İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ

İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ
İslamcılık tartışmalarının “bam tellerinden” biri, aksülamel (reaksiyoner) olup olmadığıdır. Tartışmanın ciddi bir kısmı bu noktada yoğunlaşmıştır ama her nedense meselenin “dil” ile irtibatı hala keşfedilmiş değil. Bu meseleyi Yusuf Kaplan serimizin içine koymamız da, onun kullandığı dilin bu mesele için hem misaller oluşturması hem de kendisinin bu meseleyi anlayabilecek durumda olmasıdır.
*
İnsanlık tarihi, çok sayıda “devri” fikir hareketlerinin ortaya çıktığını kaydeder. “Devri fikirler” devirlerinin şartları ile mahdut iseler, “aksülamel” halindedir, yani modern dil ile reaksiyoner fikir hareketleridir. Her fikir hareketinde ve dünya görüşü kurma çabasında, bir dil inşası müşahede edilir, devri hareketlerde kurulan (kurulabilirse) dil de “devri” hususiyetler taşır. Fikir ile dilin birbirinden müstağnileşme şansı ve iktidarı yoktur. Fikir “devri” ise, dil de “devri”dir. Dil “devri” ise, fikrin hacmini mevcut devrin ufkundan koparmak fevkalade zordur.
Bu meseleler Türkiye’de aslında sürekli ve yoğun olarak mevcuttu. Gündeme gelmesi ve müstakil bir bahis halinde tetkik edilmesi, İslamcılık tartışmasına denk geldi. İslamcılık tartışmasından önce de üzerinde çalışanlar oldu ama dikkat çekmedi. Doğrusu İslamcılık tartışması da hala bu noktaya gelmedi ama tartışmanın tabii ve zaruri istikametlerinden birisi bu konudur, er veya geç gelecektir veya gündeme getirilmelidir.
Dil bahsi ile ilgili bundan önceki yazılarımız, tartışmaya katılanların dili üzerinden gerçekleşti. Bu sebeple mevzuun fikri, tenkit ile birlikte zuhur etti. Özellikle Yusuf Kaplan’ın dili üzerinden yazdığımız yazılar, meselenin ana mihverine bağlı olarak tetkikini zorunlu kıldı. Dil tenkidi ile ilgili yazılarımızda temas ettiğimiz ama bir türlü “ana yapısını” gösteremediğimiz bu bahsi, “saf fikir” cihetiyle ele almanın zamanı geldi.
*
Dil haritası, üç bölgeden oluşur; İslam’ın dili, medeniyet dili, zamanın dili… Başka bir ifadeyle dil mimarisi üç kattan oluşur; en üst katta “İslam’ın dili”, orta katta “medeniyet dili”, alt katta ise “zamanın dili”… Dolayısıyla İslam’ın usulü, dilin (aslında her şeyin) yukarıdan aşağı inşa edildiğini gösterir. Aşağıdan yukarı (yani zamanın dilinden başlayarak) yukarı doğru dil inşası, insanı (Müslümanı), İslam’a değil başka bir menzile ulaştırır.
Ana dil, bizzat Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin dilidir. Hiç kimse dil meselesini, iki ana kaynak üzerinden konuşmuyor. Oysa bizzat Kur’an-ı Kerim, beyan ettiği mana yekunu için, Arap lisan havzasında “hususi bir dil” inşa etmiştir. Hadis-i Şerifler de bu dilin inşasını tamamlamış, yer yer yeni ıstılahlar oluşturmuş, yer yer Ayet-i Kerimelerde zikredilen kelimeleri izah etmiş, yer yer onların mana hacmini tatbikat ile doldurmuş ve zenginleştirmiştir. Hiçbir “kurucu düşünce” ve “kurucu şahsiyet”, dil inşa etme teşebbüsünde iki ana kaynakta zikredilen, manası bizzat bu kaynaklar tarafından oluşturulan ve doldurulan “kelimeler” üzerinde oynamamıştır, oynamamalıdır. İslam’ın has diline nispetle inşa edilecek olan medeniyet dili, merkezin muhiti olmaktan başka bir inisiyatife ve nazari iktidara sahip değildir. Bu tür bir iktidar talebi ve iddiası, fikir üretim istidadı ne kadar büyük olursa olsun, başka kaynaklara mensubiyetin ilanıdır.
Dil bahsinden bihaber olan bazıları, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdeki kelimelerden, “sarf yoluyla” (etimolojik tetkikle) mana istihsaline kalkışmaktadır. Kelimenin sarfı yapılabilir (yapılmalıdır), lügatinin peşine düşülür (düşülmelidir), etimolojik tetkiki yapılabilir (yapılmalıdır) ne var ki, hangi kelime “lügat” manasıyla kaimdir, hangi kelime ise lügatinden koparılmış ve yeni bir mana yüklenerek “ıstılah” üretilmiştir, bilmek gerekir. Arapça bildiğini göstermek, sadece Arapça bilgisiyle tetkik yapmak, mana çıkarmak, alimlik gösterisi bile değil, “entelektüellik şovudur”.
Ana dili merkezde tutmak ve mevziini asla kaybetmemek üzere, asırlara sari medeniyet dili kurulur, medeniyet dilini merkezin birinci halkası yapıp, onun da muhitinde ikinci halka, yani zamanın dili kurulur. Zamanın dili ana dile nispetle kurulmaz. Medeniyet, ana dilin, ana dildeki mana yekununun “gerçekleşmiş” halidir. Ana dil gerçekleştirilmeden zamanın dili kurulamaz. Çünkü zamanın dili, “gerçeğin” dilidir.
Medeniyet, ana mana haznesinin, bu dünyada gerçekleştirilmiş halidir. Öyleyse medeniyet dili kurulmadan, medeniyet inşası kabil değildir. Medeniyet, hakikati, aynı zamanda “gerçek” haline getirdiğinde, dünya görüşünün ürettiği ve meydana getirdiği “gerçeğin” dili üretilebilir. Zamanın dili gerçeğin dilidir muhakkak ama “gerçek”, medeniyet tarafından, İslam’ın muhtevasının bu dünya meydanına dikilmesidir. Başka medeniyetlerin, kültürlerin, dünya görüşlerinin ürettiği gerçeğin dili, İslam’ın dil lehçelerinden değildir.
Dil lehçesi, İslam’ın ana dilinin, İslam’ın imal ettiği farklı kültürlerin, farklı coğrafyalarda ve kavimlerde meydana getirilmiş olan “gerçeklik dilidir”. Gerçeklik dili, zamanın dilidir, İslam’ın ana kaynaklarından hareketle, ana dilini merkeze alan, bulunduğu coğrafya ve medeniyet ikliminde üretilen mahalli dildir.
*
Piyasada dil ile ilgili bilgi ve idrak sahibi olanlar (olmayanların zaten fikirde oturacak yeri yok), ne yazık ki, gerçeğin dili ile meşgul. Aşağıdan yukarı dil inşa edilmez, etmeye çalışanlar, lehçeden ana dili bulacağını zannedenlerdir. Lehçeden ana dile ait bazı tedailere ulaşabilirsiniz ama ana dilin haritasını bulamazsınız. Zamanın dilinden medeniyet dili üretmeye çalışanlar ise, “batılı gerçek” ile İslam medeniyet tasavvurunu oluşturamaz, medeniyet fikriyatını tetikleyemez.
Ana dil, muhtevaya nüfuz eden ruhtur. Medeniyet dili, ana dili kuşatan, onunla kendini inşa ederken onu da muhafazaya alan, zamanın diline de kuluçka makinesi vazifesi gören bir dik terkibidir. Meselenin düğüm noktası medeniyet dilidir, zira ana dil, sarih, sabit, daim ve kaimdir. Ana dili bilmeyen ve anlamayanların zaten fikirle iştigal etmesi, sahtekarlıktır. Marifet, medeniyet dilini inşa etmektir çünkü medeniyet dili bir taraftan ana dili muhtevasında yaşatır ve onu muhafazaya alırken diğer taraftan ürettiği “gerçeklikle”, zamanın dilini doğurur.
*
İslam ilk defa yeryüzünde medeniyetini kaybetti. Moğol istilasındaki fetret devri, içinde bulunduğumuz çöküş dönemine göre, nükleer savaşta yerle bir olmuş ülkeye nispetle üç beş bin askerini kaybetmiş bir ülkeye benzer. Moğol istilasında, Bağdat’taki alimlerin verdiği bir fetva calib-i dikkattir; “Moğolca öğrenmek haramdır”. Alimler halkı Moğolca öğrenmekten men etmişler, bu durumda halkı yönetmek isteyen Moğollar Arapçayı öğrenmek durumunda kalmış, sadece Arapçayı öğrenmek bile Moğol yönetim kadrosunu yutmuş. Hatırlayın, istilacı Moğolların ikinci nesli Müslüman oldu ve İslam ordusu olarak farklı coğrafyalarda kafirlere karşı savaştı. Çünkü o devir medeniyet fetreti değil, siyasi ve askeri fetret devri idi. Cephede yüz binlik orduların durduramadığı Moğol sürülerini, şehirde alimler etiyle kemiğiyle yedi ve yerine Müslüman cengaverler doğurdu. O dönemden çıkarılacak en büyük tecrübe, medeniyetin milyonluk ordulardan daha büyük bir mukavemet kuvveti olduğudur.
Moğol istilasında medeniyet vardı, medeniyet dili vardı, asker ve siyasetçi kalmamıştı (dayanamamıştı). Moğol sürülerini, “medeniyetin dili” ile “şehre” soktular, ana dilin ihtişamı ile de teslim aldılar. Neye ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor mu?
*
Son medeniyet dilimizi unuttuk, yeni bir medeniyet dili inşa etmeyi başaramadık (düşünmedik bile). Dil bahsi ile biraz hemhal olanlar, “zamanın dilini” üretmeye çalışıyor. Hem de tek başına… Anlaşılıyor mu neden “dil bedevisi” dediğimiz. En seviyeli fikir adamı, medeniyet dilinin lüzumundan bahsediyor ama onun ne olduğunu, nasıl inşa edileceğini bilmiyor. Bilse, “buldum” diye Arşimet gibi meydan yerine fırlayacak, çünkü çok mühim bir konu. Ne var ki onu bulanlar da, o kadar tevazu sahibi ki, “ben buradayım” bile demiyor. Buna mukabil üç-beş tane terkip keşfedenler, bas bas bağırıyor.
Müslüman fikir ve ilim adamlarının kullandığı dile bakınca insanın nevri dönüyor. Bu nasıl bir çöküş Allah’ım… Müslüman fikir ve ilim adamları, “ana dilden” bile haberdar değil, anasız-babasız bir zamane dili üretmek çabasıyla kafalarını sağa sola vurup duruyorlar.
*
Bu yazının muhtevası, yüzde doksan nispetinde Haki Demir’den nakildir, bize düşen, mevzuu hakkındaki fikri, kendi dil ve üslubumuzla tertip etmek oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir