İSLAMCILIK MESELESİ-16-İSLAM TEFEKKÜR MECRASI

İSLAMCILIK MESELESİ-16-İSLAM TEFEKKÜR MECRASI
Osmanlı-İslam medeniyetinin yıkılması ve onun Kemalist rejim tarafından tasfiyesi ile başlayan yeni süreçte, ciddi problemler ortaya çıktı. En mühim iki problem, dil ve medeniyet ufku idi. Medeniyetteki müktesebat oluşturma itiyadı ve geleneği kayboldu çünkü müşterek dil çözüldü. Dilin çözülmesi ve medeniyet havzasının çökmesi, bunların tabii neticesi olan geleneği de imha etti.
Tefekkür, dil zemininin ve medeniyet ufkunun meydana getirdiği hacim içinde deveran eder, etmelidir. Dil çöktüğü için zeminsiz düşünce dalgalanmaları meydana geliyor ve bir türlü inşa faaliyeti gerçekleşmiyor. Medeniyet ufku çözüldüğü ve tefekkürün ufku olmadığı için bir “düşünce evreni” oluşmuyor ve düşünce dalgalanmaları boşluğa doğru savruluyor. Oysa ufuk olsa, tefekkür faaliyeti yükselir ve bir daire çizerek aynı evren içinde kalır, böylece deveran halinde bulunur, deveranı devam ettikçe canlılığını korur. Tefekkür evreni oluştuğunda, müktesebat meydana gelir, düşünce patlaması tetiklenir.
*
Yirminci asrın Müslüman fikir ve ilim adamları, fikirlerini ve eserlerini birbirinden müstakil olarak üretiyor. Başka bir fikir adamı tarafından üretilip üretilmediğine bakılmaksızın bir konuda çalışma yapılıyor. Böyle olunca bazı konularda sürekli tekrarlar meydana eliyor, bazı konular (konuların kahir ekseriyeti) ise bakir olarak kalıyor. Aynı konuda çok sayıda kitap bulunabiliyor ama bu kitapların her biri orijinal fikirler ihtiva etmiyor ama birçok konuda kitap bulmak kabil olmuyor. Sanki dönem dönem “konu modası” oluşuyor ve çok sayıda ehl-i kalem o konuda kitap veya yazı yazmak mecburiyetinde hissediyor.
Fikir tekrarlarına bakınca, “fikir sahibi görünmek” gibi bir temayül seziliyor. Bir konuda yazılan bir kitap varsa, o kitaptan fazla, farklı, derin bir fikir imali sözkonusu değilse neden o konuda kitap yazmak ihtiyacı hissedilir? Biraz zeki olanlar, mevcut kitapların (veya fikirlerin) tekrarına düşmediklerini göstermek için, “dil” ve “üslubu” değiştiriyor. Biraz daha zeki olanlar fikrin tertibini değiştiriyor, biraz daha zeki olanlar ise kaynakları değiştiriyor ama fikir aynı kalıyor. Dil, üslup, tertip, kaynak gibi farklılıkları görenler, “tekrarı” farkediyor ama bunu anlatmak mümkün değil.
Takriben yazılan kitapların yarısından fazlası, tekrardan ibaret. Tekrarı perdeleyecek bir şeyler bulanlar, hemen kitap yazmaya, fikir beyan etmeye başlıyor. Üstelik tekrarladıkları kitaba ve müellife de atıf da bulunmuyor, ondan iktibas yapmıyor, telif esermiş gibi piyasaya sürüyor.
Tefekkür mecrası oluşsa, şöyle bir gelenek oluşur. Bir eser telif, bir fikir imal edildiğinde, aynı konuda, alanda kendinden önce telif edilmiş eserlere atıfta bulunarak, o eserdeki fikrin yanlış olduğunu beyan ile tenkidini yapar ve doğrusunu teklif eder. Veya önceki eserde beyan edilen fikrin eksik boyutunu kaleme alır ve bunu ifade eder, böylece fikir tekamül eder, ikmal edilir, müktesebat oluşur ve büyür. Veya önceki eserde beyan edilen fikrin daha derinliklerine inildiğini, derinleşmiş haliyle fikrin yeniden üretildiğini, o seviyede (derinlikte) meselenin böyle göründüğünü söyler. Derinleşerek gelişen ve farklılaşan fikir, öncekinin tenkidi değildir, öncekini tenkit etmesi gerekmez. Veya önceki eserin başka alanlarla irtibatını kuran bir fikir imali vardır, bu husus tespit edilir ve fikir yekununa ulaşmak istikametinde bir mesafe alınmış olur.
Tefekkür mecrası oluşmuyor, bütün bunlar yapılmıyor, her fikir adamı kendi başına buyruk devam ediyor. Tavırlarına ve edalarına bakıldığında, her birinin çağ açıp çağ kapatacak çapta birer “üstad” olduğu görülüyor. Şu kadar zaman geçmesine rağmen hala anlaşılamadı ki, her biri yalnız başına bir “yıl” bile açıp kapatamıyor. Ama garip ve anlaşılmaz şekilde aynı edalar, aynı afra tafralar devam ediyor. Bir düzinesi toplandığında, herhangi bir konuda “saf fikir” üretmek bir tarafa, tatbik edilebilir fikirler de üretemedikleri müşahede ediliyor. Buna rağmen “hünkar otağı” kurma teşebbüsünden vazgeçen yok.
*
“Dün dünde kaldı cancağızım, bu gün yeni şeyler söylemek lazım” sözünü dilinden düşürmeyenler, bazı sözlerin şahıslara sıkı sıkıya bağlı olduğunu, o sözü o şahsiyetin söyleme salahiyeti ve kifayeti olduğunu bilmiyorlar. Yeni şeyler söyleyecek çapta olmayanların, Hz. Mevlana’ya ait bu sözü dillerine pelesenk etmeleri, orijinal bir şeyler söylemek için “ana çerçeveyi” dağıtmalarına sebep oluyor, ama bunu sadece adamın kendisi anlamıyor.
Şerh geleneğine şiddetle karşı olanlar, umumiyetle yarım düzineden fazla eser veremeyenlerdir. Buradan ne anlaşılır? Şerh geleneğinin düşünceyi öldürdüğünü iddia edenler, klasik eserlerden bir tanesini şerh edecek fikir ve bilgi ile mücehhez değildir. Telif eser kaleme alma istidat ve seviyesi ise ortaya koyduğu fikir kırıntılarına bakıldığında zaten yok. Oysa şerh geleneği, tarihin en orijinal “mecra oluşturma” usul ve teşebbüsüdür.
Şerh geleneği, on dört asırlık İslam tarihinin ilmi çalışmalarını bir mecrada, bir havzada, bir çerçevede tutan mühim unsurlardan biriydi. Şerh geleneğinin özü ve aslı ise “tefsir”di. Kur’an-ı Kerim’deki mana yekununu keşif ameliyesi ile diğer eserlerdeki mana yekununun keşif ameliyesini birbirine karıştırmamak, birbirinden tefrik edilebilir kılmak için, birine “tefsir”, diğerine “şerh” denmiştir. Dil inşasına, usul inşasına, çerçeve inşasına, ıstılah inşasına bakar mısınız, ne kadar harikulade. Üç beş tane kitap yazan (bu arada bir risale bile yazamayanlar da dahil) şerh geleneğine itiraz ediyorlar. Pes…
Şerh geleneğine itiraz eden kifayetsizler, büyük ihtimalle ciddi bir şerh okumamışlardır. Mesela “Füsus’ül Hikem” nam şaheserin şerhlerinden bir tanesini okuyanlar bilir ki, muhteva baştan sona teliftir. Şerh geleneğine itiraz edenlerin anladıkları telif eser ve fikirden çok daha derin bir teliftir. Öyleyse müellifleri neden “şerh” demişler? Çünkü imal-i fikir ettikleri konu aynı, “Füsus” da o konuda şaheser, aynı konuda tefekkür faaliyeti göstermek için Füsus ile irtibatlı olmak gerek. Eskilerde, fikir hasisliği, kifayetsizlik, nefsini adam zannetme gibi hastalıklı vasıflar olmadığı için, tefekkür faaliyetini, ilgili alandaki şaheserler mihverinde yapmaktan imtina etmemişlerdir.
Şerh geleneği bir taraftan tefekkür faaliyetini bir çerçeve içinde tutuyor, bir mecraya döküyor, bir havzada topluyor diğer taraftan da, “şerh edilebilecek eser” ile diğer eserler arasındaki farkı ortaya çıkarıyordu. Şerh geleneği bittikten sonra, eserler arasındaki fark ortadan kalktı. Bir müellifin bir eseri var fakat şerh edilse yüz kitap olur, başka bir müellifin kırk kitabı var fakat toplansa bir kitap etmez. Bir de ne görelim, adamlar veya peşinden gidenler, kitap tokuşturuyor, “senin kaç kitabın var, benim on kitabım var” gibi… Tamam da kelle sayısıyla güç oluşmadığı gibi, kitap sayısıyla da “fikir” oluşmuyor.
İslam İrfan Tarihi, şerh geleneğine sahipti ama şerh edilecek eserler yazıldığı için. Bu nokta bile anlaşılmıyor, şerh edilecek eser yazılabildiği için şerh yapılıyor ve şerh geleneği devam ediyor. Demek ki İslam İrfanı sadece “şerh” ile yürümüyor, şerh edilecek “telif” eserlerle yürüyor. Ama tarihin Müslüman münevverleri, şerh edilecek eseri anlayacak çapta ve ahlaki kıvamda oldukları için, bu eserlere sayısız şerh yazmaktan imtina etmiyor, bunu şahsiyet meselesi yapmıyor, bu durum nefsine ağır gelmiyordu. Şimdiki fikir(!) adamları ise, bir tane şerh yazabilecek çapta olmadığı halde “şerh geleneğine” itiraz ediyor. Büyük ihtimalle de, “şerh yazacak çapta olmadığı” için şerh geleneğine karşı çıkıyor.
*
Tamam, şerh geleneğine itiraz edelim fakat bir şartla; onun yerine ikame edeceğimiz bir usul keşfederek… Var mı ikame edeceğimiz bir usul?
Konu tabii ki şerh geleneğinden ibaret değil, iktibaslar, atıflar, irtibatlar yoluyla eserler birbirine bağlanıyor. Sahih İslam’ın (Ehl-i Sünnetin) tüm irfan müktesebatı, birbirine bağlıdır, hangi eserden başlanırsa başlansın, tüm müktesebata yol çıkar. Tarihteki Müslüman müelliflerin üstlendikleri ilk mesuliyet, “çerçeve” içinde kalmaktır. Şimdikilere bakınca, muhteşem irfan müktesebatını yalnız başına üretebilirmiş edalarında dolaşıyorlar. İrfan müktesebatını reddedenler, ona itiraz edenler, onu hafife alanlar… Bir edepsizliktir gidiyor.
İsmine, İslam Tefekkür Havzası mı, İslam Tefekkür Mecrası mı, İslam İrfan havzası mı denir mühim değil, her denilecekse yekunu ifade etmeli, geleneği devam ettirmeli, vahdeti inşa etmeli, ayrışmaya mani olmalıdır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir