “büyük adam”‘ın eseri olduğunu görmemek kabil değil. Sizin enteresan bir ruh haliniz var, hem Necip Fazıl hakkında hem de Mirzabeyoğlu hakkında. Başka kimseye ihtiyacınız yokmuş gibi, başka kimse çıkamazmış gibi… Halinize bakınca, başka birinin çıkıp çıkmadığını konuşmaya gerek yok, çıkmayacağına itimadınız tam, öyle olduğu içindir ki göremiyorsunuz. Marifet sizin görmeniz, benim göstermem değil…

  8. Af edersiniz ama niye illa Üstad ve Mütefekkir? Bu şekilde bir soru aksi soruyu da davet eder? Niye illa Üstad ve Mütefekkir değil?!.. Kaldı ki, Üstad ve Mütefekkir’in ortaya koyduğu Dünya Görüşü ortada.. Siz bu dünya görüşü içerisinde hangi tefekkür mecrasının yer bulamadığını söyler misiniz?!.. Fikir kabileciliği anlayışı demişsiniz. Eyvallah Büyük Doğu Dünya Görüşü kabilecilik anlayışı ile medeniyet kuramazsınız dediğinde, farkında olmadan onu tekrar ederken onu iptal etmek gibi bir tuhaflığı yaşattığınızı görmüyor musunuz?!.. Aksine hepsi ayrı ayrı bir kıymet olan ve sahasında iyi doğru ve güzel adına faydalı olan mecraların, kendi maksat ve gayesinin dışında GENELE şamîl diye sunulmasına karşı ses yükseltildiğinde NİYE İLLA SEN diyen seslerden “kabilecilik” anlayışından ve inatçılığından başka ne gördü?!.. Halime bakıpta “başka” birinin çıkıp çıkmadığını konuşmaya değer bulmamanız, müşahhas bir misal getiremediğiniz müddetçe, mızmız çocuk itirazından öteye neyi gösterir ki?!.. Bir iddiada bulunuyorsunuz sonra da marifet benim göstermem değil diyorsunuz.. Madem sizin göstermeniz değildi bizim görmemizdi, Salih Mirzabeyoğlu Üstadı gömdü iddiamızın tam zıddı da bizim görüpte sizin göremediğinizdir. İBDA külliyatı ortada!!.. Üstadı kendi güdüklüklerine mahkûm edenlere karşı CAN VERİCİ çapa erdirilmiş halisiyetin tezahürü halinde hemde!.. Var mı bir eşi ve benzeri?!.. Cevab; Sen bul. PES doğrusu!.. Tefekkür MECRASI ortada. Akan var akamayan var… Akamadığı halde seveni var sevmeyeni var.. Ne söylemek ihtiyacındasınız da bu Tefekkür Mecrası size manî siz ondan haber verin.. Aksi her durum gerçekten sahipsiz “evlat” gibi kökü ve mihrakı olmayan bir mızmızlığa döner.. Hatta dönmüş oldu bile.. Neyse sizinle uğraşmak istemem. Allah basiret versin..

  9. İbrahim Sancak efendi
    Esasında yukarıdaki yorumların dışında bir şey söylemek fuzuli tekrar olur ,ama, akan büyük doğu mecrasını fark ederek ”Burada bir mecra akıyor ” tesbitinizi kayda değer bulduğum ve acaba ? büyük doğu yu anlayan yeni birimi ?diye kendime sorduğum için yazıyorum .Ne var ki, ” Neden bu mecra fark edilmiyor ? ” yollu itirazınızı FARK ETMEYEN lere sormalısınız…Yoksa şunlar ın yüzünden görülmüyor ! tesbitiniz ,komik ötesi bir şey olur..Galiba bu meselelerde yeni olmalısınız , yoksa bu tür bir itiraz gayri kabildir .İbda ya gönül verenler büyük doğu nun ” b ” sine gönül koyana , muhabbet beslerler.
    Birileri akan büyük doğu mecrasına; bir damla, bir bardak , bir kova su döktü de suyunuzu mu seçtiler ?
    Ha … şunu diyorsanız , ” Benim döktüğüm su bu MECRA da görünsün ”.. O ZAMAN DÖKMEYE DEVAM ET melisin ki bir gün hak ettiğinizde görülecektir !… Bir çöple , toprağa bir çizik açıp ,kendi çiziği ne İŞEYEN ve MECRA açtım diyenlere diyecek bir şey yok. O tür mecra açandan geçilmiyor da ondan görülmüyor zaten..
    Bir başka mesele ,”Hatadan dönenlere altından köprüler inşa etmeli ” Düsturu büyük doğu-ibdacılar ın düsturudur. ”Referans” aldığın kişiye sor. ” Hangi eleştiriyi koydunuz da ayrıldınız ? ”
    Bence büyük doğu ve ibdayı okumaya devam edin, hüküm koymadan önce hükümleri görün, gördüğünüzde yanlış tesbitinizi görecek ve sizin içinde altından köprüler kurulduğunu göreceksiniz.
    selam muhabbet..

  10. Niçin, Üstad ve Mirzabeyoğlu?
    Çünkü, onlardan başka alternatif getiren hiçbir islamcı çıkmamış, çıkmıyor…
    Piyasadakilerin çapı ve samimiyeti ortada.
    Varsa, daha yüksek fikirlere sahib bir şahsiyet bilmek isteriz.

  11. İbdasız Büyük Doğucular, Büyük Doğu İbdacılar, Büyük Doğucular, Büyük Doğu Ülkücüleri vs. Kendisini her hangi biri içerisinde görenlere; Fikir sanat ilim aksiyon adına ortaya koyduklarınız asgari seviyede bile değilken anca birbirinize laf edip duruyorsunuz. Kamuoyunun veya müslümanların ciddiye aldığı ne bir yayın organınız var ne de bir gençlik yapılanmanız.
    Öncelikle özeleştiriden yoksun hiç bir eleştiriyi dikkate almadığımı işaretleyerek; İbda hareketini çöpe atan hiç bir anlayışı kabullenmiyorum fakat kendini kutsayan enaniyetli sadece kendisi gibi anlamayı dayatan hiç bir ibdacıyı da. Aynı şekilde sadece Büyük Doğu adına hareket edenlere karşı beslenen tavırları da.
    İbdasız Büyük Doğuculuğu eleştirenlerin hali ortada. Çapı düşük dergileri, tabeladan ibaret dernekleri, olmayan(!) gençlikleri, gündem oluşturamamaları; biri anca İŞİDle ilgili açıklamalarıyla gündeme gelirken biri de anca İsmailağa içerisindeki hadiselere ilişkin gündeme geliyor vs. Kendiniz çalıp oynamaya devam ediyorsunuz. İbdayı eleştiren Büyük Doğuculara dair ise bir şey söyleyemiyorum zira ortalıkta yoklar.

  12. Üstadın dönemindeki İslamcılar Üstadı çiçek böcek edebiyatının içinde boğmaya çalışırken, Salih Mirzabeyoğlu 24 yaşında Gölge Dergisi’yle Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü’nün ne olduğunu söylüyordu, anlatıyordu.
    İbda’nın Büyük Doğu’nun önünü kapattığını söyleyenlere sorumuz şu: Büyük Doğu’nun önünü kim açtı veya kim açacak. Büyük Doğu ideolocisine en ufak orijinal katkısı kimin var? (Buna Üstadın tüm arkadaşları ve çevresi de dahil)
    Büyük Doğu’cu geçinenlerin de Büyük Doğu’yu sadece ve sadece sizin gibi taklit edip önünü tıkaması kadar daha vahim ne olabilir ki.
    Hepsini geçtik; yıllarca yüzlerce yazarın çizerin, Salih Mirzabeyoğlu’ndan tez hazırlar gibi yazıları nasıl aplike ettiğini bilen biliyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir